AFFET Kİ AFFEDİLESİN

Zeynep Bayancuk - Affet Ki Affedilesin

Haksızlığa uğradığınız oldu mu? Elle, dille eziyet ettiler mi size hiç? Canınızı yakıp küçük düşürdüler mi? Yok saydılar mı? İftira atan oldu mu? Evinizi terk edecek kadar baskıya maruz kaldınız mı?

Bu yazdıklarımdan birini veya birkaçını yaşamayan yoktur sanırım. Ben öyle birini tanıyorum ki yazdıklarımdan çok daha fazlasına maruz kaldı. Canımız Peygamberimiz (sav) kavminden ve münafıklardan bu eziyetleri gördü. Hepinizin bildiği sahneler.

Ebû Kubeys Tepesi’ne çıkarak insanları toplayıp, yaklaşan azapla onları uyarınca, eline aldığı taşı fırlatarak onu susturmaya çalışmıştı amcası Ebû Leheb.

Akrabalarına İslam’ı anlatmak için davet yaptığında, “Bizi buraya bunun için mi topladın?” deyip kızan ve meclisi dağıtan da yine oydu.

Ukbe ibni Ebî Muayt, Nebimiz (sav) secdedeyken üzerine işkembe bırakmış, kızı Fâtıma (r.anha) işkembeyi kaldırana kadar doğrulamamıştı.

Evinin önüne çöp döker, o güzel ayağını yaralar umuduyla (!) dikenler bırakırlardı.

Sözlü hakaretler had safhadaydı. Şair, deli, kâhin derler; kadın, mal ve otorite için peygambercilik oynadığını ileri sürerlerdi…

Ziyaret için gittiği Taif’te konuk olduğu evin sahipleri tarafından kovularak kavmin en sefihleri tarafından taşlanmıştı.

Aç bırakıp ölümünü bekleyenler, evini savaşçı gençlerle kuşatıp suikasta yeltenenler en nihayetinde Mekke’yi ona (sav) dar edip gitmesine sebebiyet verdiler…

Tüm bunlar olurken tepkisi neydi Peygamberimizin? Sözlü tacizlere cevap verdi mi? Ağız dalaşına girdi mi? Evinin önüne atılan çöpleri komşusunun bahçesine fırlatarak “Öyle olmaz, böyle olur!” dedi mi? Hayır…

Taif’i yeniden hatırlayalım:

Peygamberimiz (sav) Mekke’de İslam’ın sesini duyurmaya çalışırken en büyük destekçileri olan Hatice Annemizi (r.anha) ve amcası Ebû Tâlib’i kaybetmişti. Bu kayıplar, onun için “Hüzün Yılı”nı başlatmıştı. Mekke’de müşriklerin baskısı artarken, gönlünde yeni bir umut arayışıyla Taif’e yöneldi. Yanında sadık dostu Zeyd ibni Hârise (ra) vardı.

Taif’in serin bağları ve nar bahçeleri arasında, insanlara İslam’ın çağrısını iletti. Fakat beklediği merhamet ve kabul yerine, taşlarla karşılandı. Çocuklar ve cahil kalabalıklar onu taşladı; ayakları kan içinde kaldı. Zeyd, bedenini siper ederek onu korumaya çalıştı. Bu yolculuk, Peygamberimizin (sav) hayatında “en kara gün” olarak anıldı.

Yorgun ve yaralı hâlde bir bağa sığındığında, kalbinden yükselen dua, insanlığa karşı duyduğu engin merhameti gösteriyordu:

“Allah’ım! Kuvvetimin zayıflığını, çaresizliğimi ve insanlar arasındaki hor görülmüşlüğümü sana arz ediyorum…” diye yakarınca Allah (cc) dağlar meleğini yolladı. Melek, “İki dağı üzerlerine geçirmek için emrini bekliyorum.” deyince aralarından iman edenler olur ümidiyle meleğin teklifini reddetti. “Allah’ım, onlar bilmiyorlar. Onları hidayet et.” diye dua etti.

Bir başka anıyı aktaralım:

Sumâme ibni Usâl, Yemâme’nin güçlü kabile reislerinden biriydi. Müslimlere karşı öylesine sertti ki Peygamberimizi (sav) öldürmeye teşebbüs etmiş, birçok sahabiyi şehit etmişti. Onun adı, düşmanlıkla anılıyordu. Fakat kaderin ince ipliği, onu bambaşka bir yolculuğa hazırlıyordu.

Bir gün, Peygamber’in gönderdiği bir seriyye tarafından esir alındı ve Medine’ye getirildi. Mescidin direğine bağlandığında, Resûlullah (sav) ona üç gün boyunca merhametle seslendi: “Sana ne yapacağımı düşünüyorsun?” Sumâme, her defasında gururla cevap verdi: “Öldürürsen kanlı bir caniyi öldürmüş olursun, bağışlarsan şükreden birini bağışlamış olursun.”

Üçüncü günün sonunda, Peygamberimiz (sav) onu serbest bıraktı. O ân, kalbindeki buzlar çözüldü. Biraz uzaklaştı, sonra geri döndü; abdest aldı, mescide girdi ve Kelime-i Şehadet getirerek İslam’la şereflendi. Sertliğin yerini teslimiyet, düşmanlığın yerini iman aldı.

Müslim olduktan sonra, Mekke’ye umre için gitti. “Lebbeyk! Allahumme Lebbeyk!” nidalarıyla Kâbe’ye giren ilk Müslim oydu. Kureyş şaşkınlıkla baktı. Sumâme (ra), artık İslam’ın yiğit bir neferiydi. Mekkeliler rahat durur mu? Dinini mi değiştirdin diyerek istihza ettiler. Sumâme Müslim olduğunu ve Yemame’den kendilerine bir buğday tanesi dahi göndermeyeceğini söyleyerek onları tehdit etti. Dediğini de yaptı.

Yemâme’nin buğdayını Mekke’ye göndermeyi durdurdu. Kureyş, açlıkla yüzleşti. Hemen Resûl’e mektup yazıp heyet yolladılar. Sen kardeşimizin oğlusun kavmin açlıktan ölüyor, dediler. Nebi de (sav) Sumâme’ye ambargoyu kaldırmasını söyledi.

 Elimizi vicdanımıza koyup düşünelim. Mekkelilerin Resûl’e yaptığının yüzde biri bize yapılsaydı buğday girişine izin verir miydik? Sanmıyorum. Biz öç alırdık. Elimize düştüklerinden dolayı hamdederdik ve etme bulma dünyası, bunu siz hak ettiniz, diyerek bir mazeret de bulurduk. Ama Nebi (sav) böyle yapmadı. Onlara güç yetirebileceği bir pozisyonda olduğu hâlde bağışladı.

Allah Resûlü’nün affetme konusunda bu kadar geniş yürekli olmasının vesilelerini de konuşalım isterseniz.

Vahiy pınarı affetmekle alakalı bakın nasıl çağlıyor:

 “Kötülüğün karşılığı, misli ile kötülüktür. Kim de (haksızlığa uğramasına rağmen) affeder ve ıslah ederse onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez.”[1]

“O (muttakiler) ki bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yutar ve insanları affederler. Allah, muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları sever.”[2]

“İçinizden fazilet ve zenginlik sahipleri; akrabalara, miskinlere/ihtiyaç sahibi yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (bir daha mallarından) vermeyeceklerine dair yemin etmesinler. Affetsinler, hoş görsünler (yaptıklarını görmezden gelsinler). Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”[3]

“İyilik ile kötülük eşit olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekilde sav. (Bir de bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık olan kimse, sıcak/samimi bir dost oluvermiş. Bu (ahlaka) sabredenlerden başkası eriştirilmez. Bu (ahlaka) (hayırdan) büyük bir payı olandan başkası eriştirilmez. Şayet şeytandan sana bir dürtü/vesvese gelirse Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi bilen) El-Alîm’dir.”[4]

Ayetler dikkatle okunduğunda haksızlığa uğrayanlar için dört adım öneriliyor. Bu adımları derece derece değerlendirebiliriz.

İlk adım, size yapılan haksızlığa misliyle karşılık vermek. Kötülüğe denk kötülük… Bundan ötesine asla geçmemek… Elbette bu en alt derecedir. Mümin, imanını kemale taşımak isteyendir. O bunu tercih etmez. Gözü yükseklerdedir.

İkinci adım, yapılan kötülüğe sabretmektir. Yani ecrini Allah’tan (cc) bekleyerek hiçbir kötü söz ya da fiile yeltenmemektir.

Üçüncü adım daha zordur. Haksızlığa cevap vermediğimiz gibi bir de karşımızdakini affetmemiz istenir bu adımda. Ve “Affedersen, bunu başarırsan Allah da (cc) seni affedecek!” denilerek yüreklendirilir insan.

Son adım ise imanın kemal noktasıdır. Haksızlık yapanı affetmenin yanında bir de iyilik yapmak tavsiye edilmiştir. Çünkü kötülük ile iyilik bir olmaz. Kötülüğe karşı iyilik etmek gönülleri fetheder. Mekke Fethi’nin ardından yaşanan fevc fevc İslam’a girişler Resûl’ün affediciliğinin eseridir. Hem Allah katında, gururunu ayaklar altına alıp affetmeyi ve iyilik yapmayı tercih edenin şerefi ve değeri yükselir.

Ancak ayetin de işaret ettiği üzere bu kolay bir amel değildir. Sabırdan ve hayırdan nasibi olanlar buna muvaffak olabilir.

İnsan kendini zorlasa, Allah’tan (cc) yardım istese bunu başarabilir. Zahiren gururunu ayaklar altına almış da olsa bunu Allah’ın rızasını elde etmek için yaptığı düşünüldüğünde kazancı kaybından daha çoktur. Fakat şeytan durur mu? Vesveseye başlar, “Haklıyken haksız duruma düştün. Bak şimdi seni nasıl ezecek. Bu yaptığın safdillik.” deyip öfkeyi yeniden harlamaya çalışır. Allah (cc) ise bunu bildiği için “Allah’a sığın. Şeytanın vesvesesine aldırma. Çok büyük bir duruş ortaya koydun. Vazgeçme.” diyerek kuluna rehberlik yapar…

Kur’ân’ın rehberliğinde, kötülükleri affedip iyilikle karşılık vermeye hazır mısınız?


[1] 42/Şûrâ, 40

[2] 3/Âl-i İmrân, 134

[3] 24/Nûr, 22

[4] 41/Fussilet, 34-36

Önerilen makaleler