سعد بن أبي وقّاص Ebû İshâk Sa’d ibni Ebî Vakkâs Mâlik ibni Vuheyb (Uheyb/Vehb) El-Kureşî Ez-Zuhrî (Ö. 55/675)
Geçtiğimiz yazılarımızda Fârisu’l İslâm Sa’d ibni Ebî Vakkâs’ın (ra) Allah Resûlü Dönemi’ndeki hayatından bahsetmiştik. Sa’d (ra) Uhud Günü’nde Allah Resûlü’nün (sav) yanında sebat etmiş ve canı pahasına onu korumuştu. Allah Resûlü’nü (sav) muhafaza etmek uğruna gelen oklara karşı göğsünü siper etmiş ve düşmana amansızca oklar fırlatmıştı. Allah Resûlü de (sav) sadece birkaç kişi için kullandığı o güzel cümleyi kullanmış, “At! Anam babam sana feda olsun.” demişti. Allah Resûlü’nün (sav) bu güzel övgüsüne nail olmuştu.
Biz de bunun üzerine, “İşte bize düşen, Sa’d’ın (ra) bu fedakârlığını, yalnızca hayranlıkla okumak değil, onun gibi bir övgüye nail olacak bir kulluk için gayret göstermektir. Bugün için Allah Resûlü’nü (sav) yermek ve onun davasını ortadan kaldırmak isteyenlere karşı mücadele etmektir. Küfre ve şirke karşı imanımızla, menhecimizle ve güzel ahlakımızla Allah Resûlü’nün (sav) yolunu korumaktır.” demiştik.
Bu yazımızda kaldığımız yerden devam edecek ve onun fedakârlıklarından bahsetmeyi sürdüreceğiz, inşallah.
Raşid Hilafet Dönemi’nde
Allah Resûlü’nün (sav) her adımına sadakatle eşlik eden Sa’d ibni Ebî Vakkâs (ra) onunla birlikte tüm gazvelere katılmıştı. Tüm savaşlarda büyük roller üstlenmiş ve hepsini en güzel şekilde yerine getirmişti. Hepsinde üstün bir liyakat göstermişti.
Allah Resûlü’nün (sav) ardından da aynı kararlılıkla yoluna devam etmiş, Ebû Bekir Dönemi’nde de büyük fedakârlıklarda bulunmuştu. Ömer Devri’ne gelindiğinde ise bir savaştan başka bir savaşa koşuyor, cenk meydanlarında kahramanlıklar sergiliyordu.
Arslan Pençesi
Hicrî on üçüncü yılın sonlarına doğru sahabe artık Dicle ile Fırat Nehirleri arasındaki topraklarda hâkimiyeti büyük ölçüde ele geçirmişti. Ancak Irak topraklarında Fars tehdidi gün geçtikçe artıyor, bu tehlike İslam yurdu için kaçınılmaz bir hesaplaşmayı haber veriyordu. O gün Müminlerin Emîri Ömer (ra) Hevâzin Kabilesi’nin zekâtlarını toplamak için görevlendirdiği Sa’d ibni Ebî Vakkâs’a (ra) bir mektup yazarak onu yanına çağırmıştı. Irak üzerine Sa’d’ı (ra) göndermeyi uygun görmüştü. Ashabı da Sa’d’ı (ra) göndermeyi uygun görünce onu Irak üzerine yollamıştı. Sa’d (ra) Irak fethinin kapılarını aralamıştı.
“Sa’d ibni Ebî Vakkâs, Hevâzin Kabilesi’nin sadakaları üzerinde görevliydi. Bu sırada Ömer ona (ve başka valilere) mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu:
‘Elinde silahı ya da atı olanlardan, görüş sahibi ve cesaretli kimseleri seç.’
Bunun üzerine Sa’d’dan Ömer’e cevabi bir mektup geldi. Şöyle yazıyordu:
‘Senin için bin atlı seçtim. Hepsi güvenilir, cesaretli ve basiretli kişiler. Her biri kavminin haremine (korunması gereken değerlerine) sahip çıkar, şeref ve onurlarını müdafaa eder. Nesep itibarıyla da görüş itibarıyla da toplumlarının önde gelenleridir. Onlar hakkında artık dilediğini yap.’
Sa’d’ın bu mektubu, Ömer’in istişare ettiği kimselerin görüşleriyle de örtüştü. Onlar şöyle dediler: ‘Onu bulduk!’
