SÜNNET NASIL KORUNMUŞTUR?

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Önceki on makalemizin konusu, Sünnetin korunmuş olması ve buna dair delillerdi. Bundan sonraki makalelerimizde bunun nasıl gerçekleştiğini ele alacağız, inşallah…

Giriş

Yüce Allah, “Şüphesiz ki zikri/Kur’ân’ı biz indirdik. Onu koruyacak olan da hiç kuşkusuz yine biziz.”[1] buyurmuştur. Peki, Kur’ân’ın korunması nasıl gerçekleşmiştir?[2]

Kur’ân’ın korunmuşluğunda bazı vesileler manevi ve gaybidir. Şeytanların taşlanması, Nebi’nin (sav) kalbinde ayetlerin sağlamlaştırılması, vesveselerin bertaraf edilmesi gibi. Bunun yanında birçok maddi vesileler de vardır. Bunlardan bazılarını zikredelim:

  • Kur’ân-ı Kerim ezberlenmiştir.
  • Kur’ân-ı Kerim vahiy kâtiplerince yazılmıştır.
  • Kur’ân-ı Kerim Ebû Bekir (ra) Dönemi’nde bir mushafta toplanmıştır.
  • Kur’ân-ı Kerim Osmân (ra) Dönemi’nde çoğaltılmış ve farklı beldelere gönderilmiştir.
  • Kur’ân-ı Kerim nesilden nesile aktarılmış, mukatta’a harfleri bile eksik kalmadan günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu vesilelerin buluştukları ortak nokta şudur: Yüce Allah İslam ümmetini Kitab’ının korunması için musahhar kılmıştır. Vahiy kâtipleri, kıraat imamları ve hafızlar Kur’ân-ı Kerim’in korunmasına vesile olmuşlardır. Zira Kur’ân, “Kendilerine ilim verilenlerin göğsünde apaçık ayetlerdir.”[3] Kudsi bir hadiste geçtiği üzere, “Suyun, kendisini yıkayıp (kâğıttan silerek yok edemeyeceği) bir Kitaptır.”[4] Kur’ân tarihi, bu çabanın ve gerçeğin şahitlikleriyle ışıldamaktadır.

Ümmetimizin imamları Kur’ân’ın korunmasında önemli bir role sahip oldukları gibi Sünnetin korunmasında da etkili olmuşlardır. Kur’ân’ın korunması için bazı vesilelere başvurdukları gibi Sünneti korumak için de bazı yöntemler geliştirmişlerdir. Hatta Sünnetin korunması için ek bir çaba ve gayret sarfetmişlerdir bile diyebiliriz.

Ebû Hâtim Er-Râzî (H 277) şöyle der:

“Allah Âdem’i yarattığından beri hiçbir ümmette, peygamberlerin eserlerini (mirasını) bu ümmettekiler kadar koruyan güvenilir kimseler olmamıştır.”

Bir adam, “Ey Ebû Hâtim! Bazen aslı olmayan, sahih olmayan hadisleri de rivayet ediyorlar.” deyince o şöyle cevap verdi:

“Bu ümmetin âlimleri, sahih olanı sakim/zayıf olandan ayırmayı bilirler. Bu tür rivayetleri nakletmelerinin nedeni, sonrakiler, onların eserleri (sahih ve zayıf olarak) ayrıştırdıklarını ve koruduklarını anlasınlar diyedir.”[5]

Muhammed ibni Hâtim ibni El-Muzaffer şöyle demiştir:

“Allah (cc) bu ümmeti isnad (ravi zinciri) ile yüceltmiş ve diğerlerinden üstün kılmıştır. Gerek eski gerek yeni hiçbir millette isnad sistemi yoktur, onların ellerindekiler sadece birtakım sahifelerdir. Onlar, peygamberlerinden gelen Tevrât ve İncîl metinleriyle, güvenilir olmayan kişilerden aldıkları haberleri birbirine karıştırmışlardır; aradaki farkı ayırt edecek bir ölçüleri de yoktur.

Bu ümmet ise hadisi; kendi döneminde dürüstlüğü ve güvenilirliğiyle tanınan kimseden, yine onun gibi birinden alarak kaynağına kadar ulaştırır. Ardından en ince araştırmayı yaparak kimin daha hafız, kimin daha titiz olduğunu ve hocasının yanında kimin daha uzun süre kaldığını tespit ederler. Bir hadisi, hata ve kaymaları ayıklamak, harflerini bile zapt etmek için yirmiden fazla koldan yazarlar. Bu, Allah’ın (cc) bu ümmete en büyük nimetlerinden biridir.

Hadis ehlinden hiç kimse hadis konusunda babasına, kardeşine veya evladına iltimas geçmez. İşte kendi asrının hadis imamı olan Alî ibni El-Medînî, babasını savunacak tek bir harf bile rivayet etmemiş, aksine onun (zayıflığına dair) zıddını rivayet etmiştir. Bizi buna muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.”[6]

İmam Hâkim En-Nîsâbûrî (H 405) şöyle der:

“Eğer isnad sistemi, bu (hadis) topluluğunun ona olan tutkusu ve onu korumadaki kararlılıkları olmasaydı, İslam’ın nişaneleri yok olup giderdi. Mülhidler ve bidat ehli, uydurma hadisler sokarak ve isnadları birbirine karıştırarak dinin içine sızma imkânı bulurlardı. Zira haberler isnaddan yoksun kaldıklarında, dayanaksız ve güdük (aslı karanlık) kalırlar.”[7]

Kehmes El-Hemedânî şöyle demiştir:

“Hadis ehlinin, dinin koruyucuları (muhafızları) olduğunu kavrayamayan kimse; Allah’a gerçek manada bir din ile bağlanmamış, zayıf ve biçare kimselerden sayılır. Zira Allahu Teâlâ Peygamber’ine (sav), ‘Allah, sözün (hadis) en güzelini indirdi.’[8] buyurmakta, Resûlullah (sav) ise, ‘Cibrîl bana Allahu Teâlâ’dan (şöyle) hadis etti/anlattı.’ demektedir.”[9]

Peki;

Sünnet imamları Allah Resûlü’nün (sav) Sünnetini nasıl muhafaza etmişlerdir?

Sünnetin muhafazası için hangi vesilelere başvurmuşlardır? Nasıl yöntemler geliştirmişlerdir?

İşte bundan sonraki yazılarımızda bu sorularımıza cevap arayacağız. Gereken yerlerde kısaca teknik bilgiler vermekle yetineceğiz. Daha çok Sünnet tarihinden pratik örnekler paylaşmaya gayret edeceğiz, inşallah. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc)…

✽ ✽ ✽

Bir sonraki sayımızda buluşmak duasıyla…

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun…


[1] 15/Hicr, 9

[2] Tafsilatlı bilgi için bk. Vahyin Rehberliğinde İbrâhîm ve Hicr Suresi Tefsiri, s. 423-432

[3] bk. 29/Ankebût, 49

[4] bk. Müslim, 2865

[5] Şerefu Ashâbi’l Hadîs, s. 42

[6] Şerefu Ashâbi’l Hadîs, s. 40-41

[7] Ma’rifetu Ulûmi’l Hadîs, s. 6

[8] bk. 39/Zumer, 23

[9] Şerefu Ashâbi’l Hadîs, s. 43

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver