Hamd, Allah’a; salât ve selam, O’nun Resûlü’ne olsun.

Peygamberimiz ashabıyla beraber Uhud Dağı’nın eteklerine geldi. Düşman ordusu da yerini almıştı. Peygamberimiz ordusunu düzene soktu ve özellikle okçular tepesindeki Müslimlere bazı emirler verdi.

Resûlullah (sav) okçulara hitaben şöyle buyurdu:

“Ashabım! Size gösterilen şu yerinizden sakın ayrılmayınız. Bizim harp safından ayrıldığımızı, yenilgiye uğradığımızı veya öldürüldüğümüzü, atlarımızı kuşların kaptığını görseniz de size ben haber gönderinceye kadar yerinizi bırakmayınız. Yine siz, bizim düşmanlarımızı yenilgiye uğratıp onları çiğnediğimizi görseniz de size ben haber gönderinceye kadar yerinizden ayrılmayınız.”[1]

İkinci olarak ashabını savaşa teşvik edici bir konuşma yaptı. Konuşmanın içeriği şu başlıklardan oluşuyordu:

  • Cihada teşvik ve onun fazileti
  • İmtihanlara karşı sabır
  • Günahlardan kaçınma
  • Emirlere itaat edilmesi


Bu konuların, Uhud Savaşı’nın sonucu da göz önüne alındığında ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz. Yenilginin en temel sebepleri, burada zikredilen bir veya birkaç başlığın mücahidler tarafından ihlal edilmesiydi.

Yine bu konuşmadan şunu anlıyoruz ki insanlara, sahabe dahi olsa, “yap” ya da “yapma” şeklindeki kısa izahlar yeterli değildir. Bir savaş meydanına gelinmişse cihadın fazileti, niçin savaşıldığının hikmetlerinin anlatılması gerekir. Anlatılmalıdır ki insanlar teşvik olsunlar.

Ayrıca şu düşünce yanlıştır:

“Zaten cihadın fazileti, gerekçeleri Medine’nin ana gündemi, tekrar hatırlatmanın ne gereği var?”

Hayır! Şayet tekrar etmek yanlış bir metod olsaydı Kur’ân bu yöntemi kullanmazdı. Ama Kitab’ımıza baktığımızda itikad, ahlak ve başka birçok konunun tekrar ettiğini görmekteyiz.

Ayrıca cihada dair hususu genel olarak anlatmak farklı, bir cihad meydanında teşvik için nasları hatırlatmak farklıdır.

Son olarak kişi bireysel yaşantısında âdet hâline gelmeye başlayan amellerinin hikmetleri üzerinde daha derin düşünmeli, buna dair okumalar yapıp dersler dinlemeli, kardeşleriyle konuşmalı, meclislerini hayra çevirmelidir.

Peygamberimiz (sav) ashabını, ahirete ve ona taalluk eden meselelere yönelik teşvik ederken, Ebu Sufyan ve müşrik kadınlar da şunları yapıyorlardı:

“Ebu Sufyan, Ben-i Abdiddar’dan olan sancak sahiplerini savaşa teşvik ederek şöyle dedi: ‘Ey Ben-i Abdiddar! Şüphesiz, Bedir Günü’nde sancağımızı siz üstlendiniz. Gördüğünüz gibi o musibet bize isabet etti. Milletler, bayraklarıyla yaşarlar. Bayrakları zelil olduğu zaman onlar da zelil olurlar. Ya sancağımızı siz taşırsınız veya bizimle onun arasından çekilirsiniz, biz onu taşırız.’

Bunun üzerine onlar Ebu Sufyan’a kızdılar ve şöyle dediler: ‘Biz sancağımızı sana teslim ediyoruz. Karşılaştığımız zaman nasıl yapacağımızı yarın göreceksin.’

Ebu Sufyan da zaten bunu istiyordu. İki ordu karşılaştıkları ve birbirine yaklaştıkları zaman, Hind binti Utbe kendisiyle beraber bulunan kadınlarla kalktı ve erkeklerin arkasında defleri çalmaya ve onları savaşa teşvik etmeye başladılar.”[2]

Fark gayet açık: Bir taraf gözünü engin ufuklara dikerken diğer taraf cahiliye duygularını kabartarak taraftarlarını kışkırtmaya çalışıyor. Bir taraf dua silahına sarılırken diğer taraf kadınların savaş meydanındaki şarkılarıyla teşvik oluyor.

Peygamberimiz (sav) umumi bir teşvikte bulunduktan sonra hususi olarak da müminleri harekete geçirecek ameller yaptı. Bunlardan biri, Dücane’ye (ra) verilen kılıçtır:

“Resûlullah (sav), ‘Kim bu kılıcı hakkıyla alacak?’ deyince bazı Müslimler ona doğru kalktılar.

