İÇİMİZDEKİ EVSİZLİK: AİDİYET VE ONAY ARAYIŞI

Bundan yüz sene öncesini düşünelim. Dünya bizsiz. Adımızın anılmasını bırakalım, Allah’ın (cc) buyurduğu gibi[1] bizden bir fısıltı dahi yeryüzünde yok. Bizi çokça seven annelerimizin kalbinde, dilinde bir nefhamız yok. İnsân Suresi’nin ilk ayetinin bize anlattığı gibi, aslında biz o zamanlar bir hiçiz:

“İnsan üzerinden öylesine uzun bir zaman geçti ki (bu zaman zarfında) o, anılmaya değer bir şey değildi.”[2]

İsmi, İnsan olan bir surenin ilk ayetinin hiçliğimizi hatırlatması ne kadar da düşündürücü değil mi? İşte tam da bu hiçlik içinden, Allah (cc) bizi tüm rahmetiyle muhatap almayı takdir etti.

Bir hiçlik ve onun var olması takdir ediliyor, ona bir isim veriliyor, kimlik oluşturmasına, söz söylemesine, seçim yapmasına, istediği davranışları sergilemesine izin veriliyor… Ama daha fazlası da sunuluyor bu hiçliğe; içine, tam yüreğine asıl evini unutmaması için kime ve nereye ait olduğunu hatırlatacak bir pusula yerleştiriliyor.[3] İnsan fıtratı. Tabiri caizse Rahmân, “Bana aitsin.” diyor bize ve en ince kodlarımıza yerleştiriyor bu bilgiyi.

Allah’a (cc) ait olmak, O’nun mülkü olmak ortaklık kabul etmiyor. Yüreğimiz, içimize koyulan pusulayı kullanmadığında o evsizlik hissini başka yerlerde tatmin etmeye çalışıyor. Hepimiz biliyoruz, tabiat boşluk kabul etmiyor. Fıtratımıza aykırı hareket edince pusulanın gösterdiği yolu bulamıyoruz ama gidilmesi gereken bir evimiz olduğunu içten içe biliyoruz. Bu yüzden yana yakıla bir yerlere, birilerine ait olmak istiyoruz. Mesela iş yerinde patronumuz, mescidlerde hocalarımız, evimizde eşimiz, anne babamız bizi onaylar ve bağırlarına yeterince basarsa bu evsizlik geçecek sanıyoruz. Ama çoğu zaman kalabalıklar içinde yalnız, kimsesiz hissediyorken buluyoruz kendimizi.

Aidiyet duygusu, birileri tarafından kabul görmek insani bir özellik. Ama bu aidiyet dünyaya değil, çok uzaklara ait. Elbette yeryüzünde yaşamımızı ikame ederken bir eşe, bir gruba, cemaate, bir işe ait hissetmek psikolojik iyi oluşumuz için oldukça önemli. Ama bunların hiçbiri asıl kimliğimiz değil. Bunlar birer persona, asıl aidiyetin birer prototipi, yaşamı idame etmemiz için gerekli maskelerimiz aslında. Asıl aradığımız onay, aidiyet Rahmân’dan (cc) gelecek olan. Bunu kodlarımızda biliyoruz. Konuyu daha iyi kavrayabilmek için riya duygusunu ele alalım.

Varsayalım ki bir amel yapıyorsunuz ve farkında olmadan kendinizi etrafınızdaki kişilerin onayını arzularken buluyorsunuz. Karşınıza iki yol çıkıyor: Biri takdir gördüğünüz, diğeri görmediğiniz versiyon. Onay ve takdir alamazsanız nedenini çözemediğiniz (!) ufak bir öfke hissediyorsunuz. İnsanlara karşı gücenmişlik hissediyorsunuz. Beğeni ve takdir alırsanız da bu sefer ânlık bir tatmin olma hâli içinize doğuyor. Peki ya sonrası? Zihniniz gerçeği hatırlatarak fısıldıyor: “Gerçekten sen bu musun? İnsanların onayı, sevgisi için çabalayan biri?” Sonra yetersizlik, hüzün, hayal kırklığı, öfke ve daha birçok nahoş duygu size bu yaptığınızın aslında fıtratınıza uygun olmadığını haykırıyor. Bu yüzden riya duygusu kalbimizi incitiyor. Battıkça insanı nefes alamaz hâle getiren bir bataklık oluyor.

Bir yandan da gizli, Allah Resûlü’nün (sav) buyurduğu gibi bir elin verdiğini öbür elin görmediği bir amel yaptığınızı varsayalım. Sizi hiçbir göz görmüyor. Hiçbir insan evladı ne yaptığınızı bilmiyor. Bir tek âlemlerin Rabbi sizden haberdar. Hemen aldığınız bir onay yok, güzel sözler duymuyorsunuz, beğeniler, dijital tabirle like’lar yok ama yüreğiniz Yüceler Yücesi’ne ait olma hissiyle dopdolu oluveriyor. Gönül yaralarınız sarılmış gibi hissediyorsunuz. Yürekte bir sevinç oluşuyor. Eğer o ameli dillendirip birilerine, “Nasıl da güzel yaptım, bak!” demezseniz her dönüp baktığınızda o amelinizle gönlünüz şenleniyor. Peki, bu nasıl mümkün olabiliyor? İnsanın içine konulan pusula okunmuş, gerçek eve doğru yol alınmış olduğu için.

Bu küçük kıyas bile aslında kimin onayına muhtaç olduğumuzu, nereye ait olduğumuzu bize söylüyor. Ama kıyasta da fark ettiğiniz gibi içimizdeki mahzunluğu doyuran aidiyet ve onay hissi eylemden sonra geliyor. Yani bir pusulanın sadece var olması, istenen yere varmak için asla yeterli olmuyor. O pusulayı okuyacak kalp ve göze, o yolda yürüyecek bir bedene ihtiyacımız var. Aidiyet duygusunun boşluğu ruhlarımızda var, evet. Ama hiçbir güzellik gibi bu tatmin duygusu da dışarıdan içimize kendiliğinden, kolayca gelmeyecek. Allah (cc) emeklerimize bakacak.[4] O’na, bu davaya ne kadar ait olmak istediğimizi, buna hevesli olup olmadığımızı amellerimize bakarak tartacak. Emek emek inşa edip etmediğimize, acıya temas etmeyi göze alıp almadığımıza, başka yollara sapıp sapmadığımıza eylemlerimiz sonucunda karar verecek:

“O gün tartı haktır. Kimin mizanı (salih amellerle) ağır gelirse işte onlar, kurtuluşa erecek olanların ta kendisidir.”[5]

Yani yolu bilmek yetmiyor. Bizi ancak eylemlerimiz gerçek evimize götürecek. Diğer türlü, misafir olduğumuz evlerde, otellerde daimî düzenimizi kurmak için çabalamak gibi hep su üstünde mahzun, savrulan bir yaprak olacağız.

Dünyadaki basit evlerimiz dahi bize sükûnet yeri kılınmışken[6] ruhumuzun evinden, ait hissettiği asıl yerden uzak kalması nasıl bir boynu büküklüktür?

Haydi, dinlenme bitti. Pusulamızla yola koyulma vakti.


[1] “Onlardan birini hissedebiliyor ya da onlardan bir fısıltı (dahi) duyabiliyor musun?” (bk. 29/Meryem, 98)

[2] 76/İnsân, 1

[3] “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecûsî yapar.” (Ebu Davud, 4775; Müslim, 2658)

[4] “De ki: ‘Amel yapın! Allah, Resûl’ü ve müminler yaptıklarınızı görecektir.’ ” (bk. 9/Tevbe, 105)

[5] 7/A’râf, 8

[6] “Allah size evlerinizi (içinde güvenle oturacağınız, mahreminizi koruduğunuz) meskenler kıldı.” (16/Nahl, 80)

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver