Amel Fıkhı İhlas ve Sünnet’e Uygunluk

Allah’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selam olsun…

Bir şeyi yapmadan veya bir şeye başlamadan önce kişinin, o meseleye dair bilgisinin olması gereklidir. Aksi hâlde ıslah edeyim derken ifsat eder. İmam Şafii rahimehullah: ‘Kişinin üzerine, bir şeyi yapmadan önce onu öğrenmesi vaciptir.’ demiştir. Aynı şekilde Ömer radıyallahu anh: ‘Alışveriş fıkhını bilmeyenler bizim çarşı pazarımıza gelmesin.’ demiştir. Çünkü, fıkhını bilmeden alışveriş yapan bir kişi; ya faiz yiyerek Allah’ın hakkına girer ya kendisiyle muamelede bulunduğu kardeşlerinin hakkına girer veya kendisi zarar eder. Ancak her hâlukârda bir düzensizlik meydana gelir. Şöyle de örneklendirebiliriz; kişinin evlenmeden önce evlilik fıkhını bilmesi gerekir, ta ki karşısında kendisiyle muamelede bulunacağı insana nasıl davranması gerektiğini öğrensin. Evlenmeden önce fıkhını öğrenmeyenlerin hâlini, çevremizdeki ailelerin durumu en güzel şekilde tefsir etmektedir.

Amel meselesi de aynen diğer meseleler gibi öncesinde fıkhının bilinmesini gerektirir. Aksi hâlde istenen fayda elde edilemez. Bizler Müslümanlar olarak amellerimizle Allah’ı razı etmeyi umuyoruz. Allah’ın neyden razı olduğunu, neye gazap ettiğini ve neye ecir verip neyi de cezalandırdığını bilmiyorsak O’nu razı etmemiz mümkün değildir. Allah ve Rasûlü, amellerde nelere dikkat etmemiz gerektiğini bize bildirmişlerdir. Biz de bu unsurları açıklamaya çalışacağız Allah’ın izniyle.

1. İhlas

Amel konusunda dikkat edilmesi en mühim unsurlardan biridir ihlas. İhlas varsa amel var, ihlas yoksa amel yoktur. İhlas, kişinin amellerinde sadece Allah’ın rızasını kast etmesidir.

Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyuruyor:

“Onlar, Allah’a ihlaslı bir şekilde hanifler olarak ibadet etmekten, namazı kılmak ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar.” (98/Beyyine, 5)

Allah subhanehu ve teâlâ bizden ayette de belirttiği üzere amellerimizde sadece onun rızasını gözetmemizi, bu şekilde kulluk görevimizi ifa etmemizi istiyor. Aksi takdirde amellerimizi Allah’tan başkalarının rızasını gözeterek yaparsak, kıyamet gününde bizi kendisi için amel ettiklerimizle baş başa bırakır. Dünya hayatında da ihlassız amellere ceza olarak, Allah subhanehu ve teâlâ bereketini çeker. Yaptığımız amel ilim olsun, davet olsun, cihad veya başka bir amel olsun fark etmez.

Düşünsene kardeşim! Belki yıllarca İslam uğrunda amel etmiş, geceni gündüzüne katmışsın. Dünyadan elini eteğini çekmiş, önemli olan davadır demişsin. Hâliyle kıyamet gününde amellerine arzolunurken, sen dağlar misali amellerini bekliyorsun. Derken gerçekten senin o beklediğin ameller, aynıyla senin önüne konuyor. Ancak tam bu sırada senin dünyadayken çok duyduğun, ancak önemsemediğin bir kavramı sürüyorlar: İhlas… Ve sana deniyor ki: ‘Bu amellerinde Allah’ın rızasının dışında rızalar gözetmişsin ey kul!’ ‘Peki sonuç? Amellerim ne olacak?’ diyorsun. “Yaptıkları her işin önüne geçtik ve onu savrulmuş toz zerreleri kıldık” (25/Furkan, 23) ayeti tahakkuk ediyor. O kendisine ümitler bağladığın amellerin, ayaklarının altındaki değersiz birkaç toz zerresi oluveriyor… İşte ihlassızlığın vahim sonucu…

İhlas Hakkında Yanlış Anlaşılan Bir Nokta

Fudayl bin İyad rahimehullah diyor ki: ‘İnsanlar için ameli terk etmek riyadır. İnsanlar için amel etmek şirktir. İhlas ise Allah’ın seni bu iki durumdan kurtarmasıdır.’

