Türkiye’de İslam davasının, örgütlenmenin, davet çalışmalarının ve sosyal aktivizmin en önemli taşıyıcıları gençler olduğu gibi İslami camianın ana gövdesini de gençler ve gençlik hareketleri oluşturmaktadır. Bilhassa üniversite ve medrese gençliği, hem geleneksellik kabuğundan sıyrılamayan dinî yapılarla hem de resmî ideolojiyle mesafeli bir konumdan hareket ederek, İslam’ı yeniden düşünme ve yaşadığı çağın sorun ve imkânları çerçevesinde yorumlama çabasına girmiştir. Gençlik, bu anlamda yalnızca bir nüfus kesimi/demografik bir grup değil, Rabbani eleştiride bulunabilen, sorgulayıcı ve dönüştürücü bir aktör olarak öne çıkmaktadır.
Son altmış altmış beş yıldır İslami gençlik, İslamcı düşüncenin teorik üretim alanını genişleten dergiler, okuma grupları ve öğrenci toplulukları aracılığıyla toplumsal olarak ciddi bir görünürlük kazanmıştır. Bu süreçte gençlik hareketleri özellikle tasavvuf menşeli geleneksel akımlara bağlılıktan ziyade, metin merkezli ve bilgiye dayalı bir dindarlık anlayışını benimseyerek İslam’ı doğrudan Kur’ân tefsirleri, hadis külliyatları, Rabbani ilim ehlinin davet çalışmaları ve çağdaş İslam düşünürlerinin eserleri üzerinden arayış ve okumaya yönelmiştir.
Bu süreçte İslam düşüncesi ile gençlik hareketleri arasındaki ilişkinin kurumsal zemini büyük ölçüde üniversiteler, medreseler ve yayın faaliyetleri üzerinden şekillenmiştir. Üniversite kampüsleri, farklı ideolojilerin olduğu gibi İslami düşüncenin de kendini ifade ettiği temel mekânlardandır. Üniversite camiasında, Müslüman öğrenci toplulukları ve gençlik dernekleri aktif olarak faaliyet göstermektedir. Üniversite hareketleri, gençlere İslami ve kültürel kimlik kazandırırken aynı zamanda modern dünyayla etkileşim ve şer’i sınırlarda uyum sağlama imkânı sunar. Milliyetçi-muhafazakâr-demokrat AK Parti iktidarları döneminde her ilde en az bir üniversite kurulması yönündeki devlet politikasının birçok ekonomik ve sosyal nedeni olmakla beraber bir sebebin de İslami eğilimli gençlerin sistem nazarında “radikal” olarak isimlendirilen cemaatlere karşı pozitif bir entelektüel alternatif oluşturmak olduğu söylenebilir.
Bu topluluklar; seminerler, konferanslar ve sosyal projeler aracılığıyla ahlaki ve entelektüel gelişim sağlar. Bu mekânlarda gençler, yalnızca İslami kimliklerini savunmakla kalmamış, aynı zamanda modernleşme, kapitalizm, sosyal adalet ve emperyalizm gibi konularda İslami perspektifler geliştirmiştir. Büyük bir kısmı her ne kadar belli bazı cemaat ve gruplara nispet ediliyorsa da dergiler ve yayınevleri bu düşünsel üretimin sürekliliğini sağlamada önemli roller üstlenmektedir. Geçmişte de dergi kültürü genellikle gençlik hareketleri etrafında oluşmuştur. Böylelikle hem teorik tartışmaların yürütüldüğü hem de yeni bir İslami entelektüel dilin inşa edildiği alanlar olmuştur. Döneminin “sosyal medya mecrası” olan bu yayınlar aracılığıyla gençler, Türkiye’de İslami camianın karşılaştığı sorunları İslam dünyasındaki tartışmalarla ilişkilendirme imkânı bulmuştur.
İslam düşüncesinin gençlik üzerindeki en belirgin etkisi, itirazi ve ahlaki duruş merkezli bir kimlik inşasıdır. Gençlik hareketleri, mevcut siyasal ve toplumsal düzeni yalnızca teknik ya da ekonomik sorunlar üzerinden değil, manevi ve ahlaki bir yozlaşma olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle İslami kimlik, bir aidiyet biçiminden ziyade, adalet ve sorumluluk bilinciyle tanımlanan bir duruş olarak sunulmuştur. Bu bağlamda gençlik hareketleri, modern ferdiyetçiliğe karşı cemai sorumluluğu, israfa ve tüketim kültürüne karşı sadeliği ve menfaatçiliğe karşı ilkeselliği vurgulamıştır. İslam, gençler için hem kişisel arınma ve tezkiyenin hem de toplumsal dönüşüm arzusunun kaynağı olarak görülmüştür.
