Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Önceki yazılarımızda hücreyi, her organelinin görevlerini, nasıl bölündüğünü ve DNA’sını (genetik şifresini) anlattık. El-Hâlık olan Allah (cc), her bir hücreyi yoktan var etti. El-Musavvir olan Allah, her hücreye, her bir dokuya, yarattığı her bir organele kendine has bir suret verdi. Er-Rabb olan Allah, tüm yarattığı hücrelere bir düzen koydu ve onları peşi sıra dizdi, düzenledi; dokuları oluşturdu, dizdi ve sistemleri oluşturdu, belli kurallara göre sistemleri düzenledi ve insan organizmasını oluşturdu. El-Melik olan Allah, her bir hücreye, düzenlediği hücre gruplarına ve her dokumuza, nasıl çalışacağına dair hükümler belirledi. El-Kahhâr sıfatıyla bu düzene ve kurallara boyun eğdirdi. Hiçbir hücre bu düzenin dışına çıkamadı, çalışma prensibine aykırı davranamadı. Her bir hücremiz belli bir süreye kadar akıp gitmekte, ölüm emri gelene kadar kendisine koyulan kurallar çerçevesinde bir yaşam sürmektedir. Ölüm geldiğinde ise, ölüme de boyun eğmekte. Buraya kadar normal bir hücrenin yaşamından bahsettik.

Peki, bu düzen bozulabilir mi? Bir hücre bu düzeni bozup bambaşka davranışlar sergileyebilir mi?

Evet, Allah’ın (cc) kaderinin bir başka kolu da hastalıklar, musibetler, imtihanlardır. Düzeni koyan da koruyan da düzene uyacakları belirleyen de Allah’tır. Aynı zamanda düzeni bozan da düzenin nasıl bozulacağını belirleyen de düzeni kimlerin, nasıl bozacağını belirleyecek olan da Allah’tır… Hepsi Allah’ın dilemesi ve kaderidir. Her bir varlık, her ân Allah’ın bir kaderinden; Allah’ın diğer kaderine kaçmaktadır, bu kaçış da kaderdir. Nasıl ki hücreyi yaratan, hücrenin yaşam kurallarını belirleyen Allah ise; bir hücrenin normalin dışına çıkıp, kanserleşmesinin kurallarını koyan da hangi hücrelerin, kimlerde, ne zaman, nasıl kanserleşeceğini belirleyen de Allah’tır. Bu yazıda bir hücrenin nasıl kanserleştiğini anlatmaya çalışacağız. Bizden olan, bizden görünen; dili bizim gibi, derisi, dış görünüşü bize benzeyen bir hücrenin nasıl yoldan sapıp vücutta düzen içinde düzen kurduğundan, vücudu ifsad ettiğinden ve tıp ilminin bu düzeni nasıl kırıp düzeltmeye, düzelmeyeni öldürmeye çalıştığından bahsedip, kanseri anlatmaya çalışacağız, inşallah.

Kendisini çok önemli pozisyonda görenlere; dünya küçücük bir yurt, ömürse bir kabre sığacak! Ne kadar da uzatsan… Kendinizi abartmayın. Hepimiz günde trilyonlarca kez bölünen hücrelerdeki milyar basamaklı DNA’nın, bir kıldan bin kat ince ipliğiyle bağlıyız hayata. ‘Bir’ yanlış bölünmeye bakar…”

Kanser hücreleri bir noktada “münafık” hücrelerdir. Dış görünüşü bize benzer, bizim dilimizle konuşur ama çekirdeği, beyni ve kalbi o derece bozulmuştur ki amacından sapar; önce dokuyu, sonra vücudu ele geçirip ifsad etmeye çalışır.

Kanseri anlamak için önce normal bir hücrenin nasıl öldüğünü anlamak gerek biraz. Çünkü kanser, ölmesi gereken “hatalı hücrenin” ölmeyerek, çoğalmaya, yaşamaya devam etmesi ve kendi gibileri çevresinde çoğaltıp toplamasıdır.

Çok hücreli organizmalarda yaşamları boyunca hücre ölümü ve yaşamı denge hâlindedir. Vücudun tüm farklı hücreleri tek bir hücreden -döllenmiş yumurta- başlayarak, hızla çoğalması ve farklılaşması sonucu erişkin organizma (insanda) farklı doku ve organları meydana getirir. Bu karmaşık sürece sadece hücrelerin çoğalması ve farklılaşması değil, aynı zamanda hücre ölümü de katılır. Hücreler travmatik olaylarla ölebileceği (nekroz) gibi programlı olarak da kendilerini öldürebilirler (apoptoz).

Erişkin organizma da hücre ölümü ve hücre yenilenmesiyle dengelenmelidir. Programlı hücre ölümü, tüm organizmanın her bir hücresinin kaderini belirlediğinden, Allah (cc) tarafından en mükemmel ve çok dikkatli bir şekilde düzenlenmiştir.

Erişkinlerde, programlı hücre ölümü, hücre çoğalmasını dengelemekten ve hücre yenilenmesi geçiren dokularda hücre sayılarını korumaktan sorumludur. Buna ek olarak, programlı hücre ölümü, organizmanın korunması için hasarlı ve potansiyel tehlikeli hücreleri yok edebilen bir savunma mekanizması oluşturur.

Örneğin, virüsle enfekte olan hücreler, programlı hücre ölümüne gider. Böylece virüsün yayılması ve yeni virüs üretimi engellenmeye çalışılır.

DNA’sı hasarlı olan hücre, gelecek kuşaklara bu hasarlı DNA’yı aktarmamak için programlı hücre ölümüyle belli bir düzende kendisini öldürür. DNA hasarı durumunda, programlı hücre ölümüyle kanser gelişimine yol açabilecek mutasyonlar taşıyan hücreler dâhil olmak üzere, potansiyel zararlı mutasyonları taşıyan hücreler de ortadan kaldırılır.

Programlı hücre ölümü sadece kötü durumları engellemez, yaşamın bir gereğidir aynı zamanda. İnsan, anne karnında fetüsken; el parmakları ve ayak parmakları arasında ördeklerdeki gibi perdeler vardır. Parmaklar birbirine yapışıktır. Fetüs geliştikçe, parmaklar arasındaki perdeyi oluşturan hücreler programlı olarak kendilerini öldürmeye başlar. Sonrasında insanın parmakları birbirinden bağımsız hareket edebilecek şekilde özgürleşir. Aynı şekilde insanın alt göz kapağı ve üst göz kapağı bitişik olarak yaratılır, sonrasında aradaki hücreler ölür ve kapaklar açılır. Dudaklar da bu şekilde, önce birbirine yapışık hâldedir. Ayrışması için bazı hücrelerin kendilerini öldürmeleri gerekir.

Bir insan, fetüs hâlindeyken hem kadın hem de erkek cinsiyete doğru ilerleyebilir. Kendi hâline bırakılan bir fetüs, dişi yönde gelişmeye başlar. Var olan Y kromozomundan gelen bilgiler doğrultusunda erkek fetüs, üç yerde dişi cinsiyet oluşumuna engel koyar ve erkek cinsiyet oluşturur. İlk önce, gonad dediğimiz yumurtalık mı oluşacak yoksa testis mi oluşacak, bu belirlenir. Kendi hâline bırakılırsa yumurtalık oluşturmaya programlı olan fetüs, Y kromozomundan gelen bilgiler doğrultusunda yumurtaya engel koyar ve testis yönünde gelişim sağlar. İkinci aşama; iç genital organların gelişimi kendi hâlinde bırakılırsa, rahim oluşturmaya programlı olan fetüs, Y kromozomundan gelen bilgiler dâhilinde bazı hormonlar sentezler (testosteron ve antimüllerian hormon) ve bu hormonlar rahim gelişimini bastırır ve erkek iç genital organların gelişmesini sağlar. Üçüncü ve son aşamada ise dış genitallerin belirlenmesinde, testosterondan üretilen dihidrotestosteron sayesinde dişi dış genital organlar bastırılır ve erkek dış genitaller oluşur. Dişi fetüste, bu hormonu sentezleyecek enzim yoktur, yani bu hormon oluşmaz. Erkek fetüste, dişiye has olan tüm yapılar geriler ve programlı olarak öldürülür. Yukarıda sayılan tüm bastırma ve engelleme işlemleri o hücrelerin apoptozuyla sonuçlanır. Sonuç olarak, bir organizma için programlı hücre ölümü şarttır ve doğru çalışmalıdır.

Programlı hücre ölümü (apoptoz), âni ve yeni gelişen bir hasar sonrasında oluşan hücre ölümünün (nekroz) aksine; bazı sinyaller doğrultusunda hücrenin kendi çekirdeğinin başlattığı ve yönettiği aktif bir süreçtir. Hücre çekirdeği programlı şekilde DNA’sını parçalar önce. Sonra çekirdek kendisini parçalar düzenli bir şekilde. Çekirdeği parçalanan hücre, hücre kısmını da parçalar ve oluşan parçacıklar (apoptotik cisimler), makrofaj denilen hücreler tarafından yutularak temizlenir. Yani vücut, programlı bir şekilde ölen hücrenin çöpünü bile öylece bırakmaz, temizler.

Kanser, hücrenin temel düzenleyici mekanizmalarındaki kusurlardan kaynaklanır. Hücrenin normal davranışlarını düzenleyen/düzeni denetleyen mekanizmaların bozulması sonucu oluşur. Kanser hücrelerinde daha önce anlattığımız çoğalma, farklılaşma, sağ kalım ve ölüm olaylarını düzenleyen mekanizma ortadan kalkar. Hücreler kontrolsüz bir şekilde bölünerek çoğalmaya başlar. Doku içinde doku oluşturur. Kuralları belirlenmiş organın işleyişinin içerisinde, kurallarını kendisinin belirlediği asi bir oluşum gösterir. Dokuyu ve dokunun bütününü bozar. Dokuyla da sınırlı kalmaz, dokuya iyice yayıldıktan sonra tüm vücuda yayılmanın yollarını arar (metastaz yapar). Sonunda tümör vücudun diğer bölgelerine yayılarak, diğer normal doku ve organların işlevlerini etkiler ve vücudu ifsad eder.

Kanserin gelişmesine neden olan temel değişiklik, kanser hücrelerinin sürekli ve kontrolsüz çoğalmasıdır, ölmesi gereken yanlış özelliklere sahip hücrenin ölmeyerek sürekli çoğalması ve sayısını arttırmasıdır. Kanser hücreleri, hücrenin normal davranışlarını kontrol eden sinyallere, doğru tepkiyi göstermek yerine kontrolsüz biçimde çoğalmayı ve bölünmeyi sürdürerek, normal doku ve organları da istila eder ve sonunda tüm vücuda yayılır. Kanser hücrelerinin ortak özelliği, önceki yazılarda bahsettiğimiz çoğalma/hücre bölünmesi sırasında denetleyen mekanizmaların ortadan kalkması, bozulmasıdır.

Kanser hücresi normal hücre gibi gözükür, ama bazı yanlışlıklara sahiptir. Bu yanlışlıklar hayati ve bozgunculuk yapacağı derecededir. Normalde bu yanlışlarla yaşamaması gereken kanser hücresi, ölüm mekanizmalarının da bozulmasıyla, yanlışıyla yaşar hâle gelir. Dahası hücre bölünmesi ve çoğalması düzenli ve belli denetimlerle olması gerekirken, denetimsiz bir şekilde kendi kafasına göre sürekli çoğalmaya başlar. Hatalı olan bir hücre, hatalarıyla birlikte çoğalır ve hatalı bir topluluk meydana getirir. Burada üç temel mekanizma zikrettik:

Kendisinde mutasyonlar sonucu bir hata olacak.

Normalde bu mutasyona sahip olduğunda ölmesi gerekirken, ölüm mekanizmalarını değiştirip ölmeyecek.

Normalde çoğalması bazı denetimlere bağlıyken, denetimlerden sıyrılıp sürekli hatasıyla beraber kendini kopyalayacak.