Ömer sordu: ‘Kim?’
Dediler ki: ‘Tekrar tekrar saldıran Arslan.’
Ömer tekrar sordu: ‘Kim o?’
Dediler ki: ‘Sa’d.’
Bunun üzerine Ömer onların sözünü benimsedi, Sa’d’a haber gönderdi. Sa’d geldi ve Ömer, onu Irak ordusunun başkomutanı olarak atadı ve ona birtakım tavsiyelerde bulundu.”[1]
“Ömer (ra) dedi ki: ‘Öyleyse bana bir adam tavsiye edin, (bu iş için birini önerin).’
Bunun üzerine Abdurrahmân (ibni Avf) dedi ki: ‘Onu buldum!’
Ömer sordu: ‘Kimdir o?’
Abdurrahmân dedi ki: ‘Arslan pençesi Sa’d ibni Mâlik. Onun hakkında görüş sahibi olanlar da aynı kanaattedir.’ ”[2]
Sa’d (ra) Halifenin emriyle hazırlıklarını tamamladı ve Kûfe’nin otuz kilometre kadar güneybatısında yer alan Kadisiyye’ye ulaştı. Artık tüm ordular onun komutası altında toplanmıştı. Sa’d (ra) Ömer’in (ra) tavsiyesi üzerine Farslarla doğrudan çarpışmadan önce barış yapmak için elçiler gönderdi. Fakat kibirle yoğrulmuş olan Farslar bu çağrıyı hafife aldılar. İnkâr ve alayla karşılık verdiler. Müslimleri küçümseyerek kendi sonlarını hazırlamış oldular. Allah (cc) Müslimleri üstün kılmayı ve kâfirleri zelil etmeyi murat ediyordu.
“Sa’d, ordugâhın olduğu yere ulaştığında ordunun başkomutanlığı ve idaresi kendisine geçti. Irak’ta Arap ileri gelenlerinden hiçbir emîr kalmadı ki onun komutası altında olmasın. Ömer, Sa’d’a başka destek birlikleri de gönderdi. Nihayet Kadisiyye Günü geldiğinde Sa’d’ın emrinde otuz bin asker toplanmıştı. (Bazıları otuz altı bin asker de dediler.)
Ömer (ra) şöyle demişti: ‘Vallahi, Acemlerin meliklerini Arapların melikleriyle vuracağım!’
Daha sonra Sa’d’a yazdığı mektupta şu talimatı verdi:
‘Kabilelerin başına emîrler tayin et, her on kişiye bir arîf (küçük birlik başkanı) ata ve onları orduların başında görevlendir. Kadisiyye’de buluşmak üzere onlarla sözleş.’
Sa’d bu emri yerine getirdi. Arîfleri tayin etti, kabilelerin başına komutanlar atadı. Öncü birliklerin, ön saf birliklerinin, kanat kuvvetlerinin, artçıların, piyade ve süvari birliklerinin başına da komutanlar tayin etti. Müminlerin Emîri Ömer’in emrettiği şekilde orduyu düzenledi.
Bu ordunun tamamında üç yüz on küsur sahabi bulunuyordu. Bunlardan yetmişten fazlası Bedir Savaşı’na katılmış olanlardandı. Ayrıca yedi yüz kişi de sahabilerin oğullarından oluşuyordu. Allah (cc) onlardan razı olsun.
Ömer, Sa’d’a bir mektup göndererek onu derhâl Kadisiyye’ye gitmeye teşvik etti. Kadisiyye, Cahiliye Dönemi’nde Fars diyarının kapısı sayılırdı. Ömer, Sa’d’a, taşlık ve kırlık bölgeler arasında konuşlanmasını, Farslılara giden yolları ve geçitleri tutmasını, onlara önce sert bir darbeyle saldırmasını, onların sayıca çokluğundan ve donanımından sakın korkmamasını emretti. Sonra, ‘Çünkü onlar aldatıcı ve düzenbaz bir kavimdir. Eğer siz sabreder, güzel niyet taşır ve emaneti gözetirseniz, onların üzerine Allah’ın yardımıyla galip gelmenizi ümit ediyorum. O zaman bir daha asla bütünleşemezler. Zaten kalpleri birlik üzere değildir. Eğer sonuç farklı olursa, yani yenilirseniz o zaman geri çekilin ve taşlık bölgeye kadar dönün. Zira siz o bölgeye daha aşinasınız; onlar ise oraya karşı daha çekingen, daha bilgisizdir. Allah’ın (cc) zaferiyle gelmesini ve size tekrar üstünlük vermesini bekleyin.’ dedi.
Ayrıca Ömer, Sa’d’a nefsini muhasebe etmesini, ordusunu vaazlarla irşad etmesini, iyi niyetli olmalarını ve sabretmelerini emretti. ‘Çünkü zafer, Allah’tan gelir ve niyetin derecesine göre verilir. Ecir, kişinin samimiyetine göredir. Allah’tan afiyet isteyin. ‘لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ/ Yüce ve Azîm olan Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.’ zikrini çokça söyleyin.’ dedi.”[3]
Ömer’in (ra) yönlendirmesiyle Sa’d (ra), Farsların lideri Rüstem’e elçiler gönderdi. Elçiler uzunca konuşmalar yaptılar. Her biri konuşması ve duruşuyla müminlerin izzetini gösterdiler. Farsların liderleri müminlerin onurlu duruşlarına şaşırdılar. Her ne kadar elçiler uzun süre gidip gelseler ve konuşmalar sürse de Farslar iman etmeye veya cizye vermeye yanaşmadılar. Müminleri aşağılamak istediler. Ancak Allah (cc) müminleri yüceltti ve onları hezimete uğrattılar.
“(Konuşmalardan sonra Yezdi Cerd, elçileri aşağılamak için şöyle dedi:)
‘Bana bir yük çuval dolusu toprak getirin, onu bu ileri gelenlerin üzerine yükleyin, sonra da onları Medâin’in evlerinden tamamen çıkıncaya kadar sürün. Sonra arkadaşınıza dönün ve ona haber verin ki ben Rüstem’i üzerine göndereceğim. Onu ve ordusunu Kadisiyye hendeklerinde gömecek, ona ve sizlere ağır bir ceza verecek. Ardından da sizin yurdunuza girip sizi kendinizle meşgul edeceğim, tıpkı Sâbûr’un size yaptıklarından daha beter bir şekilde!’
Sonra şöyle dedi: ‘Sizden en şerefliniz kimdir?’
Topluluk sustu. Bunun üzerine Âsım ibni Amr öne atılarak toprağı almak üzere harekete geçti ve şöyle dedi: ‘Ben onların en şereflisiyim! Ben bu topluluğun efendisiyim! Öyleyse bu toprağı bana yükle!’
(Yezdi Cerd) sordu: ‘Gerçekten öyle mi?’
Onlar da, ‘Evet.’ dediler.
Bunun üzerine Yezdi Cerd, toprağı onun boynuna yükledi. O da toprağı aldı, saraydan ve evden çıkarak bineğinin yanına kadar götürdü. Toprağı bineğine yükledikten sonra yola koyulup Sa’d’a doğru yürüdü. Ancak Âsım, diğerlerinden önce vararak Kudeys Kapısı’ndan geçti, orayı katetti ve şöyle dedi: ‘Emîre zafer müjdesini verin! Allah dilerse biz zafere ulaşacağız!’
Sonra yürümeye devam etti, toprağı belirlenen yere odaya koydu, ardından geri döndü ve Sa’d’ın yanına girerek ona durumu haber verdi.
Bunun üzerine Sa’d şöyle dedi: ‘Müjdeler olsun! Vallahi Allah bize onların mülkünün anahtarlarını verdi. Bu olayı, onların ülkelerini ele geçireceğimizin bir işareti olarak görün!’
O günden sonra sahabenin durumu her geçen gün daha da yükseldi, şerefleri ve itibarları arttı. Farslıların durumu ise gittikçe aşağıya indi, zelil oldular ve zayıflık içinde kaldılar.”[4]
Gerçekten de her şey, Sa’d’ın ferasetiyle işaret ettiği şekilde vuku buldu. Onun, zaferi görürcesine sarf ettiği bu sözler aslında bir komutanın stratejisinden öte kalbini Allah’a (cc) bağlamış bir müminin tevekkül dolu inancından sâdır olmuştu.
Allah (cc) vaadine sadıktır. O gün de vaadini yerine getirdi. Safları sıkı tutan o sadık mücahidleri zafere ulaştırdı. Koca Fars İmparatorluğu, İslam Ordusu’nun karşısında diz çöktü. O görkemli Kisrâ saltanatı artık ihtişamıyla değil, mağlubiyetiyle tarihe geçti. Sadece toprakları değil, o lüks yaşamları ve abartılmış efsaneleri geçmişin karanlıklarında kayboldu. Bir tarafta müminler zafer tekbirleriyle yeri göğü doldururken diğer tarafta Fars saltanatı tarihin çöplüğüne savruldu.
Şüphesiz ki bu zafer ne ordunun çokluğuyla ne silahların keskinliğiyle ne de atların hızlılığıyla kazanılmıştı. Bu zaferin arkasında Sa’d’ın yüreğinde yankılanan bir tevekkül vardı: “لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ/Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.”
“O gün Sa’d ibni Ebî Vakkâs’a ırku’n nesâ hastalığı isabet etmişti. Ayağa kalkamayacak durumdaydı. Halkı topladı, onlara bir hutbe verdi ve şu ayeti okudu:
‘Andolsun ki Zikir’den sonra Zebur’da da şöyle yazdık: ‘Şüphesiz ki yeryüzüne, salih kullarım vâris olacaktır.’ ’[5]
Daha sonra öğle namazını kıldırdı ve dört tekbirle ‘Allahu Ekber!’ diyerek orduya saldırı emri verdi. Ardından, düşmanı püskürtmek ve onları öldürmek için onlara şöyle demelerini emretti:
‘لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ/Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.’ ”[6]
Sa’d ibni Ebî Vakkâs (ra) zor bir savaştan zaferle çıkmıştı. Böyle büyük bir düşmanla hem sayı olarak hem teçhizat olarak daha az olmasına rağmen başa çıkabilmiş ve mağlup etmişti. Hiç şüphesiz bu sadece yeteneğinden kaynaklanmıyordu. Kalbi Allah’a (cc) gönülden bağlıydı ki Allah’ın (cc) yardımını celbetmişti. Gönlünde sarayların ışıltısı veya tahtların parıltısı yoktu. Bilakis Allah’ın (cc) vaadinin tahakkuk etmesi vardı. Onun ufkunu Allah’ın (cc) “Şüphesiz ki yeryüzüne, salih kullarım vâris olacaktır.”[7] ayeti kaplıyordu. Onun ufkunu Allah Resûlü’nün (sav), “Allahu Ekber! Bana Farsların anahtarları verildi. Vallahi, ben şu ânda Medâin’in beyaz saraylarını görüyorum.”[8] hadisi kaplıyordu. İşte bu yüzden Fars toprağını sırtında Kadisiyye’nin Meydanı’na kadar getiren Âsım’ı (ra) ve beraberindeki diğer müminleri, “Müjdeler olsun! Vallahi Allah bize onların mülkünün anahtarlarını verdi.” diyerek müjdelemişti. İşte bu yüzden hastalığın pençesinde kıvranırken bile onları “لَا حَوْلَ وَلَاقُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ/Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.” sözüyle ayağa kaldırmıştı. Zafer müjdesini Ömer’e (ra) şöyle haber vermişti:
“Bundan sonra; Allah (cc) bizlere Farslara karşı yardım etti. Onlara, kendilerinden önce aynı dinin mensubu olanların akıbetini nasip etti. Bu zafer uzun bir savaşın ve sarsıcı bir mücadelenin ardından geldi. Müslimler görenlerin bir daha göremeyecekleri bir hazırlık ve bir ihtişamla karşılaştılar. Fakat Allah onlara bununla bir fayda vermedi. Bilakis onları bu imkânlardan mahrum bıraktı ve onlardan alıp Müslimlere verdi.
Müslimler Farslıları nehir boylarında, sazlık kıyılarında, vadiler boyunca takip etti. Müslimlerden Sa’d ibni Ubeyd El-Kârî, filan ve filan şehit düştü. Bizim bilmediğimiz, ancak Allah’ın bildiği kişiler de şehit düştü.