Darbeler, Saldırılar ve Gençliğin Yeniden Konumlanışı
12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında sadece İslami gençlik değil, sol ve ülkücü cenah da dâhil hemen hemen tüm gençlik hareketleri büyük ölçüde depolitize edilmiş, üniversiteler sıkı denetim ve yönetim altına alınmıştır. Bu durum, İslami düşüncenin gençlik üzerinde ürettiği muhalif enerjinin zayıflamasına yol açmıştır. Fakat bu duraklama ve geri çekilme, düşünsel üretimin tamamen sona erdiği anlamına gelmemiş, bilakis dolaylı ve kurumsal mecralarda devam etmiştir.
1983 yılında yapılan seçimlerle birlikte demokratik siyasal kanalların yeniden açılmasının ardından, özellikle 1990’lardan itibaren gençlik hareketleri büyük ölçüde “öze dönüş” iddialarından uzaklaşarak daha çok kimlik, temsil ve hak mücadelesi ekseninde konumlanmıştır. Bununla birlikte, bu yönelimi besleyen ve süreklilik kazandıran çeşitli iç ve dış etkenler de mevcuttu. Bilhassa Afganistan ve Çeçenya’daki cihad tecrübeleri ile ülke içinde Kürt halkı üzerinde despotik bir hâkimiyet kurmaya çalışan PKK adlı Marksist-Leninist örgütün cürüm ve cinayetlerine karşı savunma refleksiyle hareket eden bazı İslami yapılar, söz konusu dinamizmin güçlenerek daimî kılınmasına önemli katkılar sunmuştur. Bu dönemde İslami gençlik büyük ölçüde, sistemi kökten sorgulayan bir aktör olmaktan ziyade, sistem içi araçlarla demokratik yapı içerisinde kendisine yer açmaya çalışan bir toplumsal gruba dönüşmüştür. Bu süreç ise İslam düşüncesinin eleştirel ve dönüştürücü yönünün zayıflamasına, buna karşılık muhafazakâr ve pragmatik/faydacı bir çizginin güçlenmesine yol açmıştır.
Türkiye’deki gençlik hareketleri ile İslam düşüncesi arasındaki ilişki, karşılıklı olarak birbirini besleyen ve dönüştüren bir süreçtir. Gençlik, özellikle 1960’lar sonrasından günümüze dek İslam düşüncesinin emekçisi ve taşıyıcısı olmuştur. İslam düşüncesi, gençliğe hayatın anlamı ve amacı doğrultusunda şekillenen itikadi ve ahlaki bir istikamet kazandırmıştır. Fakat maalesef bu münasebet zamanla büyük ölçüde batıla itiraz ve hidayet yönünde dönüşüm merkezli bir dinamizmden, egemen batıl ideolojiyle uyum ve temsile dayalı bir ilişkiye evrilmiştir. Bu nedenle Türkiye’de İslam düşüncesi ve gençlik hareketleri, yalnızca dinî yahut siyasi değil, aynı zamanda kültürel ve yeni nesille alakalı bir dönüşümün de aynası olarak okunmalıdır.
Genç Kuşaklar Bu Mirası Nasıl Devralıyor?
Genç kuşaklar tevhidî mirası, büyük ölçüde önceki nesillerin yaşadığı bedel, baskı ve yüzleşme tecrübesinden kopuk biçimde devralıyor. Bu miras çoğu zaman ya nostaljik anlatılarla ya da savunmacı bir dilin süzgecinden geçirilerek sunuluyor. Tevhid, sistemle hesaplaşan canlı bir ilke olarak değil, “geçmişte zor zamanlarda söylenmiş sert sözler” şeklinde kodlanıyor ve böylece gençler için riskli, aşırı ya da zamansız bir söylem gibi algılanabiliyor.
