İBADETİN ZİRVESİNDEN EDEBİN ZİRVESİNE

Umre ziyaretlerini anlattığım yazılarda Medine’ye değinmemiştim. Bu yazımda kalemim el verdiği ölçüde o güzel beldeyi tanıtmaya çalışacağım.

Medine, sükûneti yaşatan nadide şehir… Mekke’nin tüm yorgunluğunu alan, ibadetin zirvesinden sizi edebin zirvesine taşıyan Peygamber şehri… Yeri, her ziyaretçinin yanında özel belde…

Burası eskiden Yesrib[1] olarak anılırdı. Fakat Resûl (sav), hicret edince adını Medine[2] olarak değiştirdi. Ki zaten hicret eder etmez şehrin dokusunda da bir çok değişikliğe gitti. Medine kelimesine yakışır bir şehir planlaması yapıp, merkeze Allah’a (cc) ibadet edilen mescidi inşa ederek sosyal hayatı bunun etrafında konumlandırdı. Bunu bilmeseniz dahi şehre varır varmaz buraya bir elin değdiğini hemen anlıyorsunuz. Özel bir el…

Umrenin ahkâmı tamamen Mekke’ye odaklı. Burada umrenin tamamlanması için yapılacak herhangi bir nüsuk yok. Bununla birlikte kendi varlığına münhasır özellikleri çok. Öncelikle Resûlullah (sav) burada medfun. Nasıl Mekke’ye varır varmaz Kâbe’ye koştuysak burada da ivedilikle Ravzâ’ya bir ziyaret yapıyoruz. Yeşil kubbeyi arıyor gözlerimiz mescidin ufuklarında. Onun altında Resûl’ün pak bedeni yer alıyor. Bu kubbe, Memlükler zamanında inşa edilip Osmanlılar tarafından güçlendirilmiş. Sizi kendisine çekiyor. Karşısında duruyorsunuz bir müddet. Bir zamanlar bu avluda Resûl’ün dolaştığını, Bâbu’r Rahme’den odasına girip çıktığını, kimi zaman oda perdesini aralayıp ashabına baktığını, cübbesini giyip, eteklerini toplayarak koşar adımlarla sadık dostuyla istişare etmek için evden ayrıldığını hatırlıyorsunuz… Ardından gerçekliğe dönüp onun (sav) yer… Âişe Annemizin (r.anha) odası… Hastalığı sırasında Nebi (sav), onun odasına alınıyor. Ve burada vefat edip defnediliyor. Ebû Bekir ve Ömer de (r.anhuma) burada. Edeple elinizi kaldırıp selam veriyorsunuz. Allah’ın (cc) selamımızı ileteceği haberini hadislerden öğreniyorsunuz.

Es-Selamu aleyke ya Resûlallah!

Es-Selamu aleyke ya Habiballah!

Es-Selamu aleyke ya Nebiyallah!

Selefimizden, Ebû Bekir ve Ömer’e de selam verildiğini öğreniyorsunuz. Peygamberimizin (sav) vefalı dostunu ve şeytanın dahi yolunu değiştirdiği muttaki adamı da selamlıyorsunuz.

Es-Selamu aleyke ya Ebû Bekir Sıddık!

Es-Selamu aleyke ya Ömeru’l Faruk!

Ortam kalabalıklaşıyor. Artık ayrılmanız gerektiğini anlıyorsunuz. Bakışlarınız Ravzâ’ya takılı. Yavaş yavaş ilerliyorsunuz.