Bu üç maddenin bir arada olması gerekir, çünkü trilyonlarca hücreye sahip vücutta, bir adet mutasyonlu yanlış hücrenin semeresi okunmaz. Velev ki kendi ölmese bile diğer bütün doğruların yanında sesi çıksa dahi duyulmaz, işleyişi bozamaz. Ama yanlış olan kendini çoğaltır ve sayı bakımından artarsa; normal olanların yanında gözle görülen etkilere sebep olur. Kanser, dokuya hâkim olduğunda; doğru çalışan hücrelerin sayısı kanser hücresine oranla iyice azalmış olur, hâkimiyet yanlışa geçer. Doğru ve yanlış kavramları, sayısal üstünlük sayesinde yer değiştirmiş gibi görünür. Hâlbuki sayısal çoğunluk, doğru olduğu anlamına gelmez. Yanlışların çoğaldığı her yerde o doku ölüyor; o sistem çöküyordur.

Yaklaşık bir iki kilo olan karaciğerin içinde bir adet yanlış hücrenin pek önemi yoktur. Ama ne zaman ki elli gramlık tümör kitlesi hâline gelirse; karaciğerin çalışma prensiplerini bozabilir, normal hücrelerin işleyişini aksatabilir. Bir de vücudun diğer bölgelerine de yayılır ve oralarda da tümör toplulukları oluşturursa bütün vücudun sistemini bozar.

Kanser dokusunun en belirgin özelliklerinden bir tanesi, aşırıya gitmesidir. Ölmesi gerekirken ölmeyerek aşırıya gider. Çoğalmaması gerekirken fazlaca çoğalarak aşırıya gider. Örneğin, bir doku bir hormon sentezliyorsa eğer; kanser o dokudan geliştiyse, kanser dokusu, o hormonu çok fazla miktarda üreterek aşırıya gider. Normalde vücutta o kadar hormona gerek yoktur ve fazlalığı düzeni bozup, bazı sistemleri çalışmaz hâle getiriyordur, ama kanser hücresi denetimlerden sıyrılır ve hormonu kontrolsüzce üretir, vücudun düzenini bozarak ifsad eder.

Hücrelerin kanserleşmesini başlatan mutasyonlar nelerdir?

Bu mutasyonlar hücrenin genetik bilgisinde farklılaşma yapan mutasyonlardır.

Örneğin, zararlı güneş/ultraviyole ışınları hücrenin içindeki DNA’da kromozom kırıkları yapar ve DNA’yı bozar. Hasarlı DNA hücreleri kanserleşirse cilt kanserleri görülür.

Örneğin, karaciğer kanserine sebep olan en önemli etken, hepatit B virüsüdür. Çünkü hepatit B virüsü önce hücrenin, sonra çekirdeğin içine girer ve DNA’ya entegre olarak DNA hasarı oluşturur. Zaman içinde normal karaciğer hücrelerinin işlevlerini bozar ve önce siroz denilen karaciğer yetmezliğine sebep olur. Bozulan hücreler karaciğer fonksiyonlarını yerine getiremez ve yetmezlik olur. Siroz, karaciğer yetmezliğidir. Sonra bu yanlış genetik materyale sahip hücreler, sirozlu karaciğer dokusunun içinde kanser adaları oluşturur. Her kanser için sebepler çeşitlilik arz eder.

Peki, diğer hücreler bu kanser hücrelerini tanımıyor mu? Vücut kendisi bu yanlış hücreyi öldüremez mi?

Bir hücrenin kimliğini hücre zarı oluşturur, demiştik önceki yazılarımızda. Hücreler, hücre zarındaki bazı proteinler sayesinde birbirlerini tanırlar, kendinden mi, değil mi diye bu proteinlerle el sıkışırlar. Eğer kendinden ise, bu proteinleri tanıyorsa, vücutta daha önce karşılaşmışsa, hücreler yoluna devam eder, ama eğer bu proteinleri tanımıyorsa, daha önce karşılaşmadığı yeni bir şey ise hemen vücudun savunma hücrelerine haber gönderen sinyaller üretirler. Bağışıklık sistemi hücreleri de savunma ve saldırı yetenekleriyle o dokuyu öldürmeye, vücudu savunmaya çalışır.