Birçok genç için İslami kimlik şuuru güçlüdür ve ibadet, ahlak ile aidiyet dili hâlâ canlıdır ancak bu kimliğin toplumsal ve siyasal istikameti net değil. Tevhid, “iyi insan olmak” ve “ahlaklı yaşamak” gibi bireysel çerçevelerle sınırlandırılıyor. Egemenlik, adalet, zulüm ve meşruiyet gibi kavramlar ise ya soyut tartışmalar olarak görülüyor ya da “Bizim işimiz değil.” refleksiyle dışarıda bırakılıyor. Genç kuşaklar, önceki nesillerin devletle ve siyasetle kurduğu ilişkideki çelişkileri, iddialardaki gerilemeleri ve pratikteki savrulmaları net biçimde görmektedir. Bu durum onları ya hâkimiyet meselesine ve siyasal alana karşı mesafeli ya da tamamen ilgisiz hâle getiriyor. Ancak bu mesafe her zaman bilinçli bir duruş anlamına gelmemektedir. Çoğu zaman hayal kırıklığı ve güvensizlikten beslenen, yönsüz bir geri çekilme şeklinde yaşanıyor.
Buna rağmen gençler arasında sessiz fakat gerçek bir arayışın olduğunu söyleyebiliriz. Küçük okuma grupları, çevrimdışı (dijital platformlar dışında, yüz yüze ve küçük gruplar hâlinde yapılan düzenli) sohbet ve müzakere buluşmaları, sohbet halkaları, popüler söylemlerden uzak durma çabası ve ilan edilmiş ya da edilmemiş “etiketli” yapılara mesafeyle birlikte, daha sahici fakat daha az kurumsal bir tevhid arayışı gelişmektedir. Bu arayış yüksek sesli sloganlar üretmemekte; ancak “Kime bağlıyız?” (Geleneğe mi, cemaate mi, konfora mı, hakikate mi, lidere mi?), “Neye meşruiyet veriyoruz?” (Tevhid’e mi? Abi/Seyda bize ne diyorsa ona mı? Demokrasiyle İslam’ı aynı kategoriye sokan “vech-i nurani” bozguncu aktörlere mi? vd.), “Bedel ödemeye hazır mıyız?” (Zaman ve emek kaybı, dışlanma, yalnızlık ve eleştirilme riski, kazanımların elden gitmesi, konfordan mahrumiyet, özgürlüğün kaybedilmesi…) gibi soruları daha kökten biçimde sormaktadır. Ne var ki bu sorgulayıcı tutum, bütünüyle tarihsel bir boşlukta ortaya çıkmamaktadır. Aksine, önceki kuşakların yaşadığı ideolojik savrulmalar, hayal kırıklıkları ve siyasal tecrübeler, bugünkü gençliğin ihtiyatlı ve mesafeli duruşunu şekillendiren temel arka planı oluşturmaktadır. Hamza Türkmen’in konuyla ilgili şu tespiti dikkat çekicidir:
“Yakın vadede devrim yapamayacağını, devlet kuramayacağını kavramaya başlayanların düş kırıklığı, İslam toplumunun nasıl oluşturulacağı konusunda sıkıntı ve zihinsel kaos getirdi (…) ‘Yakın bir zafer ve ganimet’ beklentisinde yaşanan hayal kırıklığı, heva ve hevesler, dünyevileşme ve korku gibi insani zaaflarla birlikte bir tıkanma ve duraklama dönemine giren İslamcılar, Kur’ân devletini önceleyen garip metodik şemalar içinde kayboldular (…) Ya da sonradan görme bir zaaflık hâli içinde, Kur’ân eğitimi ile aldıkları muhakeme ve tahlil gücünü, kendi itibarları ve ikballeri doğrultusunda kullanan tercihlerde bulundular (…) İslamcılar, 28 Şubat dayatmasıyla karşı karşıya geldiğinde kendi gerçekliği ile yüzleşti (…) Üretilen acele ümitlerin şişirilmiş balonlar olduğu anlaşılmaya başlandı (…) Bu sonuç önemli bir psikolojik kırılmayı getirdi…”[1]