Kardeşim! Bizim öyle bir düşmanımız var ki ayette Allah subhanehu ve teâlâ onu ‘açık düşman’ olarak isimlendirmiştir. Bu düşman, kulu sırat-ı mustakimden saptırmak için her yolu değerlendiriyor. Kulu ifrata veya tefrite yönlendirdi mi amacına erişiyor. Bu konuda özellikle ihlaslı olmaya hırslı Müslümanları; şeytan, ihlas ile aldatıyor ve salih amellerden alıkoyuyor. Misal olarak; bir ayet okursun “Kim Allah’a güzel bir borç verirse o ona kat kat arttırır.” (2/Bakara, 245) ‘Madem Allah katlarca fazlasını veriyor o hâlde ben de bugün infakta bulunacağım’ dersin. Tam sadaka kutusuna yaklaşırsın ki şeytan sağdan yanaşır: ‘Bu kadar insanın içinde de infak edilmez ki. Bak! İçinde riya olan amel, olmasa daha iyi. Ahiretini düşün.’ Şeytan bu şekilde bizi salih bir amelden alıkoyduktan sonra bizim o ruh hâline bürünmemiz zaten neredeyse mümkün değildir. Veya mescide girersin. Bir an ‘tahiyyetü’l mescid namazı kılayım’ dersin. Ancak kimsenin kılmadığını görünce: ‘İhlassız olan amel, olmasa daha iyi’ der ve bir köşeye büzülürsün. Böylece şeytan, sana ihlas adı altında bir ameli daha terk ettirir… Ve daha sayılamayacak kadar, sadece muhasebeyle anlaşılabilecek benzeri misaller…

Eğer biz ihlaslı bir kul olmak istiyorsak üzerimize ciddi bir muhasebe gereklidir. Her amelimizin öncesinde ve sonrasında ‘ben bu ameli ne için ve kimin için yapıyorum’ diye nefsimizle hesaplaşmamız gerekir. Çünkü, ihlasla problemi olmayanın ihlasla problemi vardır. Yani kendisine ihlası dert edinmeyen, sadece bir kitapta karşılaştığında veya bir derste dinlediğinde hatırlayan kişi ihlaslı olamaz. Bu şekilde muhasebeden uzak kalanların kendilerini muhasebe ettiklerinde görecekleri şey, riya kırıntısı değil riyanın ta kendisidir. Allah subhanehu ve teâlâ bizi muhlis kullarından eylesin.

Kardeşim! Sen amellerini yaparken, ibadetlerini Allah’a sunarken ya ihlaslısındır veya riyakâr. Bunun dışında bir seçenek yok; ya Allah’ın rızası ya da kulların. Peki bizim bu iki seçenekten hangisine ihtiyacımız var?

Eğer biz Allah’ın rızasını istiyorsak, O’nun cemalini görmeyi istiyorsak, O’nun cennetlerini, Firdevs-i Âlâ’yı istiyorsak, O’nun hayali bile mümkün olmayan muhteşem ve muazzam nimetlerini istiyorsak o hâlde ihlasa ihtiyacımız var.

