Allah’ın adıyla.

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Allah (cc) her birinize af ve afiyet ihsan eylesin. Rahmeti, ikramı ve hıfzıyla sizleri kuşatsın. Her türlü taundan, maddi ve manevi salgından sizleri muhafaza etsin. Bu ay, uzun zamandır sırasını bekleyen cuma namazıyla ilgili bir soruya cevap vereceğim. Aslında Sünnet İlmihâli’nin ilgili bölümünü paylaşacağım. Ancak asıl konuya geçmeden önce, bir meseleye temas etmek istiyorum:

Cahiliyenin Gündemi ve Bizim Gündemimiz!

İslam toplumu ile cahiliye toplumunu ayıran özelliklerden biri; gündem konusudur. Şöyle ki; İslam toplumunun gündemi ile cahiliye toplumunun gündemi tamamen farklıdır. Zira İslam toplumunun gündemini vahiy ve yaşanılan vakıanın öncelikleri, yani mücadelenin seyri belirler. Bireylerin hususi gündemleri de vardır elbet. Bu da ıslah, manevi gelişim, kardeşlik, aile hayatı… gibi kulluk kapsamında olan gündemlerdir. Beslendiği kaynak gibi arı, duru, temiz gündemler…

Cahiliye toplumunun gündemi ise kirli, ahlaksız ve ölçüsüzdür. Allah’ın (cc) sınırlarını çiğnemek üzere kurulu gündemlerdir. Beslendiği kaynak şeytan, heva ve nefret olduğundan ürettiği gündemler de şeytani, sapkın ve yıkıcıdır; bireye ve topluma hiçbir faydası yoktur.

Bugün biz muvahhidler bir cahiliye toplumunda yaşıyor; bir yandan tevhidimizi koruma, öte yandan da kendimizi ıslah etme mücadelesi veriyoruz. Cahiliye ise tabiatı gereği şirki yaygınlaştırma ve ahlakı bozma mücadelesi veriyor. Başka bir taraftan da yapay gündemler oluşturup insanları asıl gündemden, “Niçin yaratıldım?” sorusunu sormaktan uzak tutuyor. Bu nedenle biz muvahhidlerin; cahiliyenin yapay, oyalayıcı ve unutturucu gündem belirleme çabasına karşı bazı sorumlulukları vardır:

Gündemimizi Kontrol Etmek

Kitle iletişim araçları, cahilî sistemlerin kontrolündedir ve sistem bu aparatlarla kirli gündemini topluma dayatmaktadır. Hâliyle cahilî sistemde yaşayan biz muvahhidler de onun kirli gündeminden haberdar olabiliriz. Ancak o gündemin “haberdar olma” boyutunu aşıp bizi kuşatmasına müsaade etmemeliyiz. Şayet cahiliye, gündemiyle içimize sızıyorsa; bu, ayırıcı özelliklerimizi kaybettiğimizi ve benzeştiğimizi gösterir. Zira gündemlerin/sözlerin benzeşmesi, kalplerin benzeşmesinden kaynaklanır:

“…Onlardan öncekiler de benzer şeyler söyledi. Kalpleri birbirine benzedi…”[1]

Gündemlerin/Sözlerin benzeşmesi, kalplerin benzeşmesine; kalplerin benzeşmesi ise itikad ve eylemlerin benzeşmesine neden olur.

İstihfafa Karşı Uyanık Olmak

İstihfaf, Kur’âni bir kavramdır. Firavun’un, kavmiyle ilişkisini; dolayısıyla tüm cahilî sistemlerin, halklarıyla ilişkisini anlatmak için kullanılır. Hafife almak, onursuzlaştırmak, aptallaştırmak anlamına gelir:

“Kavmini hafife aldı/onursuzlaştırdı/aptallaştırdı, onlar da ona itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar, fasık bir topluluktu.”[2]

Firavun ve onun cahilî sistemdeki temsilcileri, halkı “itaatkâr birer aparata çevirmek” için onları istihfaf eder ve fasıklaştırır. Neden? Çünkü insanı istikamet üzere yaşamaya sevk eden iki amil vardır: Biri, imandan ve takvadan kaynaklı basiret/feraset; diğeri, insan olmaktan kaynaklı onur ve izzettir. Firavuni sistem; toplumu fasıklaştırarak iman ve takvanın basiretinden, istihfaf ederek (hafife alarak/onursuzlaştırarak/aptallaştırarak) akıl ve şahsiyetin yol göstericiliğinden mahrum eder. Böylece toplumu istedikleri gibi sömürür ve yönlendirirler.

Bir mücrimin açıklamalarıyla “belirlenen gündemi”, yakın tarihte yaşanan benzer hadiselerle kıyaslayın; toplumun nasıl hafife alındığını göreceksiniz. Yaklaşık çeyrek asır önce, Türkiye’de bir trafik kazası yaşandı (veya yaşatıldı, Allah (cc) en doğrusunu bilir). Susurluk ismiyle meşhur hadisede neler konuşuldu? Olayın merkezinde bir emniyetçi (Hüseyin Kocadağ), bir milletvekili/aşiret ağası (Sedat Bucak), bir mafya/mücrim (Abdullah Çatlı) ve (eski) İçişleri Bakanı Mehmet Ağar vardı. Bugün yine intihar eden bir emniyetçi (Hakan Çalışkan), -mafyadan maaş alan- bir milletvekili (ismi henüz meçhul), bir mafya/mücrim (Sedat Peker), bir İçişleri Bakanı (Süleyman Soylu) ve Mehmet Ağar var. İddialar ise aynı: faili meçhul cinayetler, uyuşturucu, mafya siyaset birlikteliği, devlet hazinesi soyma ve özel mülke çökme! Çeyrek asırda hiçbir şey değişmemiş...

Bu nasıl bir istihfaf, nasıl bir aptal yerine koymadır; hiç düşündünüz mü? Gelin, beraber bakalım: Sistem içeriden çürüyor, çürüyor, çürüyor… Tam çökeceği sırada “çürümenin aktörlerinden biri” çıkıyor ve çürümüşlüğü ifşa ediyor. Daha önce Susurluk’ta olduğu gibi, sistem göstermelik bazı adımlar atıyor. Böylece toplum, sistemin çürümüşlüğe müdahale ettiğini, arındığını zannediyor. Susurluk Komisyonu, T.C.deki mafya yapılarını temizlememiş miydi? Yoksa bizi aptal yerine mi koymuşlardı? Zira aradan geçen bunca yıla rağmen her şey yerli yerinde!

