Anlam verilemeyen ruh hâli… Bir boşluk duygusu. Hüzün deseniz hüzün değil, keder deseniz keder değil. Doldurulması gereken aç ve açıkta kalmış bir his. Hiç bu hissi fark ettiğiniz oldu mu? İçimizdeki boşluk hissini. İnsan olmanın ortak paydalarından biri. Kimileri buna anlam kaybı diyor kimileri varoluşsal boşluk. Hani çok yoğun süreçlerde ânsızın bizi yakalayan; bir yakının kaybı, hayal kırıklığı ve yalnızlık ânlarında daha sık karşımıza çıkan o tanıdık duygu. İnsanoğlunun pek de sevmediği cinsten. Malum, insan acıdan kaçmayı, zevk veren şeylere ise takıntılı şekilde bağlanmayı seviyor. İşte bu yüzden içimizdeki boşluğu ya görmek istemiyoruz ya da görür görmez o boşluğu doldurmamız gerektiğini düşünüyoruz.
İnsanlar bu boşluk duygusunun nedenini bulmakta çoğu zaman başarılı olamıyor. Ama insanoğlu olarak nasıl dolduracağımıza dair bir kanımız var. Birileri tarafından sevilmek ve değer görmek. Keza çok sevildiğimizde ya da değer gördüğümüz ortamlarda bu boşluk duygusunu daha az hissediyoruz. Modern zamanlar da bize bazı reçeteler sunuyor. İşler tam da bu noktada karışıyor belki de.
İnsan yaratılışı itibarıyla şerefli bir varlık. “Andolsun ki insanoğlunu onurlu/değerli/izzetli kıldık.”[1] Bu şerefli hâli korumak bizim fabrika ayarlarımızda var. Hepimiz değerli olmayı, sevilmeyi istiyoruz. Bunlara sahip olup olmadığımızı ise en çok başkalarının gözündeki yansımamızdan anlayabiliyoruz. Şöyle bir etrafa bakıyoruz; ortamlarda pür dikkat dinleniyorsak, fikirlerimize danışılıyorsa… tüm bunlar değerli ve sevilen biri olduğumuzu gösteriyor. Şu sorulara yaşamımızın herhangi bir evresinde en az bir kere kafa yormuşuzdur diye tahmin ediyorum: “Etrafımdaki insanlar tarafından gerçekten seviliyor muyum?”, “Bana değer veriliyor mu?”, “Bu ortamda isteniyor muyum?” Bu ve benzeri muhasebeler öz saygıyı tartmaya yarar. Aslında gerçek benliğimizin değerinin ilişkilerde ne kadar pahaya sahip olduğunu görmek için kullandığımız akılcı bir yöntem. Buraya kadar bir sorun yok. Sonuçta herkes başta elde ettiği varoluşsal sermayesini korumak ve hatta mümkünse kâra geçmek ister. Asıl sorun, içimizdeki boşluğu, bulduğumuz cevaplarla doldurma çabamız. Bulduğumuz nedenleri bu boşluğun müsebbibi olarak tanımlamamız. “Yeterince sevilseydim, yeterince değer gören biri olsaydım bu hoş olmayan duyguları hissetmeyecektim.” kanısı. Aklımızdan geçen fikirleri filtreden geçirmeden kabul edişimiz. Bu pespaye çağda zihinlerimiz yoğun bir şekilde başkaları tarafından şekillendirilmeye çalışılırken, acaba cevapları eksik bulmuş olabilir miyiz?
İnsan şerefli yaratıldığı gibi bir de açgözlü ve bencil fıtratta yaratılmış. “Nefislerde bencillik/cimrilik vardır.”[2] “Şüphesiz ki insan, helu’ (sabırsız/aceleci, bencil) olarak yaratılmıştır.”[3] Şerefli olma isteğimizin yanına bir de aç gözlü ve bencil olmamız eklenince kuvvetli arzular ortaya çıkıyor. İstiyoruz ki şerefli olduğumuz, sevilir olduğumuz, değerli olduğumuz bize her ân gösterilsin, her ortamda biz ve bizim yansımalarımız olsun. Modern dünyanın sorunu ise tam da bu istekten filizleniyor. İçimizdeki boşluğu doldurmak için film ve dizi sektörü, kozmetik, giyim sanayileri, tıbbın insana sağlıklı uzun yaşam vadeden ticari kolları, pop psikolojinin çığırtkanlığı hep bu yönümüze oynuyor. Ve toplumun gidişatına bakılırsa bunu da başarıyor.
Filmler ve diziler; yaşanan sonsuz, mutlu aşkları, sınır çizebilen ve peşinden koşulan insanları, sorumluluk almadan kazanılan para ve makamların hayallerini süsleyerek bize sunuyor. Eğlendiğimizi düşünüyoruz, sadece birazcık zamanımızı çalıyor diye hayıflanıyoruz ama aslında her gün beynimizin gıda olarak tükettiği öğünler önümüze konuluyor, biz de afiyetle yiyoruz. Kulaklarımızdan ve gözlerimizden zehirleniyoruz ama fark etmiyoruz. Kozmetik sektörü, giyim sanayisi âdeta daha fazla bakılan, daha çok arzulanan ve hayran olunan insan olmanın yollarını bize pazarlıyor. Reklam filmlerinde rol alan oyuncular hiç değersiz hissetmiyor ve bütünüyle içsel bir tatmin bulmuş hâlde bize bir şeyler buyuruyorlar. Bir saç boyası markasının şu sloganını hepimiz duymuşuzdur: “Sen buna değersin.” Oysa satılmak istenen şey topu topu kestane rengine çalan siyah bir saç boyası. İki gün sonra saçımızdan akıp gidecek bu boya bize neye değip değmediğimizi vadediyor. Mağazalar, billboardlar aslında olunması gereken doğru insanın çekici, albenili olduğunu bizim ise ne kadar vasat varlıklar olduğumuzu fısıldıyor. “İşte tam da bu yüzden sevilmiyorsun, sevilmek için değer görmek için bunlara sahip olmalısın.” diyor. Bunlara maruz kalıyoruz ve içimizdeki boşluk, tatminsizlik bizi büsbütün kaplıyor.
Pop psikolojiyi bize satmaya çalışan sosyal medya psikologları ise, bize aslında ne kadar değerli ve biricik olduğumuzu ama geçmişteki ebeveynlerimizin tutumlarından dolayı potansiyelimizi, tatmin olmuş hâllerimizi fark edemediğimizi söylüyor. Başkalarına sınır çizemeyen, iyi niyetli, hep kendinden veren insanlar olarak “narsistlerin” bize nasıl zarar verdiğini, aslında mağdur olduğumuzu bize öğretiyor. Kötü, zorba hep öteki. Biz mi? Bizler sınır çizmeyi bilmeyen bu yüzden yaralanan masumlarız. Kafamızın içinde sesler birikiyor: “Sınır çiz, ‘Hayır!’ de. Kaçan kovalanır, sen sevilmeyi hak ediyorsun…” Tüm bunlar bize alacaklı konumda olan sevgisiz insanlar olduğumuzu öğretiyor. Zannediyoruz ki almamız gereken sevgiyi ve değeri alamadığımız için bu hâldeyiz, o yüzden bu nahoş duyguları hissediyoruz.
Bu cahiliye artığı sistemler bizleri tam da insani zaaflarımızdan vuruyor. İçimizde hissettiğimiz boşluğu, etrafımızdaki insanlardan aldığımız onayla, sevgiyle, onlardan göreceğimiz değerle doldurabileceğimiz öğretisini bize pazarlıyor. Anne babamız, eşimiz, arkadaşımız bizi yeterince sevebilse aslında bu rahatsız edici duygulardan nasıl da uzaklaşacağımızı düşünüyoruz. Ne kadar mağdur olduğumuzu içten içe hissediyoruz. Sonra da gelsin içsel hesaplaşmalar, gitsin aile içi çatışmalar. “Sen beni yeterince sevmiyorsun.”, “Ben koşulsuz sevilmedim ki!”, Kimse beni yargılayamaz.”, “Anne babamı affedemiyorum! Beni niye yeterince sevmediler?”, “Karım/Kocam bana değer vermiyor, sorun burada.”
Olmuyor, olduramıyoruz. İçimize ekilen bu fikir tohumları ne kadar dört koldan bize empoze edilse de içimiz, fıtratımız bir şeylerin yanlış gittiğini biliyor. İçimize doldurulmaya çalışılan bu fikirlere inat içimizdeki boşluk bize sorunun çözülmediğini haykırıyor.
Gelin bu fikirlerle neden olmadığını yakından inceleyelim.
Anne babamızdan, eşimizden, dostumuzdan koşulsuz bir sevgi ve sonsuz bir kabul bekliyoruz. Yaralarımızın müsebbibi olarak bunun eksikliğini gösteriyoruz. Peki, tamam ama gerçekten insanoğlunda böyle bir sevgi ve kabul kapasitesi var mı? Karşıdan beklentilerimiz gerçekçi mi? Cevabı kendimizden biliyoruz. Kimseyi sonsuz bir sevgi ve değerle karşılayamıyoruz. Hayatta hiçbirimiz bir başka insan tarafından sonsuz bir sevgiyle sevilemez, sonsuz bir kabul edişle kabul edilemez, biliyoruz. Kaldı ki gerçekten aradığımız bu mu? Bir evren hayal edelim: Herkesin bizi sevdiği, değer verdiği, her ân hayran hayran baktığı… Gözlerimizi kapatalım ve düşünelim. O zaman gerçekten mutmain olur muyduk? O boşluk duygumuz geçer miydi? Kabul edelim, o boşluk tüm rahatsız ediciliğiyle hâlâ orada olurdu. Demek ki çare olarak gördüğümüz şey tam olarak devamız değil.
İçimizdeki boşluk bir şeylerin eksik olduğunu bize söyler, evet. Arayıp bulmamızı, sevgi ve kabul edilişle dolacağını bize söyler, evet. Ama bu sevgi ve kabul ediliş, değer görme nereden gelmeli? İnsanlar nezdinden gelmesi orayı dolduramıyor, gördük. İnsanlar yetersiz bizim için. Kendisi de yetersiz olan bir insan, bizim içimizdeki boşluğu nasıl doldurabilir ki? O hâlde insanoğlundan daha yüce, daha aşkın bir varlıkla bağ kurma arayışındayız. Bizi sonsuz merhameti ve sevgisiyle karşılayacak, hatalarımızı bilmesine rağmen bizi kabul edecek bir varlıkla. İçimizdeki boşluk bunun için var. Küçük bir hatırlatıcı. Rahatsız edici ama mutmain olunduğunda sonsuz lezzet veren ve bize, “Ancak Allah (cc) ile kurduğun bağla ve Allah’ın seni sevmesiyle dolup tatmin duygusu hissedebilirsin.” diye fısıldayan… Kendimize şu soruyu soralım: “Allah’a (cc) en yakın hissettiğimiz o kısacık ânlarda içimizde hiçbir boşluk hissediyor muyuz?” Cevap kesinlikle “Hayır.” Peki, hep o ruh hâlinde olsak bir daha boşluk duygusunu hisseder miyiz? Cevap yine “Hayır.” Çünkü Yaratan, kullarını en iyi bilendir. Biz ancak O’nu anmakla mutmain olacak[4] içsel boşluklara sahip varlıklarız. Tekrar tekrar O’na (cc) dönmemiz için o his içimize yerleştirilmiş.
Başka hangi kapılarda ararsak arayalım verilen sevgi ve değer bizim için asla yeterli gelmeyecek. Çünkü Allah’ın bize bir hiç iken var olmamızı takdir ederek verdiği sonsuz değer paha biçilemez. Bizi muhatap alması, dünyada bizim var olmamızı takdir etmesi başka hiçbir varlıkta bulamayacağımız bir değer ve sevgi boyutu. Biz bu değeri bir kere tattık. Var edildik. Şimdi aynı tadı arıyoruz. Bize bizim gibi eksik, muhtaç bir varlığın sevgisini, iltifatını yeterli görmüyoruz. İlahi bir sevgiyi, değeri elde etmek istiyoruz. Çünkü bize ilk değer veren, en mükemmel muhatap iken daha aşağısını kalbimiz kabul etmiyor. Bazı kısa vadeli anestezilerle kendimizi uyuştursak da kalbimiz, ruhumuz hep aç. İlk muhatabını, verilen ilk değeri arıyor. Bu yüzden modern zamanların bize sunduğu reçeteler işe yaramıyor. Elde etmek istediğimiz tüm amaçlar, dualar, sevgiler elde edilince değerini kaybediyor. Çünkü insanın tabiatı bu dünyada asla elde edemeyeceği bir sevginin peşinden koşmak üzere dizayn edilmiş. Biz bu dünyada elde ettiğimizden asla emin olamayacağımız bir sevgiyi ve değeri tekrar tekrar tatmak istiyoruz. Aradığımız şey bu. Ama insanın kalbi bir gün öyle, bir gün böyle. Çünkü o boşluk, gitmemiz gereken istikameti bize hatırlatmak için var. Bize yolumuzu hatırlatıyor. Yani hoşlanmadığımız şeyde bizim için büyük bir hayır var.[5]
İçimizdeki boşluğu bir hikmetle yaratana hamdolsun.
[1] bk. 17/İsrâ, 70
[2] bk. 4/Nisâ, 128
[3] 70/Meâric, 19
[4] “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (bk. 13/Ra’d, 28)
[5] “(Olur ki) hoşunuza gitmeyenler sizin için hayır, hoşunuza gidenlerse sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (bk. 2/Bakara, 216)



