Sabahın erken saatleriydi. İmsak yeni girmişti. Namazın ardından yola çıkılacaktı. Her görüş öncesi aynı heyecan ve stresi yaşıyordu. Karnına ağrılar giriyor, lavabodan çıkamıyordu. Abdest aldı. Seccadenin üzerinde uzun uzun dua etti. Feracesini giyip hızlı adımlarla aşağı indi. Araç çoktan gelmişti. Her zaman oturduğu yere geçti. Hafif geri dönüp arkada oturanlara el salladı ve kendine has üslubuyla selamlaştı.

Aracın kokusu çok ağırdı. Belli ki yeni alınmıştı benzin. Ağrıyan karnına, bulanan midesi de eklendi. Otobana çıkınca yolculuk tam tekmil şenlendi. Ağlayan çocuklar, istifra edenler, karnı acıkan ve yolluk için hazırlanan haşlanmış yumurtayı daha ilk kilometrede yiyenler… Sesler ve kokular... Her şey birbirine karışmıştı.

Her hafta aynı çileyi çekiyordu. Babası uzunca bir zamandır cezaevindeydi ve o, evin tek çocuğu -hatta tek ferdi- olarak ziyarete gidiyordu. Bir saat de olsa babasını görerek mutlu oluyordu. Görüş saatinin erken olması, yolun uzunluğu, aracın külüstür olup yolcuların çokluğu ziyarete gidişleri çekilmez kılsa da babasını görünce tüm ezayı unutuyordu.

Yoldaki her tabelayı ezberlemişti. Her şehrin kilometresini ve rakımını dahi bilirdi.

Birçok mevsime denk gelmişti. Her mevsim yollar ayrı bir güzeldi. Cezaevi şehirden uzak inşa edildiği için etrafı hep tarım arazisiydi. Bu araziler buğdaylara ev sahipliği yapar, başaklar büyüdükçe her yer yeşille bezenirdi. Hafif bir rüzgâr varsa o gün, başakların bir sağa bir sola salınışını izlemek, Oscarlık bir filmden daha güzeldi. Aynı ânda hareket eden bir cemaatlerdi sanki…

İlerlerdi zaman… Başaklar olgunlaşır ve sararırdı. Olgunlaşan başak, tevazuyla eğerdi başını… Bu, ne de büyük bir ahlak dersiydi. Her neyde ilerlediysen, olgunluğunun göstergesi tevazu olmalıydı. Yaşın ilerledi, tevazun artmalı. İlmin derinleşti, tevazun artmalı. Başarıların zirve yaptı, tevazun artmalı diye okurdu bu sahneyi. Sonra bir bakardı ki sürülmüş tarlalar. Başaklar gitmiş, ama yerini başkalarına bırakmış. Tıpkı bizdeki gibi; görevini bitiren, yenilere yer açıyor sanki…

Ayçiçekleri ekilirdi buğdayların ardından… İncecik filizler boy verirdi. Başlarda çelimsiz olurlardı. Ne zaman ki çiçekleri açsa, işte o vakit İlahi bir sanat eseri sizi karşılardı. Güne bakan binlerce sarı çiçek. Tek bir yöne doğrulurlardı… Güneş nereyeee, ayçiçekleri orayaaa… Biz de böyleyiz, demekten alamazdı kendini. Resûller nereyeee, biz orayaaa…

Ayçiçekleri de tıpkı buğdaylar gibi, olgunlaşınca başlarını eğer; bu sefer bambaşka bir mesaj vererek, “Bizim bir irademiz yok bu olgunlukta. Sen ne verdiysen bizde o yetişti.” derlerdi sanki… Yine onlar da insanoğluna hizmet için hasat edilirdi... Dağılırdı ayçiçeği cemaati de… Tekrar toplanmak üzere…

Bazı tarlalar çok nasipsizdi, tıpkı bazı insanlar gibi. Filizler dikilirdi göğe doğru, ama büyümezdi çiçekleri. Hatta yeşil de değillerdi… Yanıktı hepsi… Böyle bir tarla, sahibinin imtihanıydı. Ya iyi bir mümindi, rızıkla sınanmak istendi ya da facir bir kimseydi, “Al sana ekin!” denilerek kendisine çekidüzen vermesi istendi. İnsanoğlu her hâline hamd etmeli, derdi bu manzaradan sonra kendi kendine. Zira ya bu mesajı Allah hiç ama hiç vermeseydi…

Bitti sanmayın, Allah’ın sayısız nimet verdiğini unutmayın. Sırada kanolalar vardı.

Tüm tepecikleri sapsarı görünce ilk zamanlar sarıpapatya sandı. Ama yakından bakınca başka bir çiçek olduğunu anladı. Bir dal kopardı girerken cezaevine. Uzattı hanım gardiyana doğru ve dedi ki: “Nedir ismi, siz tanıksınız bunun her hâline?”

“Kanola.” dedi kadın. “Gıda ve kozmetikte kullanılıyor.” diye de ekledi.

Toprağa birkaç ay da o ev sahipliği yaptı.

Ne güzelsin Allah’ım, diye mırıldandı. Yarattıkların da güzel…

Yol her seferinde bu tefekkürle dürülürdü sanki. Çabucak biterdi. Yine öyle oldu. Vardılar ve görüş saati de geldi… Alelacele kayıt yaptırdı. Aramadan geçtikten sonra uzunca koridorda gardiyanla karşılaştı:

− Kime gelmiştiniz?

− Babama…