Kanser hücresinin en önemli özelliği, kanserleşmeden hemen önce bizim hücremiz olmasıdır. Kanserken dahi bizim hücrelerimizin birçok özelliğini gösterir ve birçok görevini yapar. Hatta tıp ilmi bu kanser hücrelerini de sınıflara ayırır. Bu sınıflama çok detaylı olmasına karşın temel olarak bizim kendi hücrelerimize görünüş ve fonksiyon açısından benziyorsa “iyi huylu (diferansiye)” denilir. Eğer ki bizim hücrelerimizle benzerliği giderek azalmış, bambaşka özelliklere sahip olmuşsa “kötü huylu (undiferansiye)” tümör dokusu denilir. Bir kanser hücresinin, kaynaklandığı esas dokuya benzemesi, esas dokunun özelliklerini göstermesi onu, benzemeyene nispeten daha iyi yapar. Ne kadar benzemiyorsa, yani ne kadar yoldan sapmış ve esas yoldan uzaklaşmışsa o kadar kötüleşmiştir.

Kanser hücresi bizim hücrelerimizle çok benzer olduğundan, dış görünüşü bize benzediğinden, işleyiş açısından normal hücreler gibi konuştuğundan ötürü vücudun kendisi dahi belli bir süreye kadar bu farklılaşmış/kanserleşmiş dokuyu ayırt edemez.

Şunu çok duyarız çevremizde: “Kanser çok ilerlemiş, doktorlar fark edememiş, çok geç kalınmış.” Vücudun kendisi, yanındaki hücrenin değiştiğini, kötü yola saptığını hemen anlayamıyorken dışarıdaki bir insan hemen nasıl anlasın? Erken tanı teşhisleri geliştirilmeye çalışılıyor, erken saptamak için teknoloji kullanılıyor ve hâlâ geliştirilmeye çalışılıyor. Tıp ilmi tamamlanmamış ve hâlâ gelişmekte olan bir ilimdir.

Kanserden şüphelendirecek bazı durumlar var elbet. Örneğin, ileri yaş erkek hastalarda kansızlık, pek beklenen bir durum değildir. Erkeklerin hayız da olmadığını göz önüne alırsak; vücutta kan kaybı yaratacak ve kansızlığa sebebiyet verecek bir sebep yoktur. Orta ileri yaş erkek hastalarda kansızlık (anemi) saptandığında, hastaya kolonoskopi yaptırması önerilir. Bağırsakta bir tümör/kanser mevcut olup da ufak ufak, gizli gizli kanıyor ve kişide kansızlık yapıyor mu, buna bakılır. İnsan vücudunun normalini, hastalığını, hastalığın semptomlarını bilen doktorlar tarafından bilgi ve tecrübelerinin bir ön görüsüyle öneriler oluşur. Hastalar genelde korkar ve yaptırmaz. Önerileri de pek ciddiye almaz. Tıp ilmi, Allah’ın (cc) bizlere verdiği çok güzel bir nimettir. Tıp ilminde ehil olanların önerilerine uymak, olası zararları önceden saptamaya veya henüz zarar oluşmadan sizi korumaya yöneliktir. Buraya kadarki kısım sadece ve sadece tedbirler çerçevesindedir. Yoksa Allah’ın dilediği bir şeyi, bütün doktorlar bir araya gelse, hiçbir hastanın başından savamaz. Allah, şifa vermek istediği kullarının bir kısmına bizleri vesile kılar sadece.

Peki, bizler bu kanser hücresiyle nasıl savaşıyoruz? Kanser ilaçları neden bu kadar ağır?

İlaçlar, kanserin oluşurken kullandığı üç mekanizmayı hedeflese de bu kanser dokusu bizim dokularımızla çok benzerdir, bizden türeyen dokulardır. Kanser dokusu ile vücut dokusunu kesin bir şekilde ayırmak çok zordur, çünkü bize benziyor. Kanser dokusunu öldürürken bizim normal dokularımız da nasibini alıyor.