Aktarılan bu psikolojik ve menhecî kırılma, İslamcı hareketlerin özellikle demokratik siyaset ile kurdukları ilişkiyi yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır. Zira yaşanan hayal kırıklıkları ve metod krizleri, zamanla “Kemalist sisteme rağmen” söyleminden “Kemalist sistem içerisinde tutunma” arayışına evrilmiş; bu durum yeni açmazları beraberinde getirmiştir. Bu tespitler, Türkiye’de gençlerin katalizör rol oynadığı İslami hareketlere dair yapılan eleştirel muhasebede yalnız değildir. İslamcı çevrelerin zamanla tevhid merkezli dönüştürücü iddiadan, sistem içi temsil ve meşruiyet arayışına yöneldiğine dikkat çeken isimlerden biri de Ali Bulaç’tır. Rasim Özdenören de bu süreci, Müslüman zihnin modernleşme karşısında yaşadığı çözülme ve savrulma bağlamında ele alarak, itiraz bilincinin yerini uyum ve konfor arayışının almasının ahlaki ve düşünsel sonuçlarını vurgular. Atasoy Müftüoğlu ise özellikle genç kuşakların tevhidî duruş ile sistem içi araçlar arasında kurduğu ilişkinin metodik ve psikolojik sonuçlarını değerlendirerek, yaşanan kırılmanın yalnızca bireysel tercihlerden değil, zihinsel ve yapısal bir dönüşümden kaynaklandığını ifade eder.[2] Bu ortak eleştiri, Türkiye’deki İslami hareketlerin geçirdiği süreci bütüncül ve çok katmanlı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Maziden Maveraya Genç Kuşak
Genç kuşaklar günümüzde tevhidî mirası büyük ölçüde hazır ve istikrarlı bir istikamet olarak değil, çözülmüş bir düğüm hâlinde devralmaktadır. Bu durum hem büyük bir kırılma hem de ciddi bir imkân barındırıyor. Eğer mücadele tarihi savunmacı hâle getirilmeden ve geçmişin hatalarıyla dürüstçe yüzleşilerek aktarılabilirse, genç kuşaklar bu mirası yeniden ihya edecek bir doğruluk ve cesaret üretebilir. Aksi hâlde miras ya nostaljiye ya da sessiz bir unutuluşa dönüşecektir.
Peki, gençler için sahici bir tevhidî duruş inşa edilebilir mi? Tevhidî duruş, romantize edilmeden aktarılmalıdır. Gençler için tevhidî duruş, geçmişi kutsayan ya da sürekli mağduriyet üreten hikâyelerle inşa edilemez. Bilakis önceki kuşakların hem direnişlerini hem de çelişkilerini dürüstçe konuşabilen bir dile ihtiyaç vardır. Yaşanan deneyimler ve gözlemler, hareketlerin içindeki idealler ile pratik arasındaki çatışmayı ortaya koymaktadır. Tevhid iddiası, nostaljiyle değil, hatalarla yüzleşme cesaretiyle gerçekçi hâle gelir. Bugün gençler en çok da bu samimiyeti talep ediyor. Şu ayırımın da netleştirilmesi gerekir. Genç kuşaklara tevhidî bilinç her koşulda aynı kalan bir ilke olarak verilmelidir. Siyaset, örgütlenme ve yöntemler ise değişebilir araçlar olarak öğretilmelidir. Cemai yapılar, çağın gerektirdiği yöntemler ve sivil alanlar kutsallaştırılmadığında, gençler hem sisteme körü körüne bağlanmaktan hem de toptan reddedişten korunabilir. Aksi hâlde araçlar ilkenin yerine geçiyor.
İstikrarlı ve tavizsiz tevhidî bir duruş şüphesiz ki bedelsiz olmaz. Gençler, bedel fikrini hayatın doğal bir parçası olarak görmeli; fakat bu bedel “Dağlara gel, dağlara!” ve benzeri söylemlerle romantize edilmemelidir. Aşura günlerinde (belki de ihanet ettikleri Huseyn’in (ra) kanına karşılık bir ceza olarak) kendilerini mazoşistçe hırpalayan, zincirlerle döven ve eziyet eden Şiîler misali, muvahhid gençler için mesele acı çekmek değil, tevhid ve sünnet davasına sadakatin bir maliyeti olabileceğini bilerek yürümek olmalıdır. Bedel ihtimali konuşulmadığında tevhid kültürel bir kimliğe dönüşür. Bedel ölçüsüzce yüceltildiğinde ise dar ve sert bir aktivizme savrulur.
Yeni nesil, tevhidî duruşun, herhangi bir iktidara payanda olmadan da var olabileceğini görmelidir. Devletle mesafe, salt düşmanlık için değil, özgün ve bağımsız şahitlik için gereklidir. Böyle bir şuur oluşturulmadığında her siyasal değişim, inancı yeniden tanımlamaya zorlar ve gençleri ya savunmacı ya da kopuşçu bir hâle sürükler. Gençlerin rahatça soru sorabildiği, itiraz edebildiği ve etiketlenmediği küçük ya da orta ölçekli güvenli alanlar, tevhidî bilinci yeniden geliştirmek için büyük, kontrolü zor ve meydan okuyucu slogan ve söylemlerle dolu yapılardan çok daha uygun ve münbit ortamlardır. Bu tür cemai yapılarda okuma halkaları, müzakere ortamları, davet ve yüz yüze ilişkiler, sırf dijital ve kuru slogan merkezli dindarlığa karşı gerçek bir alternatif sunar. Gençler için dirayetli ve güçlü bir tevhidî duruş; zulmü meşrulaştıran söylemlere, kutsanan iktidarlara ve sorgulanamaz gibi görünen yapılara karşı mesafe koyabilme cesaretidir. Bu cesaret yoksa tevhid ahlaki bir temenniye indirgenir. Eğer tevhid; samimiyet, ilke netliği, bağımsızlık ve ciddiyetle yeniden anlatılabilirse, gençler onu geçmişin donmuş sloganı ya da bugünün uyumlu ideolojisi olarak değil, yaşayan bir şahitlik olarak inşa edebilecektir, biiznillah.
Geçmişin Yükü, Geleceğin Eşiği
Cumhuriyet sonrası dönemde Türkiye’deki İslami hareketler, kimi zaman tevhidî eksenden uzak kalmaktan, bazen Türkiye’ye özgü bir hareket inşa etme çabalarından bazen de dönemsel şartlardan kaynaklı sebeplerden ötürü çeşitli eksiklikler ve yönelim hatalarıyla karşılaşmıştır. Tevhid ve sünnet merkezli bir bakış açısı bu hareketlerin modern toplumla uyumlu ve etkili bir model geliştirmesine imkân tanıyacaktır. Tevhidî yaklaşım, faaliyetleri yalnızca stratejik değil, aynı zamanda ahlaki değerler ve toplumsal mesuliyet çerçevesinde kurgular. Eğitim, davet, ümmet bilincini yeniden ve güçlü biçimde ihya, insani yardım ve uluslararası iş birliği gibi alanlarda yürütülecek projeler, bu perspektifle kalıcı ve sürdürülebilir etki yaratabilir.
Omurgasını gençlerin oluşturduğu, Tevhid ve sünnet temelinde faaliyetlerde bulunan İslami hareketler, ideolojik sapmalardan uzak, toplumun tüm kesimlerinin istifadesine açık somut projeler geliştirebilir. Sağlık, eğitim, çevre ve sosyal adalet alanındaki girişimler, toplumsal güveni arttırır ve hareketlerin meşruiyetini güçlendirir. Tevhid perspektifi, bu projelerin sadece yardım değil, aynı zamanda toplumsal bilinç ve sürdürülebilirlik üreten girişimler olmasını garanti eder. Günümüz çağdaş eğitim metodları ve dijital iletişim araçları, tevhidî bakış açısıyla harmanlanarak toplumun her kesimine ulaştırılabilir. Yeni nesil, tevhidî değerleri içselleştiren ve toplumsal çözüm üretmeye yatkın bir kuşak olarak yetişir. Eğitim programları ve dijital platformlar, toplumsal farkındalık ve bilinçlenmeyi arttırır.
Türkiye’deki hareketler, birbirini tamamlayan farklı alanlarda faaliyet gösteren bütünsel bir yapı olarak işlev görebilir. Genç kuşak, dijital araçlar ve bilgiye erişim sayesinde tevhid perspektifini içselleştirir ve hareketlerin vizyonunu taşır. Toplumsal projelerle hem toplumla bütünleşir hem de hareketlerin meşruiyet ve güvenilirliğini arttırır. Türkiye’deki İslami hareketler tevhid ekseninde yeniden kurgulandığında modern topluma uyumlu, ahlaki esasları da önceleyen, toplumsal fayda üreten ve küresel ölçekte etkili bir vizyon geliştirebilir. Geçmişin deneyimlerinden ders alarak günümüz koşullarına uygun stratejik adımlar atmak, bu hareketlerin hem Türkiye’de hem de İslam coğrafyasında sürdürülebilir bir etki yaratmasını sağlayacaktır.
[1] Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri, Hamza Türkmen, Ekin Yayınları, s. 108-113
[2] bk. Din ve Modernizm, Ali Bulaç, İz Yayıncılık; Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Rasim Özdenören, İz Yayıncılık; Atasoy Müftüoğlu, Hiçliğin Kıyısında, Mahya Yayınları