Bunlar öyle kimselerdi ki gece çöktüğünde Kur’ân’la gecenin ses çıkardığı gibi ses çıkarırlardı. Onlar insanların aslanları gibiydi. Öyle ki gerçek aslanlar bile onlara benzemez. İçlerinden ölenlerin sağ kalanlara üstünlüğü, kendilerine şehadet yazılmadığı sürece sadece şehitlik fazileti sebebiyledir.”[9]
İşte bu destanda bize düşen Sa’d (ra) gibi olmaya çalışmaktır. Önce Allah’ın (cc), sonra Allah Resûlü’nün (sav) vaadinin yerine gelmesi için canla başla mücadele etmektir. Bugün bizim de yeniden o söze dönmemiz ger‑ekiyor: “Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.” Yani yalnız Allah’a (cc) güvenip dayanarak mücadele etmek. Çevresel ve bireysel şartlar zorlaştığında tekrar ayağa kalkmak için çaba sarf etmek. İşte bu, bireyleri ve toplulukları zafere taşıyacak en önemli adımlardan biridir.
Beyaz Saray’ın Fethi
Sa’d’ın (ra) Kadisiyye’de Farslara vurduğu darbenin ardından Ömer (ra) Sa’d’a (ra) Kisra’nın başkenti Medâin’e doğru ilerlemesini söyledi. Farsların hepsi Medâin’e kaçmıştı. Sa’d (ra) ordusuyla beraber Medâin’in kıyısına kadar geldi. Artık Farsların Beyaz Sarayı görünüyordu.
“Müslimler, Nehreşir’e girdikleri zaman Medâin’in beyaz sarayı olan hükümdarlık makamı göründü. Zaten Resûlullah (sav) daha önce Allah’ın burayı ümmetine nasip edeceğini haber vermişti. Vakit sabaha yakındı. Orayı Müslimlerden ilk gören kişi Dırâr ibni Hattâb’dı. Görünce, ‘Allahu Ekber! Kisra’nın Beyaz Sarayı işte orada! Bu, Allah’ın ve Resûl’ünün bize vadettiği şeydir.’ dedi. İnsanlar da ona baktılar. Sabaha kadar sürekli tekbir getirdiler.”[10]
Medâin Dicle Nehri’nin arkasında bulunuyordu. Şehre ulaşmak için Müslimlerin nehri geçmeleri gerekiyordu. Müslimlerin nehri her geçme girişimini Farslar nehrin gerisinden sürekli engelliyordu. Müslimlerin gemileri yoktu, nehir derin ve uzundu, su çağlayarak şiddetli bir şekilde akıyordu. Sa’d (ra) nehri geçmenin yolunu arıyordu. Artık atların üzerinde karşıya geçmeye karar vermişti. Allah (cc) yardımını indirmiş ve onları sağ selamet karşıya ulaştırmıştı. Akabinde fetih gerçekleşmişti.
“Bunun üzerine Sa’d, Dicle’nin kıyısında Müslimlere bir konuşma yaptı. Allah’a hamd-u senada bulunduktan sonra şöyle dedi:
‘Sizin düşmanınız, şu nehirle kendini korumaktadır. Karşınızda bu nehir bulundukça düşmanınızın yanına varamazsınız. Fakat onlar isterlerse gemileriyle yanınıza gelip sizinle çarpışırlar. Diğer taraftan sizin arkadan geleceğinden korktuğunuz herhangi bir tehlikeniz yok. Benim görüşüm odur ki dünya sizi silip götürmeden önce düşmanla cihad ediniz. Haberiniz olsun, ben bu nehri aşıp onların yanına gitmeye karar verdim.’
Askerlerin hepsi bir ağızdan şöyle dediler: ‘Allah, bize de sana da doğru bir karar verdirmiştir. Haydi uygun gördüğünü yap.’
Sa’d, bunun üzerine onları karşı tarafa geçmeye teşvik ederek, ‘Şimdi kim karşıya geçip nehrin o tarafını koruyacak? Ki insanlar onun yanına emniyet içinde ulaşsın.’ deyince önce Âsım ibni Amr, Zul Be’s ve insanlardan güçlü olan altı yüz kişiyle oraya çıktı. Sa’d, onların başına Âsım’ı tayin etti. Onlar Dicle’nin kıyısına vardılar.
Âsım şöyle dedi: ‘Kim benimle birlikte öne çıkar da insanlar girmeden önce bizimle bu denize girerek öte taraftaki geçit ağzını korur?’