Örneğin, kanser hücresi çok fazla çoğalıyor, dedik; ancak bizim hücrelerimizin birçoğu o kadar çoğalmıyor. O zaman hızlı çoğalması üzerine etki edip kanser dokusunu öldürecek ilaçlar ürettik. Hızla çoğalan kanser hücreleri ölürken vücudumuzda başka yerlerde de diğer dokulara nazaran normalde hızlı çoğalan hücreler ve dokular mevcut. Bu dokular da nasibini alıyor. Örneğin derimiz, sürekli çoğalan ve ömür boyu alttan üste doğru sürekli kendisini yenileyen bir dokudur. Derinin içerisindeki kıllar, saç, kirpikler de deriyle birlikte her gün çoğalan, büyüyen yapılardır. Kişinin yaşamı boyunca saçları uzar, çünkü o dokunun özelliği, yaşam boyunca çok çoğalarak saçı ve vücuttaki kılları uzatmasıdır. Hızla çoğalan kanser hücrelerini öldürürken bunun yanında, hızlı çoğalan deri ve kıllar da nasibini alır. Kanser ilaçları kullanan insanların bu sebeple vücudundaki kılları, kirpikleri, kaşları ve saçları dökülür. Kanser ilaçları kullanan insanların vücutlarında daha kolay yaralar oluşur ve normal insanlara göre bu yaralar daha geç iyileşir.

Kan hücrelerimiz de hayatımız boyunca çoğalan ve yenilenen hücrelerdir. Bu hücreler de nasibini alır. Kan hücreleri içinde kırmızı kan hücreleri denilen ve eksikliği kansızlığa sebep olan hücreler de vardır, beyaz kan hücreleri denilen ve bağışıklık sistemi hücreleri de vardır. Bu hücreler öldüğünde; kansızlıklar ve enfeksiyonlar meydana gelir. Bu sebeple kemoterapi alan insanlar enfeksiyonlara açık hâle gelir; dolayısıyla da temizlik, hijyen gibi hususlara diğer insanlara nazaran daha çok önem vermeleri ve çok dikkat etmeleri gerekir.

Kemoterapi alan insanlarda bize ait olan diğer hücreleri korumak için başka ilaçlar kullanılır ve yan etkileri azaltmak hedeflenir. Eğer kişi kemoterapi almazsa kanser dokusu tüm vücuda yayılır ve sistemi, düzeni bozarak kişiyi öldürür, ama kemoterapi yapılarak kanser hücreleriyle bir savaş şansı olur. Yan etkilerine bakarak kemoterapi ilaçlarını bırakmak doğru değildir. Kemoterapi ilaçlarının yan etkilerine onkoloji1 doktorları hâkimdir, kanserin tedavisinin yanında ilaçların yan etkilerine yönelik tedaviyi de düzenlerler. Onkoloji doktorlarının önerilerine uyulması en doğru olandır.

Burada yeri gelmişken en çok soru aldığım bir meseleye de değinmek istiyorum, Allah’ın izniyle. Kanser tedavisinde bitkisel kürler çok soruluyor. Öncelikle her bir kanserin oluşma mekanizması birbirinden çok farklıdır, binlerce gen, binlerce yolak içerir. Bu farklılığa binaen ilaçları da kanser türüne özgü olup çeşitlilik gösterir, hatta şu ân kanser tedavisinde o kansere sebep olan genetik bilgiye özgü ilaçlar üretilmeye başlandı. DNA’nın sadece o hasarlı bölgesine etki eden çok spesifik ilaçlar üretiliyor. Bir tane bitki kürünün, mekanizmaları birbirinden çok farklı olan bir sürü kansere iyi gelmesi, bambaşka özellikler gösteren bir sürü kanserden koruması mümkün değildir.

Dahası bu bitki kürlerindeki bitkiler normal zamanda da insanların tükettiği, kullandığı bitkilerdir. Kanser dokusu bizim dokumuza çok benziyor, dedik. Ya bu bitki kürleri normal zamanda tüketildiğinde normal dokuları da öldürüyor ya da normal dokularımıza benzeyen kanser dokularının üzerine ölümcül etkileri yok, kanser dokusuna etkisiz.