2. Sünnete Uygunluk

Amellerimizin kabul olunabilmesi için gerekli olan şartlardan biri de sünnete uygun olmasıdır. Sünnete uygun olmasından kasıt, amellerimizi kendi şahsi düşüncelerimize göre değil de Rasûlullah’ın yaptığı gibi yapmaktır. Allah subhanehu ve teâlâ kıyamet gününde bize amellerimizi neye göre yaptığımızı soracak. Amellerimizi Allah Rasûlü’ne tabi olarak onun gösterdiği şekilde yaptığımızı söyleyebileceksek ne mutlu bize. Aksi takdirde amellerimizi ne kadar da ihlasla yapmış olsak bize fayda sağlamayacaktır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Kim bizim bu işimizde onda olmayan şeyleri yaparsa o reddolunur, kabul olunmaz.” (Muttefekun Aleyh)

Aynı şekilde Allah subhanehu ve teâlâ buyuruyor ki:

“Kim Rabbine ve ahiret gününe kavuşmayı umuyorsa salih amel yapsın ve Rabbine hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (18/Kehf, 110)

Âlimler genel olarak bu ayeti şöyle anlamışlardır: “Salih amel yapsın”dan kasıt; sünnete uygun olsun manasıdır. “Rabbine hiçbir şeyi ortak koşmasın” dan kasıt ise; ihlaslı olsun manasındadır.

Sahabeler, Allah Rasûlü’ne en güzel şekilde tabi oluyorlardı. Hayatlarının her alanında onu kendilerine örnek ve önder olarak alıyorlardı.

“Bir gün Peygamber, sahabesiyle birlikte namaz kılarken Cibril, Peygamber’imize gelip ayağında necaset olduğunu haber veriyor. Peygamber, bunun üzerine ayakkabısını çıkarıp kenara koyuyor. Sahabeler, Peygamber’imizin ayakkabısını çıkardığını görünce onlar da çıkarıp kenara koyuyorlar. Namazdan sonra Allah Rasûlü sebebini sorunca: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Senin çıkardığını görünce biz de çıkardık.’ diyorlar. Bunun üzerine Allah Rasûlü durumu onlara izah ediyor.” (Ebu Davud)

Bu olayda sahabenin Allah Rasûlü’ne muvafakat etmedeki hırslarını görüyoruz.

Sahabe, Allah Rasûlü’nün yaptığı şekilde amel etme konusundaki titizliğiyle beraber, Allah Rasûlü’ne tabi olmayıp yeni yollar edinenleri şiddetle eleştirmişlerdir.

Mesela:

“Ebu Musa El-Eş’ari mescidde insanların halka hâlinde sesli zikir yaptıklarını görür. Bu olayı, İbni Mesud’a haber verir. İbni Mesud gelir ve der ki: ‘Kötülüklerinizi sayın! Böylelikle ben de sizin hiçbir iyiliğinizin zayi olmayacağını garantileyeyim. Yazık size! Ne çabuk helak oldunuz Muhammed ümmeti! İşte Rasûlullah’ın ashabı aranızda. Elbiseleri bile henüz çürümemiş. Kullandığı kaplar kırılmış değil. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki ya siz Muhammed milletinden daha doğru bir millet üzeresiniz veya sapıklık kapılarını açmaktasınız.’ ” (Dârimi)

Genel manada Allah Rasûlü’nün yaptığı amellerden birini terk etmek veya ona ittibayı terk etmek, başlangıç olarak bizi sadece: ‘Bu amelinde Allah Rasûlü’ne tabi olmayı terk etti’ konumuna düşürse de sonuç itibarıyla önümüze tahmin edemeyeceğimiz sorunlar çıkarabilir. Örnekler verelim:

“Allah Rasûlü Necm suresini okudu, secde etti. Orada bulunan herkes secde etti. Bir adam eline toprak alıp alnına götürdü ve ‘bu kadarı bana yeter’ dedi. Ben onu daha sonra Bedir’de kâfir olarak öldürülmüş buldum.” (Buhari)

“Tebük gazvesinde Allah Rasûlü emretti: ‘Kuvvetli binek sahipleri bizimle savaşa katılsın.’ Bu emre muhalefet eden adamlardan birisini, devesi düşürdü ve adam öldü. Orada bulunanlar: ‘O adam şehiddir.’ dediler. Allah Rasûlü, Bilal’e şöyle nida etmesini emretti: ‘Cennete asiler giremez.’ ” (Abdurrezzak, Musannef)

Allah bizleri kendi yolunda ihlaslı ve sünnete uygun olarak mücadele eden ve bu hâl üzere iken huzuruna kavuşan kullarından eylesin.

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver