Her masiyet küfrün şubesidir, küfre yol yapar ve kolaylaştırır diyerek başlayabiliriz yazımıza. Geçen ay bidat hususunda önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç konu üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda bidat ile şirk/müşrik arasındaki bağı/ilişkiyi inceleyeceğiz.

Allah’a Bidatlerle Yakınlaşmaya Çalışmak Müşriklerin Özelliğidir

Müşrikler, Allah’a bidatlerle yakınlaşmanın mümkün olduğuna inanırlar. Onlara göre Allah’ı (cc) razı etmek için “iyi niyet” ile amel yapmak yeterlidir. Maksadın Allah’a yakınlaşmak olması o ameli sahih kılan yeterli bir gerekçedir. Bu inancın müşriklerde olması onlara özel olduğu anlamına gelmiyor elbette. Bu durumu, İslam tarihini dikkatli gözlerle okuyan kimseler kesinlikle fark edecektir. Tarihte Müslim olmasına rağmen bidatlerle Allah’ı razı edeceklerine inanan bireyler, toplumlar ve fırkalar pek çoktur.

Özellikle burada müşrikleri incelememizin nedeni onların şirke düşme sebeplerinin terk edemedikleri bidatleri olmasıdır. Zihinlerinde var olan batıl ama “iyi niyetli” tasavvurlar onları şirke götürmüştür. Bu hakikati örnekler ışığında inceleyelim:

Birinci örnek;

“İsmailoğullarında taşlara ibadet şöyle başladı: Herhangi bir kervan Mekke’den ayrılacak olsa Harem’in taşlarından yanlarına alırlardı. Böylece Harem’i yücelttiklerini düşünürlerdi. Konakladıkları yerlerde o taşı bir yere bırakır ve Kâbe’yi tavaf ettikleri gibi taşı tavaf ederlerdi. Bu durum ilerledi ve artık hoşlarına giden taşlara ibadet etmeye başladılar. Onlardan sonra gelen nesiller de bunu ilerlettiler, İbrahim ve İsmail Peygamberlerin dinlerini değiştirdiler. Putlara tapmaya başladılar.”[1]

Örnek açık. Taşları salt yüceltmek ile başlayan, “iyi niyetli” bir bidat yolculuğu şirk ile neticelendi.

İkinci örnek;

Telbiye, hacıların tavaf esnasında söyledikleri, hacılara özgü bir ibadettir. Hac menasikindendir. İbrahim’e (as) hac ibadetlerini öğreten Allah (cc), telbiyeyi de öğretmiştir. Telbiye aşağıdaki gibidir:

لَبَّيْكَ اللهُمَّ، لَبَّيْكَ، لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ، إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ

“Emrindeyim Allah’ım, emrindeyim! Emrindeyim Allah’ım! Senin ortağın yoktur. Emrindeyim! Hamd ve nimetler sana aittir. Mülkünde ortağın yoktur.”[2]

Mekkeliler İbrahim’den (as) kendilerine kalan bu ibadet şekilleriyle haclarını ifa ediyor, belirtilen şekilde telbiye getiriyorlardı. Bir gün Mekke’nin ileri gelenlerinden Amr ibni Luhay isimli şahıs Kâbe’yi tavaf ederken telbiye getiriyordu:

“ ‘Emrindeyim Allah’ım, emrindeyim! Emrindeyim Allah’ım! Senin ortağın yoktur.’

O, telbiye getirirken yanında beliren bir ihtiyar da onunla telbiye getirmeye başladı ve ‘Sadece bir ortağın vardır.’ diye Amr’ın telbiyesine eklemede bulundu.

Amr tepki verdi, ‘Bu da nedir!’ diye itiraz etti.

Yaşlı adam, ‘Sorun yapmana gerek yok. ‘O ortağına da onun sahip olduklarına da sen sahipsin Allah’ım.’ dersin.’ diye tepkisine karşılık verdi.

Amr’ın da kafasına yattı. O da artık yaşlı adamın kendisine öğrettiği gibi telbiye getirmeye başladı. Amr’ın bu şekilde telbiye getirdiğini gören Araplar onu taklit etti ve artık telbiye değişmiş oldu.”[3]

Amr’ın yanında beliren yaşlı adamın şeytan olduğu kaynaklarda zikredilmektedir.

Bir sonraki adım olarak Amr ibni Luhay, Şam’dan putlar getirdi ve bilfiil Araplara putperestlik girmiş oldu.[4]

Kâbe’nin taşlarını tavaf etmek gibi ‘iyi’ bir tasarruf, telbiye ibadetinde yapılan “basit” bir değişiklik orada kalmadı. İbrahim Peygamber’den (as) gelen İslam dinine dâhil edilen bu irili ufaklı bidatler onları Allah’a şirk koşan putperest müşrikler yaptı. Nebiyi Zişan’a karşı duracak, onu inkâr edecek, ona inen vahyi yalanlayacak insanlar oldular.

Zikrettiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere müşrikler Allah’a (cc), peygamberlerinin gösterdiği şekilde değil, kendi akıllarının önerdiği şekilde ibadet ettiler. Amaçlarının da Allah’ı razı etmek olduğunu vurguladılar, ancak İbni Mesud’un (ra) belirttiği gibi “Nice hayrı murat eden vardır ki ona ulaşamaz.”[5]

Burada önemli bir başka konuya da temas etmek gerekiyor:

Bidat, Şirke Açılan Kapıdır

Her bidat şirke açılan ve sahibinin ayağını kaydırması mümkün, tehlikeli bir kapıdır. Kimi zaman insanlar bidatleri küçümseyebiliyor, bidatçiliğin aslında çok da abartılacak bir günah olmadığını zannedebiliyorlar. Ancak şer’i naslar ve vakıa bize gösteriyor ki bu insanlar yanılıyorlar. Bidat hafife alınacak ve küçümsenecek bir masiyet değildir.

Yukarıda zikrettiğimiz Amr ibni Luhay hadisesi ve Mekkelilerin Kâbe’den taşlar alıp onun etrafında tavaf etmeleri örneği üzerinde iyi düşünmek gerekiyor. Bunu yaptıkları zaman da henüz İbrahim’in (as) milleti üzere olan Hanif insanlardı bunlar. Ancak bu zikrettiğimiz bidatler ya da daha başkaca bidatler onlara bir kapı açtı.

“Allah’ı kendi aklımızla razı edebiliriz.”

Bu kapı giderek büyüdü, genişledi ve öyle bir zaman geldi ki putperest müşrik insanlar oldular.

Bidatler küfre açılan kapılardır olgusunu “günahlar küfrün postacılarıdır” hakikati bağlamında da ele almak gerekir. Zira bidat, aziz ve pak İslam dininde yeni şeyler ihdas etmek, günahların en büyüklerindendir. Bu günahlara dalan ve bunları artık hayatının bir parçası hâline getiren insanlar için şirk ameli işlemek de kolaylaşıyor. Çünkü şirkle aralarında bulunan muhkem takva bendlerini bidatleriyle ortadan kaldırmış oluyorlar. Allah’ım, bidatten ve şirkten sana sığınırız.

 

[1]. Radvul Unuf, 1/350

[2]. Radvul Unuf, 1/357

[3]. age.

[4]. age. 1/350

[5]. Darimi, 210