Bunun üzerine ona adı anılan altmış yiğit katıldı. Acemler (Fars ordusu) ise nehrin öbür yakasında saf saf duruyorlardı. Sonra Müslimlerden bir adam öne çıktı. İnsanlar Dicle’ye girmekten çekinmişti. Bunun üzerine şöyle dedi:
‘Bu bir damla sudan mı korkuyorsunuz?’ Sonra, ‘Allah’ın izniyle belirlenmiş ecel dolmadan, bir nefsin ölmesi söz konusu olamaz.’[11] ayetini okudu. Sonra atını nehre sürdü. Onun ardından insanlar da peşinden atladılar. Bu altmış kişi erkek atlara binenler ve dişi atlara binenler olarak iki gruba ayrılmıştı.
Farslılar onları suyun üzerinde süzülerek geçerken görünce şaşkınlıkla şöyle dediler: ‘Deli bunlar! Deli! Mecnun bunlar! Mecnun!’
Sonra birbirlerine şöyle dediler: ‘Vallahi siz insanlarla değil, cinlerle savaşıyorsunuz!’ ”[12]
“Bütün bu olup bitenler esnasında, Sa’d ve Müslimler bu süvarilerin Farslılara ne yaptıklarını izliyorlardı. Sa’d, Dicle’nin kıyısında ayakta duruyordu.
Sonra Sa’d, geri kalan orduyla birlikte nehre indi. Nehrin karşı kıyısına baktıklarında oranın Müslim süvariler tarafından tutulup korunduğunu görmüştü.
Sa’d, Müslimlere suya girerken şöyle demelerini emretmişti:
‘Allah’tan yardım dileriz ve O’na tevekkül ederiz. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir. Yüce ve Azîm olan Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.’
Sonra Sa’d atıyla birlikte Dicle’ye atıldı. İnsanlar da onunla birlikte suya daldılar. Ondan hiç kimse geri kalmadı. Onlar, nehirde sanki karada yürüyormuş gibi yürümeye başladılar. Nehrin iki kıyısı arasını tamamen doldurdular. Artık süvarilerden ve piyadelerden ötürü suyun yüzü görünmez olmuştu.
İnsanlar, suyun üzerinde tıpkı yeryüzündeki gibi kendi aralarında konuşuyorlardı. Bu kalplerine yerleşen mutmainlik, emniyet ve Allah’ın emrine, vaadine, nusretine ve yardımına olan tam güven sebebiyle oluşmuştu.
Çünkü onların emîri Sa’d ibni Ebî Vakkâs (ra) cennetle müjdelendiğine şahitlik edilmiş on sahabiden biridir. Resûlullah (sav) vefat ettiğinde Sa’d’dan razıydı ve onun için dua etmişti. Onun hakkında şöyle demişti:
‘Allah’ım! Onun duasını kabul et, atışını isabetli kıl.’
Kesin olarak bilinir ki Sa’d bugün ordusu için selamet ve nusret duasında bulunmuştu. Onları bu büyük nehre sevk ettiğinde Allah onların yollarını doğrulttu ve hepsini sağ salim çıkardı. Müslimlerden bir kişi bile kaybolmadı.”[13]
“Bu gerçekten büyük bir gündü. Muazzam bir durumdu. Yüce bir olaydı. Görülmemiş harikulade bir hadiseydi. Allah’ın, Resûl’ü (sav) adına ashabı için yarattığı olağanüstü bir olaydı. Ne o diyarda ne de başka bir beldede bir benzeri görülmemişti. Daha önce geçen Alâ ibni Hadramî’nin kıssası bu olaya benzerdir. Ancak bu olay ondan çok daha yüce ve çok daha büyüktür. Çünkü bu ordu, onun ordusunun kat kat fazlasıydı.
Derler ki: Sa’d ibni Ebî Vakkâs’la birlikte suda yürüyen kişi Selmân el-Fârisî idi. Sa’d, bu sırada şöyle diyordu:
‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir! Vallahi, Allah dostuna mutlaka yardım eder, dinini mutlaka galip kılar ve düşmanını hezimete uğratır. Şayet orduda iyilikleri geçen bir azgınlık ya da bir günah yoksa.’
Bunun üzerine Selmân şöyle dedi:
‘İslam henüz yenidir. Vallahi, denizler onlara tıpkı kara gibi boyun eğdirildi. Selman’ın nefsi elinde olan Allah’a yemin olsun ki onlar nasıl topluca girdilerse öylece topluca çıkacaklardır.’