İstihfafın bir diğer boyutu şudur: “Tripot ve Kamera Mücahidi” konuşmamış olsa ne değişecekti? Bataklık, tabiatı itibarıyla sinek üretir. Birinin çıkıp bataklık sineklerini detaylandırması, neyi değiştirecek? Bir yerde İslam/Tevhid yoksa orada cahiliye vardır. Cahiliye, yani orman kanunu; yani üstünlerin hukuku; yani sırtını güce dayayanların, toplumu sömürdüğü sistem… Cahiliye, yani yasaları insanın belirlediği, kula kulluk sistemi… Cahiliye, yani her ay milyarlar kazanan kodamanların, asgari ücreti fazla bulduğu sistem… Cahiliye, yani bir ekmeğin yarısını seksen milyonun, kalan yarısını seksen müstekbirin paylaştığı sistem…

Sözün özü: Eğri bacadan doğru duman çıkmaz. Bir sistem cahiliyeyse orada cinayet, hırsızlık, nitelikli dolandırıcılık ve türevleri; olağan meselelerdendir. Bir mücrimin çıkıp toplumu aydınlatmasına gerek yoktur.[3]

İstihfafın bir diğer boyutu şudur: Cahilî sistem yeni bir senaryo yazma gereği dahi duymuyor. Çeyrek asır önce işlenen suçlar, aynı makamlar, aynı meslek grupları, aynı suçlamalar… Mustazaf topluma dolaylı olarak şunu diyorlar: Sizi o kadar aptallaştırdık ki aynı senaryoyu her yirmi yılda bir sahneliyoruz. Yirmi yıl önce siyaset-bürokrasi-mafya ilişkisi açığa çıkmış ve sistem el değiştirmişti. Bugün de sistemin el değiştirmesinin gerekçeleri hazırlanıyor. Başarılı olur veya olmaz; siz bu gerekçelerle oyalanadurun. Aslında yeni bir senaryo yazsak daha iyi olurdu. Ancak o kadar uyuşmuşsunuz ki gerek duymadık.

Sözün özü: Bizler topluma verilen “gündem dozunu” aldığımızda bir Müslim’e yakışan bir davranışta bulunmuş olmayız. Aksine, sistemin bize vurduğu uyuşukluk ve aptallık etiketini kabullenmiş oluruz.

Allah Resûlü’nün Sünnetini Güncellemek

Allah Resûlü Dönemi’nde üç tür cahiliye çatışma hâlindeydi. Mekke’yi merkeze alarak bir daire çizecek olursak, iç içe geçmiş üç cahiliyeyi şöyle sıralayabiliriz: İlki; Mekke merkezinde yaşanan çatışmadır. Mekke’nin kurucu babası Kusay’ın oğulları olan Abduşşemsoğulları, Abdulmenafoğulları ve Abduddaroğulları arasındaki liderlik çatışmasıdır. Bugün biz siyer okurken isimlerini sıkça duyduğumuz Nadr ibni Haris, Ebu Cehil, Umeyye ibni Halef, As ibni Vail, Velid ibni Muğire, Muğire ibni Şu’be, Ebu Sufyan… bu kabilelerin seçkinleridir. Ve aralarında bir liderlik çatışması vardır. Allah Resûlü’nün (sav) tevhid davetiyle zuhur etmesi, mezkûr güç odaklarını tevhid daveti karşısında birleştirse de aralarındaki çekişme, örtülü olarak devam etmiştir. İkinci çatışma; Mekke’nin civarında var olan Hevazin, Gatafan, Sakif Kabilelerinin ve çeşitli bedevi toplulukların hem kendi aralarında hem Mekke kabileleriyle çatışmasıdır. Üçüncüsü ise; o günün iki süper gücü olan Roma ve Sasani İmparatorluklarının ve onların Arap coğrafyasındaki uzantısı Hire, Gassaniler ve Aksum (Habeş) Krallıklarının çatışmasıdır. İç içe geçmiş bu üç halka kendi içinde ve birbirleriyle dinî, siyasi ve ekonomik bir çatışma içindedir…

Peki, Allah Resûlü’nün (sav) bu çatışma karşısındaki tavrı ne olmuştu? El-Cevap; tam bir ilgisizlik ve hiçbir surette gündemine almamak. Bilakis o, davete ve davete icabet edenleri yetiştirmeye odaklandı. Cahiliye ile davet halkaları arasına, ayet ayet örülmüş vahiy duvarları çekti. O duvarların gerisinde onlara Allah’ı (cc), İslam’ı, güzel ahlakı öğretti. Yüce Allah’ın emrettiği gibi onlarla birlikte sabretti, Allah’ın rızasını umdu; göklerden gelen âb-ı hayatla kendisinin ve ashabının elbisesini temizledi. Cahiliyenin ruhen, kalben ve bedenen eskittiği, yıprattığı ve kirlettiği ne varsa aklayıp pakladılar, onarıp yeniden inşa ettiler. Tüm bunlardan sonra, arınan bu toplulukla cahiliyenin karşısına dikildi. Önce Mekke’nin, sonra civar kabilelerin, sonra Roma ve Sasani cahiliyesinin karşısına… Hayır, cahiliyenin ürettiği malzemeyle dedikodu yapmak için değil. Cahiliyeyi ayağının altına alıp tarihten silmek için…

Bir Yanılgı!

Cahiliyenin gündemini gündem edinen insanlar, bir konuda yanılıyorlar. O yanılgıya da değinmek istiyorum: Kur’ân-ı Kerim inerken yer yer cahiliyenin güç odaklarına temas etti, onların ahlaki ve siyasi durumunu haber veren ayetler geldi. Ancak bu ayetlerin yanlış yorumlandığı kanaatindeyim. Şöyle ki:

Bu ayetler cahiliyenin güç odaklarını gündemleştirmedi. Bilakis onların ahlaksız, önemsiz, itaat edilmemesi gereken suçlular olduğuna vurgu yaptı. Örneğin, Mekke kodamanları hakkında inen şu ayetler:

“(Öyleyse) yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendileriyle uyum içinde olup (sapkınlıklarına karşı yumuşamanı) istediler. (Buna karşılık) onlar da uyum gösterip (sana karşı yumuşayacaklardı). Çokça yemin eden değersiz kimseye itaat etme. Sürekli ayıplayıp (gıybet yapan) ve (insanların) sözlerini taşıyan, hayra engel olan, haddi aşan, çok günah işleyen, kaba-saba/zorba sonra da nesebi belli olmayan, mal ve çocuk sahibi olmuş diye, ona ayetlerimiz okunduğu zaman, ‘evvelkilerin masalları’ diyen. Onu burnundan damgalayacağız.”[4]

“Tek olarak yarattığım (adamla) beni baş başa bırak. Ben ona çok fazla mal verdim. (Sürekli onunla) beraber olan çocuklar, geniş imkân ve nimetler. Sonra da o, daha fazlasını (vermemi) umar. Asla! Çünkü o, ayetlerimize karşı inatçıdır. Onu oldukça zor bir yokuşa (dayanılması zor, çetin azaplara) süreceğim. Çünkü o düşündü, ölçtü. Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti! Bir daha, bir daha kahrolası, (bu) nasıl ölçüp biçmek! Sonra baktı. Sonra surat asıp yüzünü ekşitti. Sonra arkasını döndü ve büyüklendi. Ve dedi ki: ‘Bu, (sihirbazlardan) aktarılan bir büyüden başkası değildir. Bu, yalnızca bir beşer sözüdür.’ Ben onu Sakar’a/cehenneme atacağım. Sen Sakar’ın ne olduğunu nereden bileceksin? (Öyle bir yakar ki) ne geriye bir şey bırakır ne de terk eder. Cildi kavurup (değiştirir).”[5]

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da zaten. Malı ve kazandığı ona fayda vermedi. Alevli bir ateşe girecektir. Karısı ise odun taşıyıcısıdır. Boynunda bükülmüş bir ip (ile o odunları taşır).”[6]

Bu ayetleri okuyan bir insan onların ne denli alçak, ahlaksız ve önemsiz olduğunu anlar. Onları gündemleştirmek bir yana, onlardan yüz çevirir.

Çevre kabilelerin durumu için de bu ve benzeri ayetler indi:

“Çevrelerindeki insanların (yağma ve talanla) kapılıp götürülmesine rağmen, bizim (Mekke’yi) güvenilir ve kutsal bir yer kıldığımızı görmüyorlar mı? Batıla inanıp Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”[7]

Onların birer yağma ve talan toplumu olup, aynı zamanda adi suçlular olduklarına da dikkat çeken ayetlerin gayesi, onları gündemleştirmek değil, önemsizleştirmektir.

İslam toplumunu bir durumdan haberdar etmek ile bir durumu gündemleştirmek farklı meselelerdir. Roma ve Sasaniler hakkında inen şu ayetler gibi:

“Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde. (Fakat) onlar yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Birkaç sene içinde... (Rumların yenilgisinden) önce de sonra da emir/yetki Allah’a aittir. (Rumların galip geleceği) o gün, müminler sevineceklerdir. Allah’ın yardımıyla... O dilediğine yardım eder. O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir.”[8]

Dikkat edilirse burada bir gündemleştirme söz konusu değildir. Zira bir şeyin gündem olması özet bilgilerle olmaz. Daha ziyade ayetler; gelecekten/gaybdan haber vererek müminlerin elini güçlendirmek ve gaybdan haber veren Kur’ân’ın haberleri nasıl doğruysa, indirdiği hükümlerin de doğru olduğunu göstermek için inmiştir. Kaldı ki, burada önemli bir hakikate dikkat çekilmelidir: Bu durum bir gündemleştirme faaliyeti kabul edilecek olsa bile, belirleyici olan vahiy, edilgen olan cahiliye toplumudur. Yani Kur’ân, istediği bir hadiseyi seçerek Mekke’nin gündemine yerleştirmiş, Kur’ân’ın belirlediği gündem günlerce konuşulmuştur. Bugün ise cahilî sistemin belirlediği gündem etken ve yönlendiricidir.

Vahyin, toplumda yayılan haberlerle/gündemlerle ilgili önemli bir ilkesi vardır. Buna göre bir haberi/gündemi değerlendirecek olan, Allah Resûlü (sav) ve istinbat ehlidir. İstinbat ehlinden kasıt; yaşanan olaydan sonuç, ibret, tecrübe çıkarabilecek ehil insanlardır:

“Onlara emniyete ya da korkuya dair bir haber geldiğinde (haberin olumlu olumsuz etkisini hesaba katmadan) onu yayarlar. Şayet onu (kimseye anlatmadan önce) Resûl’e ya da yöneticilerine götürselerdi, olaylardan sonuç çıkarma kabiliyeti olanlar, o haberin (doğru mu, yanlış mı, bırakacağı etki faydalı mı, zararlı mı) hakikatini bilirlerdi. Allah’ın sizin üzerinizde lütfu ve rahmeti olmasaydı azınız müstesna, şeytana uymuştunuz.”[9]

İslam toplumu, vahyin öğretisine uygun olarak, yaşanan gelişmeleri istinbat ehliyle filtreler. Kendini ilgilendiren şeyleri alır, kalanı atar. Bir gündemi ehil insanlar değerlendirirse ona istinbat; ehil olmayanlar değerlendirirse dedikodu, lafazanlık, lağv, malayani işler... denir.

Tüm bu açıklamalardan sonra, suçlu günahkâr (mücrim) bir şahsın son dönemdeki açıklamalarıyla ilgili, “Hangisini alıp hangisini atalım?” sorusuna derim ki:

“Kötü/pis kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; temiz/iyi kadınlar, temiz erkeklere; temiz erkekler, temiz kadınlara (yakışır)...”[10]

Her birey/topluluk layık olduğu bireyle/toplulukla bir arada bulunur. İman ve tevhid kardeşliğine dayanmayan cahiliye bağları, suç ortaklığıdır ve her suç ortaklığı, çıkarlar çatıştığında bozulur. Cahiliye bir bataklıktır. Bilelim veya bilmeyelim, mutlaka sinek/suç üretir. Bu anlamda cahiliye ikiye ayrılır: Batı cahiliyesi gibi, suçunu örtbas etmeyi bilen nitelikli/modern mücrimler ve Doğu cahiliyesi gibi, işlediği suçları eline yüzüne bulaştıran acemi/ilkel mücrimler… Allah (cc) onları burunlarından damgalamış ve onların suçlu günahkârlar (mücrimler) olduğunu haber vermiştir. Biz, Yüce Allah’ın nihai hüküm verdiği ve bizim için kesin olan bilgilerle yetinelim; bir mücrimin onayına ihtiyaç duymayalım. Vahiyle arınalım; manevi gelişimimiz için elzem olan faydalı ilim ve salih amele yönelelim. Davete ve davete icabet edenleri yetiştirmeye odaklanalım. Cahiliyenin yapay, ahlaksız ve faydasız gündemleriyle aramıza, ayet ayet örülmüş duvarlar çekelim. Cennet surları/duvarları gibi, iç tarafı rahmet olan ve dış tarafındaki azaptan koruyan muhkem duvarlar…

“…Derken aralarına, kapısı olan bir sur çekilmiştir. İç tarafında rahmet, dış yönünde ise azap vardır.”[11]

Şimdi müsaadenizle asıl soruya, cuma meselesine geçiyorum:

Farz Kılınışı, Anlamı ve Günümüz Açısından Cuma

Cuma Namazı Ne Zaman Farz Kılındı?

Cuma namazı Mekke’de farz kılındı. Allah Resûlü (sav) içinde bulunduğu durum nedeniyle cuma namazını kılamadı, kıldıramadı. Medine’de bulunan ashabına mektup yazarak cuma namazını kılmalarını emretti. Böylece Allah Resûlü (sav) henüz hicret etmeden cuma namazı Medine’de kılınmaya başlandı. Allah Resûlü (sav) ilk cumayı, Medine’ye hicret yolunda kılmıştır:

Abdurrahman ibni Ka’b ibni Malik (ra) şöyle demiştir:

“Babam Ka’b’ın gözleri kör olunca ben onu götürüp getirdim.

Ben onu her cumaya götürdüğümde cuma ezanını işitince, ‘Ebu Umame, Esad ibni Zurare için istiğfar edip ona dua ederdi. Ben bunu her sefer işitmeme rağmen, sebebini sormadım ve kendi kendime, ‘Vallahi benim bu sormayışım bir acizliktir. Kendisi ne zaman cuma ezanını işitirse Ebu Umame için dua ve istiğfar ediyor. Ben de bunun sebebini sormuyorum.’ dedim.

Onu cuma için götürdüğümde, ezanı işitince her zaman yaptığı gibi Ebu Umame için yine dua ve istiğfar etti.

Bu sefer ben ona, ‘Ey Babacığım! Cuma ezanını işitince Esad ibni Zurare için neden dua ve istiğfar ediyorsun? Bunu bana söyler misin?’ dedim.

O da, ‘Evladım, Resûlullah (sav) Mekke’den Medine’ye gelmeden önce Nekîu’l Hazamat bölgesindeki Ben-i Beyaza Mahallesi’nin Hezm denilen yerinde ilk cuma namazını kıldıran kimse odur.’ dedi.

Ben de, ‘O gün cuma namazında kaç kişiydiniz?’ diye sordum.

‘Kırk erkek idik.’ diye cevap verdi.’ ”[12]

“Allah Resûlü (sav), Kureyşli Musab ibni Umeyr’i kendisi hicret etmeden önce Medine’ye gönderdi.

Ona dedi ki: ‘Medine’de olan Müslimleri topla. Sonra Yahudilerin kendisinde cumartesi günleri için et kızarttıkları güne bak. Gündüz ilk yarısını bitirdiği ve meylettiği vakitte onların içinde ayağa kalk ve ardından iki rekât (namaz) ile Allah’a yakınlaşın.’

Zuhri dedi ki: ‘Musab, Ensar evlerinden birisinde onlara cuma kıldırdı. Onlara cuma kıldırdığında sayıları on küsurdu.’

Evzai dedi ki: ‘Musab insanlara ilk defa cuma namazı kıldıran kimsedir.’

Darekutni’den şöyle rivayet edilmiştir:

‘İbni Abbas dedi ki: ‘Resûlullah’a (sav), hicret etmeden önce cuma namazı izni verildi. Allah Resûlü (sav) cuma kılmaya ve insanlara bunu açıklamaya güç yetiremedi. Musab ibni Umeyr’e şunu yazdı: ‘Bundan sonra; Yahudilerin kendisinde cumartesi günleri için et kızarttıkları güne bak. Kadınlarınızı ve çocuklarınızı toplayın. Cuma gününde gündüz ilk yarısını bitirdiği ve meylettiği zeval vakti gelince Allah’a iki rekât namaz ile yakınlaşın.’ ’ ’ ”[13]

“Beyhaki, Yunus kanalıyla Zühri’nin şöyle dediğini tahriç eder: ‘Bize ulaştığına göre ilk kılınan cuma namazı Allah Resûlü gelmeden önce Medine’de kılınandır. Bu namazı Musab ibni Umeyr kıldırmıştır.’

Abdurrezzak, kendisine ait kitabında Ma’mer kanalıyla Zühri’nin şöyle dediğini rivayet eder:

‘Allah Resûlü (sav), Musab ibni Umeyr’i kendilerine Kur’ân öğretsin diye Medine ahalisine gönderdi. Musab, Allah Resûlü’nden (sav), Medine’deki Müslimlere cuma namazı kıldırmak için izin istedi. Allah Resûlü de (sav) izin verdi. O, o zamanlar bir emir değildi. Sadece Medine halkına dinlerini öğretmek için gitmişti.’

Abdurrezzak, İbni Cureyc’ten nakleder ve kendisi der ki: ‘Ben, Atâ’ya, ‘Cuma namazını kıldıran ilk kişi kimdir?’ dedim.

Dedi ki: ‘İddia ettiklerine göre Abduddaroğullarından bir adamdır.’

Ben, ‘Allah Resûlü’nün (sav) emriyle mi kıldırdı?’ dedim.

O, ‘Bırak, yeter.’ dedi.’

Bunu Esrem, İbni Uyeyne’den İbni Cureyc kanalıyla tahriç etmiştir. Onun rivayetinde Atâ, ‘Evet. Bu kadarı yeter.’ diye cevap vermiştir.

İbni Uyeyne, ‘Cuma namazını ilk kıldıranın Musab ibni Umeyr olduğunu söyleyen kişileri işittim.’ demiştir.

Aynı şekilde İmam Ahmed, Ebu Talib’in rivayetinde Allah Resûlü’nün (sav), Musab ibni Umeyr’e Medine’de cuma namazını kıldırmasını emrettiğini ifade etmiştir.

Yine İmam Ahmed, İslam’da kılınan ilk cuma namazının Musab ibni Umeyr’in Medine’de kıldırdığı cuma namazı olduğunu belirtmiştir.

Bunun benzeri ifadelerin Atâ ve Evzai’den aktarıldığı geçmişti.

Böylece bu delillerle, Allah Resûlü’nün (sav) Medine’de cuma namazının kılınmasını emrettiği, kendisinin ise Mekke’de kılmadığı açığa çıkar. Bu, cuma namazının Allah Resûlü’ne Mekke’de farz kılındığını gösterir.

Cuma namazının Mekke’de farz kılındığını söyleyenlerden bazıları şunlardır: Şafiilerden Ebu Hamid El-Isfirayini, ashabımızdan Kadı Ebu Ya’la (ihtilaflı konulara dair yazdığı geniş kitabında), İbni Akil (Amdu’l-Edille kitabında), aynı şekilde Malikilerden bir grup, ki Suheyli ve başkaları onlardan olup bu görüşü zikredenlerdir.

Allah Resûlü’nün (sav) cuma namazını Mekke’de kılmamış olmasına gelince, bu şöyle anlaşılabilir: Allah Resûlü’ne cuma namazı emredilmiş olmakla beraber bunu Daru’l Harp’te değil, hicret yurdunda kılmakla da emrolunmuştur. Mekke o zamanlar Dâru’l Harp idi. Müslimler orada dinlerini izhar edebilecek güce ve imkâna sahip değillerdi. Nefisleri hakkında endişelilerdi. Bundan ötürü oradan Medine’ye hicret ettiler. Birçok özürden dolayı kişiden cuma namazı sorumluluğu düşebilir. Kişinin kendisi ve malı için endişe ya da korku hâlinde olması, bu özürlerdendir.

Son dönem Şafii âlimlerinden bazıları cuma namazının Mekke’de kılınmaması hakkında başka bir manaya işaret etmişlerdir. Şöyle ki; cuma namazının kılınmasından maksat, İslam’ın şiarlarını izhar etmektir. Bu da ancak Daru’l İslam’da gerçekleşebilir.

Bu nedenle cuma namazı, kırk kişi hazır bulunsa da zindanda kılınmaz. Bu konuda âlimler arasında ihtilaf bilinmez. Hasan, İbni Sirin, Nehai, Sevri, Malik, Ahmed, İshak ve başkaları bu görüşü dillendirenlerdendir...”[14]

Bu rivayetler şunu göstermiştir: Allah Resûlü (sav) farz kılındığı hâlde Mekke’de cuma namazı kılmamıştır. O (sav) dilese Mekke’nin dışındaki vadilerde veya Erkam’ın evinde gizlice cuma namazı kılabilirdi, ama kılmadı. Medine’de bulunan ashabının cuma namazı kılması için talimat yazdı. Sahabe de bu talimat üzerine cuma namazı kıldı.

Burada sorulması gereken önemli bir soru vardır: Farz kılındığı hâlde, neden Allah Resûlü (sav) cuma kılmadı da Medine’de kılınmasını istedi? Zira o gün Medine, bir İslam devleti değildi. Tamamen Müslimlerin kontrolünde de değildi. Müslimler çoğunlukta da değildi. Allah Resûlü Medine’ye hicret ettiğinde dahi, Müslimler Medine nüfusunun beşte biri kadardı. Medine nüfusunun kahir ekseriyeti (beşte dördü) Yahudi ve müşrik Araplardan oluşuyordu.[15]

O gün Mekke ve Medine; küfür ahkâmının hâkim olduğu, güç ve nüfus üstünlüğünün kâfirlerde olduğu bir küfür beldesi, ıstılahi anlamda Dâru’l Küfürdü. Ancak Mekke ile Medine arasında şöyle bir fark vardı: Mekke’de Müslimler özgür değildi. Mekke yönetimi dinlerini yaşamalarına ve tevhidi izhar etmelerine müsaade etmiyordu. Cuma namazı ise açıktan kılınan, Müslimlerin gündemini ilan eden, siyasi yönü ağır basan bir ubudiyettir. Yalnızca bir cemaatin ve imamın olması, cuma kılmak için yeterli değildir. Dikkat edin: Vakit namazları seferde, savaşta, yani her hâlükârda kılınır. Ancak cuma namazı mekân, imam, cemaat olsa da seferde ve savaşta kılınmaz. Vakit namazları gerekirse gizli olarak, saklanarak, hatta ima yoluyla dahi kılınabilir. Ancak cuma namazı gizlenerek, saklanarak, ima yoluyla kılınacak bir namaz değildir. Bu nedenle Mekke’de gizli olarak vadilerde veya evlerde kılınmamıştır. Çünkü İslam toplumu özgür değildir ve tüm faaliyetleri, ibadi veya siyasi, müdahaleye açıktır. Medine; bir İslam devleti olmasa da, Müslimler özgürdür. Toplumsal yapı Mekke’de olduğu gibi yöneten-yönetilen şeklinde keskin çizgilerle ayrılmamıştır. Yahudiler, Araplar ve diğer gruplar istedikleri gibi inanmakta, istedikleri gibi yaşamaktadır. Hiçbir grup bir diğerine karşı siyasi üstünlüğe sahip olmadığından, kimse bir diğerinin yaşamına müdahale etmemektedir.

Bir diğer dikkat çekici husus şudur: Allah Resûlü (sav) Medine’de bulunan ashabına cuma kılmalarını emretmişken Habeşistan’da bulunan ashabına böyle bir talimat yazmamıştır. Zira Habeşistan’da Müslimler rahattır, fakat özgür değildir. Bir siyasi yönetimin idaresi altındadır ve tüm faaliyetleri müdahaleye açıktır. Siyer kaynaklarından öğrendiğimiz kadarıyla yaşanan bazı siyasi hadiselerde yoğun bir endişeye kapılmışlardır.Çünkü onları koruyan salih kral yenilecek olsa, orada yaşamaları mümkün olmayacaktır. Medine İslam toplumu gibi özgür, istikrarlı bir yaşamları yoktur.[16]

Tüm bunlar cuma namazını kılmak için imam, cemaat ve mekân olmasının yeterli olmadığını göstermektedir. Cuma kılmak için Müslimlerin özgür olmaları, siyasi olarak gayri İslami bir otorite altında yaşamamaları ve dinlerini izhar edecek güç ve kuvvete sahip olmaları gerektiğini gösterir. Cuma kılmak için bir İslam devletine ve halifeye de ihtiyaç yoktur. Medine bir İslam devleti olmadığı hâlde, orada cuma namazları eda edilmiştir. Çünkü Medine’de siyasi bir otorite yoktur ve her topluluk inanç ve eylem konusunda özgürdür. Bu nedenle Medine’de İslam’ı seçenler bir baskıyla karşılaşmamış, hapsedilmemiş, yurtlarından sürülmemiştir. İslam hiçbir engelle karşılaşmadan Medine’de yayılmıştır.

Bugün bu topraklarda İslam toplumu özgür değildir. Tevhid daveti baskı, eziyet, tehdit ve engellemelerle karşı karşıyadır. Tüm İslami ve siyasi faaliyetler tağuti rejimin kontrolü altında ve baskıya açıktır. Hâliyle cuma kılmak için gerekli şartlar oluşmamıştır. Allah (cc) en doğrusunu bilir.

Selefin Cuma Konusundaki Tutumu

Geçmişte bazı özel dönemler yaşanmıştır. Bu dönemlerde selef uleması cuma namazını kılmamış, kılmak zorunda kaldıklarında da öğle namazı olarak iade etmişlerdir. Önce farklı dönemlerden bazı nakiller okuyalım:

“Dedi ki: ‘Ben Malik’e, Kaderî olan kişinin arkasında namaz kılmak hakkında sordum.’

Dedi ki: ‘Şayet Kaderî olduğuna dair yakin bulmuşsan onun arkasından namaza durma.’

Dedim ki: ‘Cuma namazı için de mi durmayayım?’

Dedi ki: ‘Cuma namazını da onun arkasında kılma. Şayet ondan (şerlerinden) sakınmak istersen ve kendin için korkuyorsan onlarla beraber cuma namazını kılmanı, sonra öğle namazı olarak iade etmeni gerekli görürüm.’

Malik dedi ki: ‘Heva ehli olanlar tıpkı Ehl-i Kader gibidir.’ ”[17]

“Babamı (rh) şöyle derken işittim: ‘Her kim şu sözü söylerse onun arkasında cuma namazı da diğer namazlar da kılınmaz. Ancak biz cuma namazı için mescide gelmeyi terk etmeyiz. (Onların arkasında) namaz kılan da namazını iade eder.’

(Babam) bununla ‘Kur’ân mahluktur.’ diyenleri kastediyordu.”[18]

Ahmed ibni Ed-Devreki’den şöyle rivayet edilmiştir: “Ben Zuheyr ibni El-Babi’yi şöyle derken işittim: ‘(Arkasında namaza durduğunun) Cehmi olduğuna kesin kanaat getirirsen arkasında kıldığın cuma ve diğer namazları iade edersin.’ ”[19]

Ahmed ibni İbrahim Ed-Devreki anlatmıştır: “Ben, Ebu Ubeyd Kasım ibni Sellam’ı şöyle derken işittim: ‘Şayet ‘Kur’ân mahluktur.’ demeyen ve birbirlerine imamet konusunda emirde bulunan elli kişi insanlara imamlık yapsa, ancak onların başlarında bulunan kişi bunun söylenmesini emrediyorsa cuma namazının iade edilmesinin gerekli olduğunu düşünürüm. Çünkü cuma namazı ancak baş ile sabit olur.’

Ben, Ebu Ubeyd’in bu sözünü babama aktardım.

Dedi ki: ‘Bu insanları daraltır. Şayet bize imamlık yapan kimse bu sözü söylemiyorsa onun arkasında namaz kılarım. Ancak bize namaz kıldıran bu sözden herhangi bir şey söylüyorsa arkasında kıldığım namazı iade ederim.’ ”[20]

Ahmed ibni İbrahim anlattı: “Yahya ibni Main, Abdullah ibni Harun El-Me’mun’un, ‘Kur’ân mahluktur.’ düşüncesini desteklediğinden beri cuma namazlarını iade ettiğini kendisine haber vermiştir.”[21]

“Cehmiyye, cuma namazını kıldırdığı zamanlarda İmam Ahmed’e dedim ki: ‘Senin kıldığın namaz cuma mı?’

Dedi ki: ‘Ben namazımı iade ediyorum. Her ne zaman ‘Kur’ân mahluktur.’ diyen bir kişinin arkasında namaza durursan namazını iade et.’

Ben, ‘Arefe’de olsak da mı?’ dedim.

O, ‘Evet.’ dedi.”[22]

“İshak ibni Azire, İbni Ebi Yezid onu övdü. Çünkü ona Ubeydilerin hatiplerinin hükmü soruldu ve denildi ki: ‘Hatipler sünnidir (Ehl-i Sünnet’tir).’

İmam Azire, onlara dedi ki: ‘O hatipler dua ederken, (minberde) ‘Allah’ım sen hâkim kuluna ve yeryüzünün vârislerine salât getir.’ demiyorlar mı?’

‘Evet.’ dediler.

İmam Azire şöyle dedi: ‘Peki bir hatip, hutbesinde Allah’ı ve Resûlullah’ı övse ve övgüsünü de güzelleştirse, sonra ‘Ebu Cehil cennettedir.’ dese kâfir olur mu?’ deyince ‘Evet.’ dediler.

‘Dua ettiği hâkim, Ebu Cehil’den şiddetlidir.’ dedi.”[23]

Bu nakillerden şunu anlıyoruz: Selef, cuma namazını bazı zamanlarda kılmamıştır. Kılmak zorunda kaldıklarında da öğle namazı olarak iade etmişlerdir. Ancak selef imamları gizlice, evlerde, sünnet ehli insanları toplayarak cuma namazı kılmamışlardır. Bu da cuma namazının, belli şartlar sağlanamadığında kılınmayacağını göstermektedir.[24]

Cumanın Farz Kılınma Zamanı Hakkındaki Farklı Görüşler

Cuma, Mekke’de farz kılınmıştır. Allah Resûlü de (sav) Mekke’de cuma namazı kılmıştır.

Ebu Hureyre’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Mekke’de Allah Resûlü’yle (sav) birlikte kılınan cumadan sonraki ilk cuma; Bahreyn’de Abdulkaysoğullarına ait Cuvasa Beldesi’nde kılınmıştır.”[25]

Bu rivayet hadisçiler tarafından zayıf kabul edilmiştir. “Mekke” lafzı, ravilerden Muafi’nin hatasıdır. Aynı rivayetin Buhari’deki (rh) lafzı şöyledir:

İbni Abbas’tan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Mescid-i Nebevi’den sonra cuma namazı ilk olarak Bahreyn’in Cuvasa köyündeki Abdulkays Mescidi’nde kılınmıştır.”[26]

Cuma, sahabenin içtihadıyla kılınmış, daha sonra farz olmuş bir namazdır. Ensar kendi arasında toplanıp diğer din mensuplarının toplandığı bir gün olmasını kararlaştırmışlardır. Bu uygulama şeriat tarafından kabul edilmiş, farz bir namaz olarak teşri kılınmıştır.

Muhammed ibni Sirin (rh) şöyle der: “Medine ehli, Allah Resûlü (sav) Medine’ye gelmeden ve Cuma Suresi indirilmeden önce cuma namazı kıldılar. Cuma’ya bu ismi verenler de onlardır.

Ensar dedi ki: ‘Yahudilerin her altı gün geçtiğinde toplandıkları bir günleri var. Hristiyanların da aynı şekilde. Gelin, biz de kendisinde toplanacağımız, Allah’ı zikredeceğimiz, namaz kılacağımız ve O’na şükredeceğimiz bir gün belirleyelim.’

Ya da bunun benzeri bir şey dediler. Dediler ki: ‘Cumartesi günü Yahudilerin, pazar günü ise Hristiyanların günüdür. Arube Günü’nü belirleyin.’

Onlar önceleri Cuma Günü’nü ‘Arube Günü’ olarak isimlendirirlerdi. Böylece Esad ibni Zurare’nin evinde toplandılar. O, insanlara namaz kıldı, onlara öğüt verdi. Artık kendisinde toplandıkları bugüne, ‘Cuma Günü’ dediler. Esad ibni Zurare onlara bir koyun kesti. Bu koyunla öğle yemeklerini yediler ve tek koyun, onlara akşam yemeği olarak yetti. Bunun akabinde Allah, ‘Ey iman edenler! Cuma Günü namaz için (ezan okunup) çağrıda bulunulduğunda, Allah’ı zikretmeye (namaza) koşun ve alışverişi bırakın.’[27] ayetini indirdi.”[28]

Bu rivayet mürseldir! Ayrıca Muhammed ibni Sirin’in (rh) konuya dair şahsi kanaatini yansıtmaktadır.

Cuma Namazı, Medine’de farz kılınmıştır. Diğer tüm farzlar gibi, şartlara bakmaksızın kılınması gereken bir namazdır.

“Ey iman edenler! Cuma Günü namaz için (ezan okunup) çağrıda bulunulduğunda, Allah’ı zikretmeye (namaza) koşun ve alışverişi bırakın. Şayet bilirseniz bu, sizin için en hayırlı olandır.”[29]

Hemen belirtelim ki; bu ayetin cuma namazının farz kılınmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Zaten farz olan ve hâlihazırda kılınmakta olan cuma namazı esnasında bir hadise yaşanmış, bunun üzerine Cuma Suresi’nin son ayetleri indirilmiştir.

Cabir’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Peygamber (sav) ile birlikte cuma namazı kılarken bir kervan geldi. On iki kişi dışında herkes dağılıp kervanın yanına gitti. Bunun üzerine , ‘Onlar, bir eğlence ya da ticaret gördüklerinde, seni ayakta (öylece) terk edip ona yöneldiler…’[30] ayeti indi.”[31]

Bu ayetler cuma namazını farz kılan ayetler değil; cuma namazı kılınırken cuma namazını bırakıp dünyevi şeylere meyletmeyi yasaklayan ayetlerdir. Bazı ilim adamları bu ayete dayanarak şöyle bir istidlalde bulunmuştur:

Allah (cc), “…Cuma Günü namaz için (ezan okunup) çağrıda bulunulduğunda, Allah’ı zikretmeye (namaza) koşun…”[32] buyurur. Cuma vaktini idrak eden, ezanı duyan herkes cumayla mükelleftir ve cumaya koşma zorunluluğu vardır. Cuma için zikredilen tüm şartlar, delilsiz olarak bu ayete yapılan ziyadedir.

Bu istidlalin; ilk etapta kulağa hoş gelen; fakat biraz düşününce fıkıhtan uzak, aceleyle ulaşılmış bir sonuç olduğu görülecektir. Şöyle ki;

Bir insan cumayı duyduğunda abdestsiz olsa dahi namaza koşabilir mi? Sorunun cevabı, “Hayır.” olacaktır. Oysa bu ayette abdestten söz edilmemektedir. Yüce Allah başka ayette[33] namaz için abdesti şart kılmıştır.

Bu ayete göre minarelerden okunan cuma ezanını duyan herkes, camiye mi koşacaktır? Tevhid ehli bu soruya, “Hayır.” diyecektir! “Neden?” diye sorduğunuzda cumayla ilgisi olmayan birçok nas zikredecek; sistemin durumundan, ezan okuyanların/okutanların muvahhid olmadığından söz edecektir.

Ya da kadın, çocuk, yolcu, hasta… cuma ezanını duyduğunda cumaya koşmalı mıdır? Bu sorunun cevabı da, “Hayır.” olacaktır.

Tarık ibni Şihab’dan (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Cuma namazı köle, kadın, çocuk ve hasta hariç tüm Müslimlere farzdır.”[34]

Oysa bu ayette mükellefler arasında ayrım yapılmamıştır. Allah Resûlü (sav) bazı mükellefleri bu zorunluluğun dışında bırakmıştır.

Hâliyle özel bir durum gözetilerek indirilen bir ayeti, cuma namazı konusunda mutlaklaştırarak, cumaya dair tüm nasları göz ardı etmek ilmî bir yaklaşım değildir. Allah (cc) en doğrusunu bilir.

Bir diğer delilleri şudur:

Cabir ibni Abdullah’tan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Resûlullah (sav) bize bir hutbe vererek şöyle buyurdu: ‘Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a yönelip tevbe ediniz. Dünya işleri sizi meşgul etmeden önce hayırlı işlere koşunuz. Rabbinizi çok hatırlayıp gizli ve açık bol sadaka vermekle Rabbinizin sizin üzerinizdeki hakkını yerine getiriniz ki bu sebeple rızıklanıp yardım görür ve düzelmiş olursunuz. İyi biliniz ki bu yıldan itibaren bu ayın bugününde ve bu yerde Kıyamet Günü’ne kadar kılınmak üzere Allah size cuma namazını farz kılmıştır. Ben hayattayken ve benden sonra başlarında adil veya zalim bir devlet başkanı varken kim cuma namazını hafife alarak veya inkâr ederek (kılmayı) terk ederse, Allah onun işini yoluna koymasın ve işinde ona bereketler nasip etmesin. Dikkat edin, böyle bir kimse tevbe etmedikçe namazı, zekâtı, haccı, orucu ve hiçbir hayrı kabul edilmez. Kim tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder. Dikkat edin! Hiçbir kadın hiçbir erkeğe namaz kıldıramaz. Hiçbir bedevi de bir muhacire imam olup namaz kıldıramaz. Günahkâr bir kimse de bir mümine imam olup namaz kıldıramaz. Ancak zor kullanılırsa ve mümin de kılıç ve kırbaçtan korkarsa böyle bir kimse arkasında namaz kılabilir.’ ”[35]

Bu hadis, isnadında yer alan üç ravi nedeniyle zayıf kabul edilmiştir.

Velid ibni Bukeyr: Darekutni onun metruku’l hadis/hadisleri terk edilen biri olduğunu söyler.

Abdullah ibni Muhammed El-Adevi: Veki (rh), onu uydurmacılıkla suçlar. Metruk bir ravidir.

Ali ibni Zeyd ibni Ced’an: Zayıftır.[36]

Cuma Ayetinin Tahsis Edilmesi Sorunu

Bir grup ilim ehli cuma ayetinde cuma namazının mutlak olarak emredildiğini, yukarıda anlatılanların ayete kayıt getirdiğini iddia ediyor ve şu neticeye varıyorlar: Bir hüküm ayetle sabit olmuşsa; o ayetteki umumiyeti ve ıtlakı, sahabe sözü tahsis ve takyid etmez.[37]

Bu yaklaşım muayyen bir usuli metot açısından doğru olabilir. Ancak tahkik edildiğinde aceleyle varılmış bir kanaat olduğu anlaşılır. Şöyle ki;

Yukarıda zikrettiğimiz gibi Cuma Suresi’nin 9. ayeti, cuma namazını farz kılmış bir ayet değildir. Ayet indiğinde cuma namazı zaten farzdır ve kılınmaktadır. Ayet, alışveriş için cumayı yarıda bırakanları uyarmak adına inmiştir.

Yukarıda zikredilen kaydı sahabenin rivayet etmesi, o rivayeti sahabe sözü/fiili kılmaz. Sahabe bize Allah Resûlü’nün (sav) uygulamasını nakletmektedir. Ayete kayıt olarak zikredilen hüküm, sahabe sözü değil, içinde geçen Nebevi uygulamadır.[38]

Allah (cc) en doğrusunu bilir, Cuma namazının günümüzdeki hükmüne dair görüşümüzü delilleriyle birlikte açıkladığımız bu yazının tüm Müslimlere faydalı olmasını diliyorum.

Başta ve sonda hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) aittir.

 

[1]. 2/Bakara, 118

[2]. 43/Zuhruf, 54

[3]. Biz cahiliyenin mahiyetine dair konuştuğumuzda genelde Batı cahiliyesi, orada işleyen demokratik kurumlar ve hukukun üstünlüğü örnek veriliyor. Evet, kesinlikle katılıyoruz (!) Batı bu anlattıklarımızın istisnası, cahiliye-i hasene, cici cahiliyedir. Aksi hâlde ABD’nin Vietnam, Irak, Afganistan, Latin Amerika ve Kızılderili halklara yaptıklarını nasıl izah edecektik? Avrupa ülkelerinin kimyasal atıklarını Somali sahillerine dökmesini; Somali halkını açlığa mahkûm edip, çaldığı somon balıklarını lüks restorantlarda uçuk fiyatlara satmasını; Afrika açlıktan kırılırken oradan çıkan elmaslarla ışıltılı caddeler kurmalarını nasıl izah edecektik? Bugün dünyada Guantanamo; Ebu Gureyb; Begram ve nice ismi bilinmeyen, yüzen veya yer altına inşa edilen Batı işkencehanelerini nasıl izah edecektik? Almanya’da kaçırılan, sayıları on bini geçen mülteci çocukları nasıl izah edecektik? Herhâlde bu çocukları “kutu kutu pense” oynasınlar diye kaçırıyorlar. Yoksa, yeraltı fabrikalarında köle, izbe film stüdyolarında müstehcen film veya gayriresmî hastanelerde organ nakli için kullanmıyorlardır.

[4]. 68/Kalem 8-16

[5]. 74/Müddessir, 11-29

[6]. 111/Mesed, 1-5

[7]. 29/Ankebût, 67

[8]. 30/Rûm, 1-5

[9]. 4/Nîsa, 83

[10]. 24/Nûr, 26

[11]. 57/Hadîd, 13

[12]. Ebu Davud, 1069; İbni Mace, 1082

[13]. İbni Receb, bu rivayetin uydurma olduğunu söylemiştir.

[14]. bk. Fethu’l Bârî, İbnu Receb El-Hanbelî, Kitabu’l Cuma, 1. Bab

[15]. İslam Peygamberi, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, 1/183

[16]. “Böylece biz, hayırlı bir komşuyla hayırlı bir yurtta kalmış olduk. Çok geçmeden Necaşi’nin karşısına, krallık iddiasıyla bir Habeşli çıktı. Vallahi, biz o galip gelir de, Necaşi’nin bildiği gibi hakkımızı bilmeyen, tanımayan bir kral gelir korkusuyla o andan daha üzüntülü ânlar yaşamadık. Necaşi harekete geçti. Necaşi’nin, düşmanıyla karşılaşması Nil’in diğer tarafındaydı.

Allah Resûlü’nün ashabı, ‘Birisi gitsin, çarpışmada hazır bulunsun da, kim üstün gelecek baksın görsün. Kim gidebilir?’ dediler.

En gençleri Zubeyr, ‘Ben gideyim.’ diye atıldı.

Ona bir tulum şişirdiler. O, tulumu göğsüne koydu. Nil’de onun üzerinde yüzdü. Nil’in öbür tarafına, insanların toplandığı yere çıktı. O kargaşada hazır bulundu. Onun için ve Necaşi’nin düşmanını yenerek ülkenin kontrolünü ele geçirmesi için Allah’a dua etmeye başladık. Necaşi düşmanına galebe çaldı. Biz, -Mekke’de bulunduğu ânda- Allah Resûlü’ne (sav) gelinceye kadar onun ülkesinde hayır içinde konakladık.” (Ahmed, 1740)

[17]. El-Mudevvene, 1/177

[18]. Es-Sunne, Abdullah ibni Ahmed, 4

[19]. Es-Sunne, Abdullah ibni Ahmed, 73

[20]. Es-Sunne, Abdullah ibni Ahmed, 75

[21]. Es-Sunne, Abdullah ibni Ahmed, 76

[22]. El-Mudevvene, 1/177

[23]. Tertîbu’l Medârik ve Takrîbu’l Mesâlik, 7/275

[24]. Cuma namazının şartlarının yerine gelip gelmediği ve bugün (2021) Müslimlerin T.C. vakıasında cuma kılıp kılmayacağı ihtilaflı meselelerdendir. Dolayısıyla bu, içtihadın geçerli olduğu meseleler kapsamındadır. Yukarıda zikrettiğimiz görüş dışında cumanın ne zaman farz olduğu ve hangi durumlarda kılınacağına dair farklı görüşler de vardır. (bk. Fethu’l Bârî, Kitâbu’l Cuma, 38. Bab başlığı şerhi)

[25]. Nesai, 1367; muallak olarak

[26]. Buhari, 892

[27]. 62/Cuma, 9

[28]. Fethu’l Bârî, İbni Receb, Kitâbu’l Cuma, 1. Bab başlığı şerhi; Musannef, Abdurrezzâk, 5144

[29]. 62/Cuma, 9

[30]. 62/Cuma, 11

[31]. Buhari, 2064; Müslim, 863

[32]. 62/Cuma, 9

[33]. 5/Mâide, 6

[34]. Ebu Davud, 1067

[35]. İbni Mace, 1081

[36]. bk. Şerhu Suneni İbni Mâce, Muhammed El-Emîn El-Hererî, 1056 No.lu hadis şerhi

[37]. Yani ayette umumen zikredilenler sahabe sözüyle/fiiliyle tahsis edilmez, daraltılmaz, bazı suretler istisna tutulmaz. Mutlak/Kayıtsız şartsız zikredilen hükme; sahabe sözü/fiili, şart/kayıt olamaz.

[38]. Konuştuğumuz konudan bağımsız olarak, bir noktaya temas etmek istiyorum: Bugün ilmî mahfillerde okutulan usulu’l fıkh; Eşari-Maturidi-Mutezili bir usulu’l fıkh anlayışıdır. Özellikle sahabe uygulamalarının Kitap ve Sünneti anlamadaki rolü meselesinde, Ehl-i Hadis’in tutumu/metodu tamamen farklıdır. Ne yazık ki kendisini Ehl-i Hadis’e nispet edenlerimiz usulde -bilerek veya bilmeyerek- Eşari-Maturidi-Mutezili çizgide gitmektedir. Güncel birçok tartışmada bu tezatın etkilerini görmek mümkündür. Örneğin din anlayışını “Kitab’ı ve Sünneti selefin/ilk neslin -veya nesillerin- anladığı gibi anlamak” şeklinde formüle edenler dahi; mezkûr usuli kabulü hiçbir tahkike tabi tutmadan kabul etmektedir. Ne yani Eşari-Maturidi-Mutezili usulcüler; itikad ve amelde ilk nesillerden farklı bir çizgi izleyio usulu’l fıkıhta bire bir ilk nesillere mi uydu? Onların itikad ve ameldeki hataları, zaten usuldeki yanlış kabullerinden kaynaklanmıyor mu?

 Sahabenin söz ve fiillerinin vahyi anlamadaki rolüne dair yeni bir tasnif yapılması zorunludur. Yeni bir tasniften kastımız; Kitap ve Sünnette var olan hidayet kandillerini tespit etmek, açığa çıkarmak ve öze bağlılığı korumuş ilim ehlinin uygulamalarındaki örneklerini ortaya koymaktır. Eşari-Maturidi-Mutezili kabulleri tekrar ederek, bugünkü Müslimlerin sorumluluğu olan “arınmak ve adil şahitlikte bulunmak” vazifesini yerine getirmiş olmayız. Daha önce, “nüzul sebebinin ayeti tahsis etmesi” konusunda güncel bir mesele (tahaküm meselesi) münasebetiyle düşüncelerimizi paylaşmış, Kitap ve Sünnetten delillerle Eşari-Maturidi-Mutezili kabulleri nakzetmiştik. Ne ki ilk tepkiyi yine itikadda Selefi, usulu’l fıkıhta -farkında olmadan- Maturidi-Eşari-Mutezili çizgiyi savunan tevhid ehlinden görmüştük. Ne yazık ki öze dönüş hareketi İbni Teymiyye ve İbni Kayyım’da (rh) dondu. Bugünün Müslimleri bu imamların emanetini ileriye taşımaya yanaşmıyorlar. Onların tespit ettikleriyle yetinmek ve öze dönüşü onların kitaplarında dondurmak istiyorlar. Taklidi reddederek yola çıkan imamlarımızı, taklit edilen makamına çıkarmak istiyorlar.

 Oysa onlar yaşadıkları çağda adil şahitliklerini yerine getirip emaneti Rablerine teslim ettiler. Biz onların şahitliklerini olduğu gibi bugüne taşıyarak şahit değil, yalnızca mukallit oluruz. Yani yola çıktığımız noktayı inkâr ederek, öze dönüş ekolünü temsil ettiğimizi iddia ederiz. Ehl-i Hadis’in bir mezhebi yoktur, usulü vardır. O usulü gözeterek Kitab’ı ve Sünneti bugüne taşımaktır mesele. Tabii, evvela o usulden haberdar olmak koşuluyla!