Sade döşenmiş büyükçe bir salon. Pencerenin yanında tek kişilik bir koltuk. Hemen arkasında bir lambader. Büyük boy, beş raflı bir kitaplık. Kitaplar alelade yerleştirilmiş. Birçoğu masanın üstünde. Kimi açık bırakılmış kimi çokça karalanmış. Dergilikler de nasibini almış bu dağınıklıktan. Yerde bir diz battaniyesi. İçeriye bir ut kokusu hâkim. En sevdiği koku. Geçmişe dair hatırladığı nadir şeylerden. Masaya saçılmış mektuplar. Anılar mı demeliyiz onlara?

İçeri süzülen genç bir bayan, mütebessim. Ve şefkat dolu. Sesi tanıdık geliyor, ama nereden? Gözleri ışıl ışıl. Sevgiyle bakıyor. Konuşmuyor. Önce masayı topluyor. Ardından dergilikleri. Karışık kitapları düzenleyip çıkıyor. Tekrar gelişinde elinde bir tepsi. Bir yığın ilaç… Ve bir sürahi. İnce, zarif, billur bir sürahi. Diz battaniyesini kaldırıp itinayla dizlerine örtüyor:

- Üşümüşsün.

- Biraz.

- Yorulmadın mı? Yat istersen.

- İçirmeyecek misin o acı şeyleri?

- Üzgünüm. İçirmeliyim.

- İyi, ver sırayla.

- Bismillah.

- Önce suyu ver elime.

- Buyur.

- Ben yatıyorum, bir ihtiyacın olursa seslen.

- Burada mı kalacaksın?

- Evet, bu gece de burada kalacağım.

- İyi, sen bilirsin.

Uzun bir gece. Kış geceleri zaten hep böyle, hiç bitmiyor. İyi ki kitaplar var.

Kitaplığa doğruluyor. “Bak yine karıştırmış bu kız kitaplığı. Neymiş efendim, düzenliyormuş! Kime göre düzen? Düzenimi bozuyorsun, diyorum. Anlamıyor. Bir de gülüyor. Hep gülümsüyor. Ben kızıyorum, o gülüyor.”

“Sahi kim bu genç kız? Ne işi var bizim evde?  Ve ben onu nereden tanıyorum? Çalışma arkadaşlarımdan biri mi? Ya da yakın akrabalardan?”

Kalınca bir kitap alıyor raftan. Kitap kokusunu oldu olası sever. Sayfaları çevirip neredeyse her yaprağı kokluyor.

O da ne? Bir zarf düşüyor içinden. Oldukça yıpranmış. Gönderen kısmında bir kadın ismi. Alıcı kısmında Yavuz Kerem yazıyor. Her ikisini de tanımıyor. İyi de başkasına ait bir mektubun ne işi var benim kitabımda?

Yavuz Kerem… Adres de tanıdık değil. Meraklanıyor. Zarf açık. Mektubu çıkarıyor. Bana ait değil. Okuyamam. Okumamalıyım. Ama benim kitabımın arasında.

Beyaz bir kâğıda, mavi tükenmez kalemle yazılmış mektup. “Ah babacığım,” diye başlıyor. Sitem ve hatıralarla doldurulmuş her satırı. Bir kez daha okuyor mektubu. Ve bir kez daha… Belli ki ilk mektup değil yazılan. Fakat hiç cevap verilmemiş olmalı. Öyle anlaşılıyor yazılanlardan. Kısa, acı hatıralar içini burkuyor.

Yatağa uzanıyor. Elinde Yavuz Bey’e ait mektupla. Zihninde tekrar eden sitem dolu satırlar:

“…Çok küçüktüm. Sana ne kadar da ihtiyacım vardı. Sevgine, şefkatine… Ama yoktun yanımda. Annesiz büyüyen bedenim, babasızdı aynı zamanda…”

“…Bir gece sabaha kadar seni bekledim. Başımı okşarsın belki, azıcık konuşursun diye ümitlendim. Her zamanki tavrınla savuşturdun beni, ‘Çok yorgunum, yatacağım.’ deyiverdin.”

“…Ayrı dünyaların insanıyız, derdin anneme. Ne yaptığını beğenirdin ne konuştuğunu. Sahi baba, annemle neden evlendin?”

“…Hiç bitmezdi kavgalarınız. Bir defasında aşağıya düşen mandallar yüzünden dahi kavga ettiniz. Neydi bölemediğiniz?”

“…Öldüğünde ardından yas dahi tutamadım anneciğimin. Kurtuldu diye sevindim içten içe. Senin inciten dilinden, yok sayışından, ihmal edişinden. O kurtuldu, ya ben?”

“…Bizimleyken neden hep asıktı yüzün? Arkadaşların seni nasıl mutlu ederdi? Bizde olmayıp da onlarda olan neydi?”

“…Hep eleştirirdin. Önce annemi. Şimdi de beni… Hiç mi iyi yanımız yok? Bu kadar mı kararmıştı bize karşı gözlerin?”

“…Ne yaşımı tam bilirdin ne okuduğum okulları. Ne veli toplantıma katıldın ne düğünüme. Beni yalnızlık büyüttü, yalnızlık evlendirdi. Sahi baba, sen benim neyimdin?”

Kapı tıklanıyor. İçeri süzülüyor genç kadın. Erken kalkmış belli. Çörek otlu poğaçanın kokusu evi sarmış. Perdeyi açıyor. Kış güneşi evi dolduruyor.

- Hayırlı sabahlar, diyor genç kadın.

- Sana da, diyebiliyor yatağından doğrulurken.

Kız mütebessim. Yaklaşıyor.

- Lavaboya gitmene yardımcı olabilirim.

- Ne münasebet.

- Kızma. Sofra hazır.

- Hıh…

Lavaboya gidiyor. Elini yüzünü kurulamak için havluya uzanıyor. Yumuşacık. Mis gibi de kokuyor. Bu koku… Çok tanıdık. Zihninde karman çorman anılar, silüetler… Bir kadın çamaşır asıyor. Yanında sepet ve ıslak giysiler. Eve yayılan hoş koku. Ürkek bir ses. “Yavuuuz, mandal sepeti aşağıya düştü.” Sonrası… Hatırlayamıyor. O kadın kimdi?

Kapı tıklanıyor.

- İyi misin?

- Evet, evet. Geliyorum. Bir kez daha koklayıp asıyor havluyu.

- Masaya oturuyor. Bakışlarını kaçırıyor genç kadından. O ise sürekli yüzüne bakıyor. Gözleri ışıl ışıl.

- Bugün doktor randevun var.

- Gitmeyeceğim.

- Böyle bir seçeneğin yok.

- Hıh… Kimsin sen? Bakıcım mı? Bana karışamazsın.

Sofradan kalkıyor. Odasına geçiyor. Mektubu alıyor. Genç kadın, elinde siyah kaşmir bir paltoyla kapıda. İsteksizce giyiyor. Merdivenden inerken elini tutuyor genç kadın. Ürperiyor. Hastaneye varıyorlar. Bekleme salonundalar. Sekreter kız sesleniyor:

- Yavuz Bey, buyurun.

- Hadi baba. Sıra bizde.