İnsanlara verilen öğütler ve nasihatler çoğu zaman kulak ardı edilir ve önemsenmez. Kurulu düzene, hayata yön veren düşüncelere ve mevcut yaşam tarzına aykırı olduğu için özellikle de Rabbani ve Nebevi nasihatler genellikle zamansız, rahatsız edici ve paradigmayı tümden değiştirici olarak değerlendirildiğinden insanların çoğu bu öğütlere karşı mesafeli durmuş, tereddüt etmiş veya hasmane tavırlar içine girmişlerdir.

Nasihat aslında aklın da aşısıdır; olgunlaştırır. Nasihatler olmasaydı, bugün insanlığın sahip olduğu itikadi, ilmî, ahlaki, kültürel ve diğer devasa birikimler de olmayacaktı.

Nasihat edilen kişiler veya toplumlar bunun kıymetini hakkıyla takdir etmelidir ki o nasihati ileride başlarına gelecek ciddi bir musibet neticesinde anlamak mecburiyetinde kalmasınlar. Nitekim onlar nasihati musibetler vesilesiyle tecrübe edip nefesleri kesildiğinde bu can acıtıcı deneyimler kendilerinden sonrakilere de aktarılmış olur. Fakat bu nasihat yahut musibetlerin ders ya da ibret olarak aktarıldığı sonraki nesiller de bunları kulak ardı ederse, daha önce yaşanmış trajedileri yeniden tecrübe etmek zorunda kalırlar. Bu durum böylelikle âdeta bir kısır döngü şeklinde süregider.

Bilhassa itikadi, amelî ve ahlaki açıdan yanlış istikametlere yönelmiş kimi insanlara ve toplumlara ne kadar çok öğüt verilirse verilsin, tuttukları yanlış yoldan kendilerini doğruya ve hidayete yöneltecek olan bu öğütlere kalplerini ve kulaklarını kapattıklarında, kendi öz nefisleri aleyhine bir sonuçla karşılaşır ve hasılaları zarardan başka bir şey olmaz. Ama takip ettiği yanlış yolda başına gelen bir felaket (musibet), onu doğru yola yöneltme hususunda nasihatlere kıyasla daha etkili olabilir. Yıkıcı ve kötü tecrübelerin (musibetlerin) öğretme gücü çoğunlukla sözlerden (nasihatlerden) daha kuvvetlidir.

İnsanın karşılaşabileceği en büyük musibet, tevhidden ve sünnetten yüz çevirmiş olmasıdır. Savaşlar, depremler, kıtlık, kuraklık, orman yangınları, seller, trafik kazaları, toplu ölümlerin yaşandığı maden göçükleri, tek seferde onlarca, yüzlerce mültecinin Akdeniz’in karanlık diplerine gömülüp boğulması ve daha nice büyük küçük musibetler… Tüm bunlar, nimetlerin en büyüğü ve en değerlisi olan tevhid ve hidayetin kaybedilmesinden daha ağır bir musibet değildir.

Çağdaş, laik, batıcı, demokrat, milliyetçi, muhafazakâr demokrat, mutlak eşitlikçi, sosyal demokrat, sosyalist, ateist, deist ve envai türden mahlukat, içinde bulunduğu iflas hâlini idrak edememekte ve önünde sonunda karşılaşacakları Rabblerine karşı akıl dışı, cüretkâr tavırlar sergilemekten kaçınmamaktalardır. Kazanmayı umdukları ise kaybettiklerinin yanında okyanustan bir damlanın izi dahi değildir.

Son yıllarda yaşanmakta olan musibetler karşısında ortaya konan tavır ve yaklaşımlar, inanç ve ahlak açısından sel süprüntüsü gibi, fesat kasırgasının önüne katarak yıkıp devirdiği enkaz misali toplumun içinde bulunduğu derin vahameti yeniden gözler önüne sermiştir. Tekrardan görüldü ve anlaşıldı ki İslam bir vadide, insanların ekseriyeti ise bir başka vadide…

Katıksız bir tevhidle iman etmezler. Allah’tan başkasına ilah diye tapınırlar. Allah’ın (cc) yolundan engeller ve değersizleştirip kötülemeye çalışırlar.

Tevhidin nurundan alabildiğine uzak ve derin bir sapıklık içindelerdir.

Dünya hayatının cazibesine kapılıp dünya hayatını tercih ederek geçici dünya nimetleri arasında kalmayı, ahiretin daimî ve bitimsiz nimetlerine üstün tutarlar.

Dünyevi olanı, meşru olmayan yollarla elde eder ve batıl amaçlar uğruna harcarlar. Dünyaya ve dünyevi olan her ne varsa hepsine taparcasına düşkünlük gösterirler.

Allah’tan (cc) hayâ etmezler. Sayısız ayet ve delillere karşın hakkı düşünmezler. Hidayetten saptırıcı oldukları aşikâr olduğu hâlde sapkın yöneticilere ve bilginlere körü körüne uyarlar.

Ölümden sonraki hayat diye yakine dayalı bir inançları olmadığından ahiret yurduna hazırlık yapmazlar.

Ateş çukurlarının kenarında durdukları hâlde kendilerini emn ü emân içinde zannederler. Onların çoğu kalbiyle yahut ameliyle kâfir olup, Allah’a (cc) iman etmemişlerdir.

Geçmiş kavimlerdeki müşriklerin başına bir bela ve musibet geldiğinde yalnız Allah’a (cc) yönelerek ihlasla O’na dua ederlerdi.

Çağdaş müşriklerin ise şirk ve azgınlıklarını arttırmakta ve karşılaştıkları musibetler kendilerini Allah’tan (cc) daha çok uzaklaştırmaktadır.

“Gelecek olan azaba Allah’tan (cc) başka hiç kimse engel olamaz ve o azap geldikten sonra hiç kimse o azabı kaldıramaz.” gerçeğini hakkıyla idrak etmezler.

Her sözleri hakka karşı inatlarını, kinlerini, cehaletlerini ve azgınlıklarını ortaya çıkarır. Doğruluktan ve doğrulardan hoşlanmazlar. Allah’ın (cc) dinine ve yoluna eğri diyerek yanlış göstermeye çalışırlar.

Dosdoğru dini eğmeye, bozmaya, değiştirmeye ve türlü türlü şirk unsurlarıyla karıştırıp barıştırmaya çalışırlar.

Tevhidin aydınlığını, çağdaş şirk ideolojilerinin hüsrana uğratan zifiri karanlığı gibi görüp gösterirler.

Hak ve hakikatten o denli uzağa sapmışlardır ki, ona yaklaşmak ve kurtuluşa ermek ihtimalini bizzat kendi elleriyle yok ederler.

Yeni nesil fertlerin yaradılış kabiliyetlerini yanlış istikametlere yönelten, ürettikleri toplum baskısının kötü sonuçlarını köhnemiş ideolojiler, çirkin davranışlar, kötülenmiş huylar, taassup, körü körüne taklit ve nefsin arzuları gibi masiyetlerden ve münkeratlardan hoşlandırarak tevhid ve sünnetten kaçındıran durumlara alıştırmakla, kör kara cahiliyeye âdeta altın çağ yaşatırlar.

Konu, Kur’ân-ı Kerim olunca “Arap, Arapçı, Arap hayranı…” olarak etiketlerler de kendileri aynı Arapların bir kısmının icadı ve Ebu Leheb menşeli “Türk veya Kürt Baasçısı ve Şebbihası” olarak istatistikleri bile tutulmayan katliamcı güruh olunca aydın (!) dahi olabiliyorlar.

Allah (cc), zeki olmadıklarından dolayı değil, akıldan mahrum oldukları için iman etmeyen ve iman edenlere nefret besleyenlerin üzerine tıpkı çağrıldıkları isim gibi kendilerinden ayrılmayan maddi ve manevi bir rics bırakır. Suretleri de siretleri de artık bu ricsin aynadaki tezahürü gibidir.

İşledikleri cürmün ve masiyetin küçüklüğüne yahut büyüklüğüne bakarlar da bu cürüm ve masiyetleri kime karşı yaptıklarının idrakine varmazlar. Aslı astarı olmayan kutsallıklar ve menkıbeler uydurarak dine sokmaya çalışırlar.

Yöneticisi oldukları yahut içinde bulundukları konumlarından dolayı insanlara karşı cebbar ve mütekebbir olanların Kıyamet Günü insanların üstüne basarak çiğnediği karınca gibi haşrolunacaklarından da gafillerdir.

“Âh, ah… Keşke Allah’a ve Resûl’üne itaat etseydik.” diyerek dövünecekleri günde, yüzleri ateşte evrilip çevrilecek olan iflah olmaz azgınlardır.

Yangın için su ne ise, Allah’ın (cc) azabından emin ve selamette olmanın da çokça istiğfarla mümkün olabileceğini bilseler dahi, itikadi/manevi sensörleri işlevsiz kaldığı için bunu yapmaktan imtina ederler.

Nifak ehlinin ve bidatçilerin inançlarını gündemleştirerek toplum içerisinde yayılmasını sağlayacak yol ve yöntemler çıkarıp kalplerde filizlenen zehirli kanaatleri sağlamlaştırırlar.

Kalpleri ölmüş. Öyle ki acı, elem ve ıstırap veren yaralardan ötürü hiçbir şey hissetmemektelerdir.

Kalplere şüphe ve şehvet tohumları atarak saf ve temiz tevhid akidesini karıştırmaya gayret ederek kesin kanaatler olmaktan çıkarmaya gayret ederler.

Hiçbir tedbirin tek başına kaderi önleyemeyeceğine iman etmezler ve ancak Yüce Allah’a yapılacak samimi duanın/kulluğun, kaderi geri çevirebileceğine de ihtimal vermezler.

Hevasına uygun düştüğü vakit hakka tabi oluyormuş gibi görünüp hevasına aykırı olduğunda hakka muhalefet ederek güya doğru istikamette olduklarını göstermeye çalışırlar.

Fıtratları, akideleri ve ahlakları bozulduğundan, onlar için köpekbalıklarına yem olup helak olmak dahi Nuh’un (as) kurtuluş gemisine binmeye tercih sebebidir.

Bedenlerine hâkim olan kalpleri süfli amaçlar ve geçici metaya esir ve köleyken, yeryüzünde rahatça gezip dolaşmakla özgür olunamayacağını fehmetmezler.

İslam’ı; kubbenin tozu ve minarenin gölgesinden ibaret zannederler de Resûlullah’ı (sav) yalanlarlar. Onun getirdiklerinin en az bir kısmını reddederler. Ondan ve getirdiklerinden nefret ederler. Onun dinine ve muvahhidlere zarar geldiğinde rahatlayıp sevinirler, zarar vermek için düşmanlarıyla iş birliği yaparlar ve onun dini üstün geldiğinde sıkılır, üzülür, endişelenir ve korkarlar.

Sihirbaza, falcıya, medyuma, astroloğa gider ve söylediklerine inanarak, tasdik ederek Resûlullah’a (sav) indirileni inkâr ederler.

Yaptıkları işlerdeki sorumluluğu küçümserler. Hatadan, ihmalden ya da insanların hak ve menfaatlerini, mallarını, huzurlarını ve güvenlerini çiğnemekten ötürü herhangi bir günah duygusuna kapılmazlar.

Başka insanlarla ilişkilerinde doğruluk ve istikametten uzaklaşırlar. Çoğunlukla yalan söylemeyi gerektirecek herhangi bir sebep yokken bile gayet rahat bir şekilde yalana başvururlar.

Saygın (!) veya sıradan, küçük ya da büyük, zengin yahut fakir olanları dâhil genel olarak sadık, dürüst ve güvenilir değillerdir.

Tarihin belli bir döneminde ataları “insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı ve vasat bir ümmet” vasfına haizken, tevhid ve sünnetten yüz çevirdikleri şu çağımızda insanlar arasındaki en zelil topluluk derekesine düşmüşlerdir.

Söz, ehil olmayanın ağzına düşüp cahilce fetva vermekte ve mal da infak etmeyenin kesesinde ve kasasında toplandığı için işler değerini yitirmiş ve hayat daha az lezzet verir olmuştur.

Fuhşun yollarda, evlerde, ekranlarda, ormanlarda, bahçelerde, sahillerde, sahnelerde, kafelerde, barlarda, meyhanelerde ve saymakla bitmeyecek türlü türlü mekânlarda gece gündüz akıp gittiği günümüzdekine benzer bir başka “müptezellikler/musibetler çağı” yaşanmamıştır insanlık tarihinde. Bu vahim tablo, son dönemde yaşadığımız doğal veya insan kaynaklı büyük afetlerden çok daha yıkıcı ve ağır musibetler silsilesidir:

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

“Yalnızca sizden zalimlerin başına gelmekle kalmayacak, (suçlu suçsuz herkesi kuşatacak o dehşetli) fitneden sakının. Bilin ki Allah, cezası çetin olandır.”[1]

 

 

[1]. 8/Enfâl, 25