Ve gerçekten de tıpkı Selmân’ın dediği gibi oradan topluca çıktılar. Onlardan hiç kimse boğulmadı ve hiçbir şey kaybetmediler.”[14]
“Sa’d (ra) orduyla birlikte geldiğinde Beyaz Saray’ın halkını üç gün boyunca, Selmân el-Fârisî’nin diliyle İslam’a davet etti. Üçüncü gün gelince (direnmeyi bırakıp) teslim oldular. Bunun üzerine Sa’d o saraya yerleşti ve İvân’ı namazgâh (mescid) edindi.
Oraya girdiğinde şu ayeti okudu:
‘Onlar nice bahçeleri ve pınarları terk ettiler. Ekinler ve değerli konaklar… Ve keyfini sürdükleri rahat bir yaşam… Böylece biz bunları, başka bir kavme miras olarak verdik.’[15]
Sonra İvân’ın ön kısmına ilerledi ve sekiz rekâtlık fetih namazı kıldı.”[16]
Sa’d ibni Ebî Vakkâs (ra) ve beraberindeki Müslimler böylece büyük bir fetih gerçekleştirmişti. Allah’ın (cc) ve Resûlullah’ın (sav) vaadine gönülden inanarak mücadele etmiş, Allah’ın (cc) yardımına mazhar olmuş ve o beldelerin kapısını İslam’a açmıştı. Dünyadaki en büyük şirk merkezlerinden birini devirmişti. Mecûsîliğe tam olarak son vermişti. Ateşe tapıcılığı yeryüzünden kaldırmıştı. Kulları kula kulluktan kurtarmış ve Allah’a kul olmalarını sağlamıştı. İhtişamlı saraylarına girerken dudaklarından yalnız Kur’ân-ı Kerim’in ayetleri dökülmüş ve Rabbine şükürle secdeye varmıştı. İşte böylesine büyük, azimli bir mücadelenin ardından Allah Resûlü’nün (sav) o güzel müjdesine nail olmuştu…
Âmir ibni Sa’d ibni Ebî Vakkâs’tan şöyle rivayet edilmiştir:
“Ben, kölem Nâfi’ ile birlikte Câbir ibni Semure’ye bir mektup yazarak şöyle sordum:
‘Bana, Resûlullah’tan (sav) işittiğin bir sözü haber ver.’
Câbir de bana şu cevabı yazdı:
‘Allah Resûlü’nü (sav) şöyle derken işittim: Müslimlerden bir grup, Kisrâ’nın sarayı ya da Kisrâ ailesinin sarayı olan Beyaz Saray’ı fethedeceklerdir.’ ”[17]
İşte bu fetih yalnızca bir toprak kazanımı değil, tevhidin küfre karşı mutlak üstünlüğünün sembolüdür. Sa’d ibni Ebî Vakkâs (ra) ve onunla beraber yürüyen müminler, imanın, mücadelenin, sabrın ve teslimiyetin neler başarabileceğini göstermişlerdir.
Bu bize şunu öğretir: Zulüm ne kadar köklü ne kadar güçlü ne kadar ihtişamlı görünse de hak karşısında dağılmaya mahkûmdur. Yeter ki bizler Allah’a olan itimadımızı yitirmeyelim. O’nun vaadine olan umudumuzu kaybetmeyelim. Ve mücadeleden geri durmayalım. Sa’d’ın (ra) hayatının izinden yürüyelim. O gün Beyaz Saray’ın kapıları imanla ve amelle açıldıysa, bugün de Beyaz Saray’ın kapıları yeniden açılabilir.
Devam edecek inşallah…
[1] Târîhu’t Taberî, İbni Cerîr et-Taberî, Dâru’l Meârif, 3/483
[2] Târîhu’t Taberî, İbni Cerîr et-Taberî, Dâru’l Meârif, 3/482
[3] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/43-45
[4] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/50
[5] 21/Enbiyâ, 105
[6] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/48
[7] 21/Enbiyâ, 105
[8] Nesai, 8536; Ahmet,18313
[9] Târîhu’t Taberî, İbni Cerîr et-Taberî, Dâru’l Meârif, 3/583
[10] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/73
[11] 3/Âl-i İmrân, 145
[12] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/74
[13] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/74-75
[14] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/76
[15] 44/Duhân, 25-28
[16] El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/76
[17] Müslim, 1722