Hamd Allah’a, salât ve selam Resûl’üne olsun.
İslam tarihinin en stratejik dönüm noktalarından biri olan Hudeybiye Antlaşması, zahiren Müslimlerin aleyhine görünen maddeler içerse de kısa bir süre içerisinde İslam’ın tebliğ alanını genişleten ve müşriklerin psikolojik üstünlüğünü sarsan muazzam bir fethe dönüşmüştü.
Hicretin yedinci yılında müminler, Allah Resûlü (sav) önderliğinde Medine’den Mekke’ye doğru kutlu bir yolculuğa çıktılar. Hudeybiye’de bulunan sahabilere eklenen yeni 600 kişiyle birlikte bu sayı 2000’e ulaşmıştı. Bu sefer, sadece kaçırılmış bir ibadetin kazası değil; aynı zamanda tevhid akidesinin şirk kalelerinde yankılanacağı, psikolojik harbin ve kalplerin fethinin gerçekleşeceği muazzam bir izzet gösterisi olacaktı.
Allah Resûlü (sav), müşriklerin karakterini ve ahitlerine olan sadakatsizliklerini çok iyi bildiğinden, her türlü ihanet ihtimaline karşı tedbiri elden bırakmadı ve yanına ağır silahları da aldı. Mekke sınırına gelindiğinde müşrikler antlaşma şartlarını hatırlatarak şehre bu silahlarla girilemeyeceğini belirttiler. Peygamber Efendimiz (sav), 200 sahabisini nöbetçi tayin ederek ağır silahlarla birlikte Harem’in hemen yakınındaki emniyetli bir bölgede bıraktı. Diğer müminler ise antlaşma gereği sadece kınında duran kılıçlarıyla Mekke’ye girdiler.
Müminler barış antlaşmaları imzalasalar dahi, düşmanın fıtratındaki hainlik potansiyeline karşı askerî ve lojistik tedbirleri asla gevşetmemelidir. Zira gaflete sebebiyet veren bir barışın sonuçları çok ağır olacaktır.
“Şayet barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semi’, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. Şayet seni aldatmak isterlerse hiç şüphesiz Allah sana yeter. Seni, yardımıyla ve müminlerle destekleyen O’dur.”1
Müminler ile müşrikler arasında yapılan barış sözleşmelerine her iki tarafın da bakış açısı farklıdır. Müminler sözleşmelere ilkeleri ışığında bakarlar ve sözlerine sadık olmayı dinî bir vecibe olarak görürler. Müşrikler ise barışı sadece zarureten yaparlar. Hâliyle anlaşmayı bozmak onlar için çok kolaydır.
Müslimlerin şehre girmesiyle birlikte, Mekkeliler üç gün boyunca şehri boşaltarak çevredeki tepelere ve dağlara çekildiler. Ancak geri çekilirken boş durmamışlar, sahabilerin moralini bozmak ve kendi halklarının zihnini bulandırmak amacıyla haince bir propaganda başlatmışlardı. Müşrikler, “Medine’nin sıtması bunları zayıflatmış, güçten düşürmüş.”2 şayiasını yayıyorlardı.
Allah Resûlü (sav) bu sinsi propagandadan haberdar olduğunda, İslam fıkhının vakıaya göre şekillenen dinamik yapısını gösteren bir emir verdi. Sahabilerine, tavafın ilk üç şavtında omuzlarını açmalarını (ıztıba) ve müşriklerin göreceği yerlerde çalımlı, kuvvetli ve vakarlı yürümelerini (remel) emretti. Müminlerin bu zinde duruşunu izleyen Mekkeliler büyük bir şok yaşadılar. Kendi aralarında, “Vallahi bunlar falan falandan bile daha güçlüdür.” diyerek hayranlık ve korku dolu itiraflarda bulunmak zorunda kaldılar. Böylece müşriklerin psikolojik savaşı ve kara propagandası sonuç vermemiş, hatta tam tersi olacak şekilde Müslimlerin lehine sonuçlanmıştı.
İslam fıkhı donuk değil, canlıdır. Şeriatın haram kılmadığı sınırlar dâhilinde, düşmanın psikolojik hamlelerini boşa çıkaracak her türlü karşı hamle ve gösteriş meşrudur.
Müminlerin Mekke sokaklarında tek bir ağızdan getirdikleri telbiyeler, müşriklerin yüreğine bir kor gibi oturdu. Yıllarca işkence gören, aç bırakılan, yurtlarından ve yuvalarından sürülen o mazlumlar, şimdi uğruna her şeylerini feda ettikleri Kâbe’de “tevhid”i haykırıyorlardı. Müşriklerin uğruna savaşlar açtığı, kan döktüğü şirk akideleri o mukaddes beldede âdeta ayaklar altına alınmıştı.
Bu muazzam fetih atmosferinde sözün ve edebiyatın gücü de en etkili silah olarak devredeydi. Şair sahabi Abdullah ibni Revâhâ (ra), Allah Resûlü’nün (sav) önünde yürüyerek müşrikleri hicveden ve Peygamber’i öven dizeleri haykırıyordu:
“Ey küfrün evlatları, açın Muhammed’in yolunu!..”
Onun bu keskin şiirleri, kâfirlerin kafasına indirilen birer balyoz gibiydi. Ömer (ra) bu durumu görünce müdahale etmek istedi. Allah’ın (cc) Hareminde, Resûlullah’ın (sav) huzurunda bu denli şiirler okunmasını kerih gördü. Ancak Peygamberimiz (sav), Ömer’i durdurarak edebiyatın ve medyanın cihad meydanındaki yerini şu sözlerle perçinledi:
“Ona karışma, ey Ömer! Onun söylediklerinin kâfirler üzerindeki etkisi, ok yağmurunun etkisinden çok daha şedittir.”3
Buradan şunu anlıyoruz ki; doğru zamanda, doğru stratejiyle üretilen bir şiir, bir marş ya da bir slogan; yüksek bütçeli propagandalardan daha etkili olabilir.
Antlaşmada öngörülen üç günlük süre doldu. Kureyş, müminlerin Mekke’deki varlığından ve halk üzerindeki tesirinden korktuğu için süre biter bitmez elçilerini göndererek Alî’ye (ra), “Arkadaşına söyle, süresi doldu. Artık Mekke’yi terk etsin.” dediler.
Allah Resûlü (sav), bu kısa sürede dahi Mekke halkının kalbini İslam’a ısındırmak için her fırsatı kolluyordu. Abbâs (ra) aracılığıyla Meymûne Annemiz (r.anha) ile evlenmiş, mehrini de bizzat Abbâs (ra) ödemişti. Efendimiz (sav), Mekkelilere “Müsaade edin, zifafa burada girelim ve size bir düğün yemeği (velime) verelim.” teklifinde bulundu. Buradaki asıl amaç, yemek vesilesiyle müşriklerle bir araya gelmek, kalplerdeki nefreti eritmek ve onlara İslam’ı doğrudan anlatabilmekti. Ancak kin ve öfkeden gözü dönmüş olan Kureyş liderleri bu teklifi kabaca reddederek, “Sana da vereceğin yemeğe de ihtiyacımız yoktur!” diyerek teklifi reddettiler.
Şehirden çıkış esnasında, Uhud şehidi Hamza’nın (ra) geride kalan küçük kızı da müminlerle birlikte Medine’ye dönmek üzere peşlerinden koştu. “Amca! Amca!” diye ağlayarak arkalarından gelen bu yetim kız çocuğunu Alî (ra) kucağına aldı ve eşi Fâtıma’ya (r.anha) teslim etti. Ancak Medine yolunda bu güzel emaneti kimin himaye edeceği hususunda Alî, Câfer ve Zeyd (r.anhum) arasında tatlı bir ihtilaf ve hak davası yaşandı:
Alî (ra) ,“Onu ilk ben aldım, o benim amcamın kızıdır.” diyerek hakkını savundu.