Namaz vaktini iple çekiyorsunuz. Kâbe’de kılınan namaz, sair yerlerde kılınan yüz bin namaza denkti. Mescid-i Nebevi’de kılınan namaz ise bin namaza denk… Bunu fırsat bilip vaktin tüm sünnetlerini -abdest namazı, tahiyyatu’l mescid namazı vb.- ve farzlarını eda ediyorsunuz. Namaz bitince yeşil halıların üstünde, mescidde yuva yapan kuşların sesleri eşliğinde zikirlerinizi yapıyorsunuz. Kolonların kenarına ve kitaplıklara yerleştirilen Mushaflardan birini alıp rahlenize koyuyor, gözlerinizi kapatarak Asr-ı Saadet’te Ashab-ı Suffa’dan biri olduğunuzu hayal ediyorsunuz. Peygamberimizin, etrafında kurulan halkada yerinizi alıyor, elleriniz dizlerinizde edeble onun sözlerini dinliyorsunuz. Ağzından tane tane çıkan her kelimeyi kalbinize nakşediyorsunuz…Ya da bir kolonun ardına geçip tıpkı ashabın yaptığı gibi uzun kıraatlerle namaz kılıyorsunuz. Biraz tefekküre de yer verip tâ eski günlere gidiyorsunuz. Arsanın satın alınışını, mescid inşasına başlanılmasını, Resûl’ün (sav) dahi inşaatta çalıştığını anımsıyorsunuz. Temeli taşlarla atılan, duvarları kerpiçle yükseltilen, tavanı hurma dallarıyla örtülen mescidde buluyorsunuz kendinizi. Bu sefer minbere çıkan Nebi’nin (sav) gür sesini duyuyorsunuz… Allah’ın (cc) ayetlerini ulaştırıyor size…

“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınız bağışlasın. Allah (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan Rahîm’dir.”[3]

Böylece Mescid-i Nebevi’nin ilk dersini alıyorsunuz: Hayatımın her ânında Resûl’e tabi olmalıyım. Onun sünnetini öğrenmeli, yaşamalı ve yaymalıyım…

Nebi (sav) iniyor minberden, odasına geçiyor. Siz de gerçekliğe dönüyorsunuz yine. Genişletilip yükseltilen, defalarca yenilenen mescidin önemini anlıyorsunuz. Hicret edilir edilmez bir ev değil, bir mescid kurulmasının İslam ümmeti açısından hayati önem arz ettiğini idrak ediyorsunuz. Mescidlerimize sahip çıkmamız gerektiğini anlıyorsunuz.

Avluya çıkıyorsunuz. Bir kürsü alıp tenha bir yere çekiliyorsunuz. Vakit gecenin üçte biri. İnsanların sessizce ama akın akın mescide gelmeye başladığına şahit oluyorsunuz. Kapının önündeki izdiham, kovana üşüşen arıları andırıyor. Bizim, Ramazanlarda yaşadığımız bu nadide ân, Mescid-i Nebevi’nin her günkü rutini. Abdest tazeleyip Allah’ın sınırsız dağıttığı balı toplamak için yeniden kovana (Mescide) giriyorsunuz. Güneş doğana kadar oradan ayrılamıyorsunuz.

Vakit namazlarını cem edebilirsiniz. Zira seferîsiniz. Fakat Medine ehlinden biri olmayı deneyimlemek istiyorsunuz. Namazları vaktinde kılmaya azmediyorsunuz. Kasr yapıp cem etmiyorsunuz. Yeni bir ders, yeni bir kazanım elde ediyorsunuz: Ashab hemen hemen her vakti mescidde kılardı. Hatta sabah ve yatsı namazlarına dair Resûl’ün sert uyarıları vardı. Bunları okumanın çok çok kolay, ama uygulamanın güçlü bir irade gerektirdiğini fark ediyorsunuz. Beldenizde vakit namazlarını mescidde eda edemeseniz de vaktinde, yani ezan okunur okunmaz kılmak için karar veriyorsunuz.

Otele dönmeden bir kez daha Nebi’ye (sav) selam vermenin aşkını yüreğinizde hissedip Ravzâ’ya yöneliyorsunuz…

Es-Selamu aleyke ya Resûlallah!

Es-Selamu aleyke ya Habiballah!

Es-Selamu aleyke ya Nebiyallah!


[1] Zarar vermek, kötülemek, karıştırmak anlamlarına gelir.

[2] İkamet edilen yer, yerleşmek anlamına gelir.

[3] 3/Âl-i İmrân, 31

Önerilen makaleler