Resûlullah ise kılıcı onlara vermedi.

Nihayet Ben-i Saide’den olan Ebu Dücane Simak ibni Hareşe kalkıp ona gitti ve şöyle dedi: ‘Bu kılıcın hakkı nedir, ya Resûlullah?’

Resûlullah (sav) dedi ki: ‘Eğilinceye kadar onunla düşmana vurmandır.’

Ebu Dücane dedi ki: ‘Ben onu hakkıyla alırım, ya Resûlullah!’

Resûlullah da (sav) kılıcı ona verdi. Ebu Dücane cesur ve harp esnasında büyüklenen bir kimseydi. Bu yüzden o, kırmızı sarığını sardığı zaman millet, yakında savaş olacağını anlardı.

Resûlullah’ın (sav) elinden kılıcı aldığı zaman kırmızı sarığını çıkartıp başını sardı ve iki saf arasında salınmaya başladı.

Resûlullah (sav) Ebu Dücane’yi büyüklenirken görünce şöyle buyurdu: ‘Bu yürüyüş, bu gibi yerler dışında Allah’ın gazaplandığı bir yürüyüştür.’ ”[3]

Dücane (ra) öncelikle kılıcın hakkını sormuş, sorumluluklarının sınırını öğrenmiş, sonra da gerçekten kılıcın hakkını vermişti. Savaşın başından sonuna kadar savaş meydanını terk etmemiş ve müşriklere orasını dar etmişti. Böylece hangi alanda olursa olsun sorumluluk sahibi olan insanlara hayırlı bir örnek olmuştu.

Bu kıssadan aynı zamanda şunu öğreniyoruz: Bir amel haram olsa dahi bazı durumlarda hükmü değişebilir. Kibirli bir şekilde yürümek caiz değildir, ama bu, savaş meydanında kâfirlerin gönüllerine korku salacaksa caiz olur. Bu usulü bize Nebimiz (sav) öğretmiştir.

Ancak bu sadece ilim ehlinin delil ve vakayı dikkate alarak yapacağı bir ictihadla gerçekleşir. Aksi hâlde cahillerin elindeki deliller, insanların haramları iptal edeceği bir oyuncağa dönüşür. Aynı şekilde avama düşen de iman sahibi ilim ehlinin ictihadlarına tabi olmak, bilmedikleri konu hakkında cüretkâr ifadeler kullanmaktan kaçınmaktır.

Uhud Savaşı’nın başlangıcında, tarafların birbirlerine yönelik girişimlerinden bir tanesi de Ebu Amir tarafından yapıldı:

“Ben-i Dubeye’den biri olan Amr ibni Sayf’ın kölesi Ebu Amir, (Resûlullah Medine’ye hicret edince) Evs’ten elli (veya on beş) gençle birlikte Mekke’ye gitmişti.

Ebu Amir, Kureyş’e şöyle vaadde bulunuyordu: ‘Kavmimle karşılaşırsam hiç kimse bana karşı gelmeyecek.’

Uhud Günü Müslimlere karşı savaşmaya ilk çıkanlar arasında Mekke dışından müşriklere katılanlar ve Mekke halkının kölelerinden olan kimselerle birlikte Ebu Amir de vardı.

O şöyle bağırıyordu: ‘Ey Evs topluluğu! Ben Ebu Amir’im.’

Müslimler dediler ki: ‘Ey fasık! Allah sana göz nimetini vermesin.’ (Ebu Amir’e cahiliyede ‘Rahib’ denilirdi. Resûlullah da (sav) onu ‘fasık’ diye isimlendirdi.)

Kavmi olan Evs’in kendisine karşı ret cevabını işitince Ebu Amir, ‘Benden sonra kavmime şer isabet etmiştir.’ dedi.

Sonra Müslimlerle şiddetli bir şekilde savaştı, hatta taşlarla bile Müslimlere karşı çatıştı…”[4]

Ebu Amir’in anlamlandıramadığı ve bundan dolayı bir beklenti içerisine girdiği husus, sahabede olan bir zihniyet devrimiydi. Sahabenin ölçüleri artık değişmişti, öyle köklü bir değişim ki Arap Yarımadası’nda üzerinde her şeyin bina edildiği kavmiyetçilik dahi bu değişimden nasibini almıştı.

Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

[1]. Buhari, 3039

[2]. Sîretu ibni Hişâm, 2/67-68

[3]. Sîretu ibni Hişâm, 2/66-67

[4]. Sîretu ibni Hişâm, 2/67