Câfer (ra), “O benim de amcamın kızıdır, üstelik onun teyzesi (Esmâ binti Umeys) benim nikâhım altındadır.” dedi.
Zeyd (ra), “O benim (kardeşlik bağıyla bağlı olduğum) şehit kardeşimin kızıdır.” dedi.
Allah Resûlü (sav), bu hayırlı işte yarışan sahabilerinin hiçbirinin kalbi kırılmasın diye her birine ayrı ayrı iltifatlarda bulunarak gönüllerini fethetti. Alî’ye, “Sen bendensin, ben de sendenim.”; Cafer’e, “Sen hem yaratılış hem ahlak olarak bana benziyorsun.”; Zeyd’e ise, “Sen bizim kardeşimiz ve mevlamızsın.” buyurarak örnek bir liderlik sergiledi.
Ardından bu güzel tartışmayı büyük bir adalet ve nezaketle çözüme kavuşturdu. Kızın, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti:
“Teyze, anne makamındadır.”4
Bu durum açıkça göstermektedir ki İslam, cahiliyede kız çocuklarını utanç vesilesi sayıp toprağa gömen bir toplumu, bir yetim kız çocuğunu sahiplenmek için birbirleriyle yarışır hâle getirmiştir.
Ayrıca Peygamberimizin (sav) yaptığı taksimat insanların kalplerini kırmadan nasıl amel edileceğine dair pratik bir örnektir. Hak sahibine hakkını vermiş ama hak sahibi olduğunu düşünenleri de şeytanın vereceği vesveselerle baş başa bırakmamıştır. Tabii ki bu sadece idareciyle alakalı bir durum değildir. Aynı zamanda bu durumla karşılaşan kişilerin de kalplerini temiz tutmak ve zihinlerinde bulanıklık oluşmasına izin vermemek için mücadele etmeleri gerekir.
Kaza Umresi esnasında sahabilerin sergilediği askerî disiplin, ahlak ve iman, Mekke’nin en stratejik üç isminin hidayetine vesile oldu: Hâlid ibni Velîd, Amr ibni’l Âs ve Osmân ibni Talha. Bu üç dâhinin İslam saflarına katılması, Mekke’nin entelektüel ve askerî gücünün çökmesi anlamına geliyordu.
Amr ibni’l Âs (ra) şöyle der:
“Sonra Allah, İslam’ı kalbime yerleştirdi. Resûlullah’a (sav) geldim ve ‘Elini uzat ki sana biat edeyim.’ dedim. O da elini uzattı, ben ise elimi tuttum. ‘Sana ne oldu, ey Amr?’ dedi. Ben de, ‘Bir şart koşmak istiyorum.’ dedim. ‘Ne şartı koşuyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Günahlarımın bağışlanmasını.’ dedim. Resûlullah (sav), ‘Bilmiyor musun ki İslam, daha önceki (günahları) siler. Hicret, daha önceki (günahları) siler. Hac, daha önceki (günahları) siler.’ buyurdu. Artık Resûlullah (sav) bana insanların en sevimlisi ve gözümde en yücesi olmuştu. Onun heybetinden dolayı gözlerimi ona tam dikemezdim. Biri bana onun vasfını sorsa anlatamazdım. Çünkü yüzüne doya doya bakamazdım. O hâl üzere ölseydim, cennet ehli olmayı umardım.”5
Hâlid ibni Velîd (ra) şöyle demiştir:
“Allah (cc) bana hayrı nasip etti, kalbime İslam’ı yerleştirdi ve doğruyu bulmamı sağladı. O ânda şunu düşündüm: Ben, Muhammed’e (sav) karşı bir zamanlar her türlü düşmanlıkta bulundum. Hangi alanda karşılaştıysak hep ona karşı durdum. Ama içimde, sonunda Muhammed’in (sav) galip geleceği hissi vardı.
Resûlullah (sav) Hudeybiye’ye gittiğinde ben de müşriklerin atlıları arasında yer alıyordum. O zamanlar Resûlullah (sav) ile karşılaştık ve biz de onu engellemeyi düşündük. Fakat başarılı olamadık. Resûlullah (sav) öğle namazını, biz ona saldırmayı planladığımız sırada önümüzde kıldı. Akşam namazını ise korku namazı olarak kıldılar ve bu durum bizde derin bir etki bıraktı. O zaman anladım ki bu adam gerçekten engellenemiyor.
Sonra, Resûlullah (sav) Hudeybiye’de Kureyş ile anlaşmayı yaptı ve Mekke’ye, Kaza Umresi’ni yapmaya geldi. Beni aradı ve beni bulamayınca bana bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu:
‘Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlıyorum). Sözün özü, senin İslam’ı kabul etmemen ve aklını kullanmaman beni gerçekten çok şaşırttı. Bir kimse İslam’ı hiç bilmeden reddeder mi?’
Resûlullah (sav) beni sormuş ve ‘Onun hakkında ne oldu?’ demiş. ‘Allah (cc) onu sana getirecek.’ demişler. O da, ‘O, İslam’ı asla reddetmezdi. Eğer İslam’ı kabul etmeden, düşmanlarına karşı Müslimlerle birlik olup onlara yardım etseydi bu daha iyi olurdu. Biz onu başkalarına tercih ederdik.’ demiş. Mektubunu aldıktan sonra İslam’a olan isteğim daha da arttı ve büyük bir mutluluk duydum. O gün daha fazla İslam’a yaklaşmak istedim.
Osmân ibni Talha (ra) ile karşılaştım ve ona İslam’ı teklif ettim. Hemen kabul etti. Benimle birlikte yola çıktı, sonunda Amr ibni’l Âs (ra) ile karşılaştık. O, ‘Hoş geldiniz.’ dedi. Biz de, ‘Hoş bulduk.’ dedik. Amr ibni’l Âs (ra) bize, ‘Nereye gidiyorsunuz?’ dedi. Biz de, ‘İslam’ı kabul etmeye ve Muhammed’in (sav) peşinden gitmeye.’ dedik. O da, ‘İşte beni getiren şey de budur.’ dedi.
Hep birlikte Medine’ye doğru yola çıktık. Medine’ye vardığımda en güzel elbisemi giydim ve Resûlullah’a (sav) gitmek için hareket ettim. Resûlullah (sav) bizim geldiğimizi duydu ve çok sevindi. Yüzü hep güler yüzlüydü. Yanına gittiğimde ona selam verdim ve o da güler yüzle selamımı aldı. Sonra ben de, ‘Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed (sav) O’nun elçisidir.’ dedim.
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun ki seni doğru yola iletti. Hep senin aklını çok değerli görüyordum, senin sadece hayırlı olanı seçmeni umuyordum.’
Ben de, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Önceden seninle karşılaştığımda, başına gelen her olaya tanık oldum. Allah’tan dileğim, geçmişteki hatalarımı affetmesidir.’ dedim.
Resûlullah (sav) şöyle cevap verdi: ‘İslam, önceki tüm günahları siler.’ ”6
Hâlid ibni Velîd gibi askerî, Amr ibni’l Âs gibi siyasi bir dâhi bile olsanız, Allah (cc) kalpteki perdeyi kaldırmadıkça hidayet nasip olmaz. Müslim davetçiler, en azılı düşmanların bile bir gün hidayete erebileceği umudunu ve vizyonunu asla kaybetmemelidir. Aynı zamanda bunu dillendirmekten çekinmemeli ve duaları da bu yönde olmalıdır.
Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’dir.
1 . 8/Enfâl, 61-62
2 . bk. Buhari, 1602
3 . bk. Tirmizi, 2847; Nesai, 2873
4 . bk. Delâilu’n Nubuvve li’l Beyhakî, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 4/337
5 4. bk. Müslim, 121; Ahmed, 17777
6 5. bk. Delâilu’n Nubuvve li’l Beyhakî, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 4/349-352