Çoğu bitkisel kürün, kansere sebebiyet veren maddeleri vücuttan temizlediğini ve bu yüzden kullanılmasının önerildiğini söylüyorlar. Bu iddianın, mekanizmalarıyla kanıtlanması ve buna delil getirilmesi gerekir, ama delili yok, iddiadan ibaret. “Akciğer kanserine iyi gelen, akciğerleri sigaradan temizleyen … kürü” diye bir şey danışılmıştı bana, sosyal medyada da hayli popüler. Sigara, akciğer kanserinde bir etkendir ve en önemli sebebidir. Sigaranın içerisindeki maddeler, akciğer hücrelerinin DNA’sında kromozom kırıklarına ve mutasyonlara sebep oluyor, hasarlı genetik bilgiye sahip hücrenin çoğalmasıyla da kanser dokusu meydana geliyor. Velev ki bu bitkisel kür akciğerleri sigaradan temizlese dahi, DNA’sı bozulmuş hücrelerin üzerinde bir etkisi yoktur. Yani kanseri oluşturan hücreler olduğu yerde duruyor. Zamanla o hücrelerden kanserler meydana geliyor. Kanser oluşturan bu hücrelere bir etkisi olmadığından kanserli dokuyu da tedavi etmiyor. Burada aklıselim her insanın şunu düşünmesi gerekir: “Ben akciğer kanserinden korunmak istiyorsam, en büyük sebebi olan sigarayı içmemeliyim.” Günde iki paket sigara içip de arada sırada içtiği bir bardak kürden nasıl bir fayda bekliyor, anlamak güç doğrusu.

Bitkisel kürler asla esas tedavi olamaz. Esas tedavi o hastalığın, hastalığa özgü tıbbi tedavisidir. Bitkisel kürler ise yanında yardımcı olarak alınabilir. Normalde de tüketilen bitkilerin, hastalık ânında da tüketilmesinde bir beis yoktur. Yani sen kanser olduğunda esas olarak kanser ilaçlarını kullan, yanında bir bitkiyi tüketmek, suyunu kaynatıp içmek, özünü çıkartıp sürmek mi istiyorsun, onu da yap; lakin esas tedavi hâline getirip, esas tıbbi tedavini bırakma. Ayrıca her bitki ve kür de sağlığa yararlı değildir. Kullanmadan önce hekimine danışmayı unutma. Birçok bitki, vücuttaki hormon dengesini bozarak bazı işlevlere sebep oluyor, bunu genelde satan kişi dahi bilmiyor. Örneğin, zayıflama kürlerinin çoğu vücuttaki tiroid hormonlarını arttırıp vücutta yıkımı tetikliyor; kişi de zayıfladığını zannediyor. Hâlbuki vücudundaki kasları, sistemleri yıkıma uğruyor, âdeta eriyor ve akabinde ne yazık ki ölümler görülüyor.

Tıbbi bir tedavi önerildiğinde; öneriyi yapan kişinin, vücudun normal işleyişini ne kadar bildiğini ve bu konuda eğitim alıp almadığını sorgulamakta fayda var. Vücudun normal işlevi bozulduğunda, yani hastalık olduğunda bu hastalığı ne kadar bildiğini ve bu hastalığı ne kadar tanıyabildiğini, bu hastalığın tedavisini bilip bilmediğini sorgulamak gerek. Bir tedavi önerdiğinde önerdiği tedavinin etken maddesini, vücuda hangi mekanizmalarla etki ettiğini, yan etkilerini ne kadar bildiğini ve bir yan etki geliştiğinde bunun tedavisini ne kadar bilip uygulayabildiğini sorgulamayı unutmayın. İşi ehline sorun. Kendini İslam’a nispet eden her kişi nasıl ki Müslim değildir; tıbba nispet edilen birçok ürün de bilimsel ve tıbbi değildir, iyi ayırmak gerekir. Sağlığınızı kimlere emanet ettiğinize de azami önem gösterin.

Rabbimden hepimize sağlık, af ve afiyet diliyorum.

Selam ve dua ile..

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

1. Onkoloji; vücutta var olan tümörlerin oluşumu, nedenleri, tanısı, tedavisi ve kalıtımla ilişkisini inceleyen bilim dalıdır. Allah (cc) insan vücudunu o kadar detaylı, o kadar muntazam yaratmıştır ki beşer/aciz olan bir insan tüm ömrünü, tüm varlığını, tüm vaktini bu muhteşem organizmaya ayırsa, yine de yetişemez. Bu kadar detayın olduğu bir vücutta, uzmanlaşmak ve detaylara inmek de şarttır. Tıp ilmi bu sebeple dallara ayrılmıştır.