Bu ayki makalemizde Filistin meselesinin tarihsel ve kavramsal arka planını merkeze alarak bölgedeki çatışmaların sürekliliğinin nedenlerini ve tarafların anlam dünyasını sorgulamaya çalışacağız. Kudüs’le sınırlanan, ancak Mekke, Medine ve Şam havzasıyla iç içe geçen bu tarihsel zemin/Orta Dünya, sömürgeciliğin, modern ulus devlet örgüsü içinde tükenen ümmet algısının ve uluslararası güç dengesinin bir aynası olarak okunmaktadır. Bu tarihî dönemi, özellikle İslam dünyasının, devasa bir enerjiyi yerinde saymakla harcıyor olmasından dolayı patinaj çağı olarak da isimlendirmek mümkündür.
Orta Dünya’nın Kalbi
Modern dünya, Filistin meselesini genellikle siyasal ya da askerî bir sorun olarak ele alır. Ancak bu mesele hem tarihsel sürekliliği hem de kutsal kitaplara dayanan metafizik boyutuyla sırf bir toprak/mekân talebi veya bölüşümü tartışmasından çok daha fazlasıdır. Batılıların “Orta Doğu” olarak isimlendirdiği ve hakikatte medeniyetin en önemli beşiklerinden biri olan Orta Dünya; Mezopotamya, Şam, Hicaz ve Filistin ekseninde insanlığın anlam arayışına şahitlik etmiştir.
Bu coğrafya, tarihte sayısız imparatorluk tarafından işgal edilmiş, defalarca el değiştirmiş ve yüzlerce yıl süren hâkimiyet savaşlarına sahne olmuştur. Bu nedenle, bölgeye yönelik her analiz, sadece siyasi bir okuma değil, aynı zamanda bir medeniyet sorgusu olarak ele alınmalıdır.
Kudüs, Sadece Bir Coğrafyadan İbaret Değildir!
Kudüs; İslam’ın, Hristiyanlık ve Yahudiliğin kutsiyet atfettiği, söz konusu dinlerin tarihsel olarak bazen yan yana bazen karşı karşıya geldiği, yüksek anlam düzeyine sahip bir şehirdir.
Tevhid ümmetinin ilk neslinin yaklaşık on altı aylık bir süre kıble olarak yöneldiği ve Resûlullah’ın (sav) Mirac’a çıktığı Mescid-i Aksâ, Kur’ân-ı Kerim’in delaletiyle[1] mübarek kılınmış bir beldedir.
Bu özelliğiyle İslam ile çok güçlü tarihsel bir bağı bulunmaktadır. Halife Ömer Dönemi’nde, 638 yılında fethedilen Kudüs, 1099’da Haçlı Seferleriyle yeniden Hristiyanların eline geçmiş, 1187’de Selâhaddîn Eyyûbî tarafından tekrar İslam beldesi hâline getirilmiştir.
Dört Yüz Yıllık Barış: Pax Ottomana
1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’yle birlikte Osmanlı topraklarına katılan Kudüs, 1917’ye kadar Osmanlı’nın idaresinde kalmıştır. Bu dört yüz yıllık dönem, taraflı tarafsız birçok tarihçi tarafından genel olarak “Pax Ottomana/Osmanlı Barışı Dönemi” olarak tanımlanır.
Bu dönemde şehirde farklı dinî ve etnik gruplar barış içinde yaşamış, dinî yapılar korunmuş ve sosyal dokuda genel bir istikrar sağlanmıştır. Kudüs’le birlikte Filistin’in büyük kısmı da bu istikrardan nasibini almıştır. Ancak bu huzurlu ortam, Osmanlı’nın zayıflaması ve Batılı sömürgeci güçlerin Ortadoğu’ya yönelik yeni hesaplarıyla birlikte bozulmuştur.
Bir Dönüm Noktası: 1917
I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı hem Irak hem de Filistin cephelerinde yoğun baskı altında kalmıştır. Bu süreçte, Mekke Şerifi Hüseyin ile iş birliği yapan İngiltere hem Araplara bağımsız bir devlet vaadinde bulunmuş hem de Siyonist hareketin desteklenmesi karşılığında Yahudilere Filistin’de bir devlet kurulmasını öngören Balfour Deklarasyonu’nu yayınlamıştır. Bu tarihsel kesit, aynı zamanda modern barbarlık, işgal, katliam ve vahşetin simgesi olacak siyonist çete devleti İsrail’in temellerinin atıldığı ândır. 9 Aralık 1917’de Kudüs, İngiliz kuvvetlerinin eline geçmiş, Osmanlı’nın bölgede dört yüz yıllık hâkimiyeti sona ermiştir.
Siyonist İşgal ve Barbarlık Devletinin Kuruluşu
İngiltere’nin manda yönetimi altında kalan bölgede Yahudi nüfusunun sistemli şekilde arttırılması, yerel halkla olan ilişkilerini iyice gerginleştirmiştir. 1948 yılında, İngiltere’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte “İsrail Devleti” ilan edilmiş; Arap dünyasının tepkisiyle büyük savaşlar başlamıştır. 1956, 1967 ve 1973 yıllarındaki Arap-İsrail savaşları, sadece bölgesel değil; aynı zamanda ideolojik bir hesaplaşmanın ifadesi olarak okunmalıdır. Özellikle 1967 Altı Gün Savaşı’yla İsrail, Doğu bölgesi de dâhil Kudüs’ün bütününe egemen olmuş, böylece Yahudilerin yaklaşık iki bin yıl sonra Kudüs’ü tamamen kontrol ettikleri tarihsel ân yaşanmıştır. Bu durum, tarihte bilindiği kadarıyla bir terör örgütünün “İsrail” adıyla uluslararası destekle devletleştiği yegâne örnektir.[2]
Patinaj Çağı: Modern Çıkmaz
Bugün İslam dünyasının Kudüs’e bakışı, Harameyn’in bile ikinci plana itildiği bir hassasiyet düzeyine erişmiştir. Ancak bu hassasiyetin reel politika düzleminde bir karşılığı yoktur. Enerji yoğun, fakat ilerleme sağlamayan bu hâl, patinaj kavramıyla ifade edilebilir. Yani İslam dünyası, Kudüs meselesinde ne ileri gidebilmekte ne de mevcut durumu değiştirecek bir siyasal irade ortaya koyabilmektedir.
Bu patinaj, sadece siyasal değil; aynı zamanda zihinsel ve medeniyet tasavvuru açısından da bir durağanlığa işaret etmektedir.
Kudüs’ü Anlamak, Kendimizi Anlamaktır
Filistin ve Kudüs meselesi, sınırların ötesinde sınırsız bir anlam ifade eder. Bu, bir medeniyetin hafızası, iradesi ve geleceğiyle yüzleşmesidir. Kudüs’ü kurtarmak, sadece bir şehri değil; aynı zamanda kendi medeniyet kurgumuzu yeniden inşa etme meselesidir. Patinajdan çıkmak; muhafazakâr/İslamcı olarak öne çıkan bazı güçlü siyasi liderlerin dillerinden dökülen hamasi söylemlerden, kuru sloganlardan ve çarpıcı mesajlardan ziyade bu farkındalığın siyasi, fikrî ve ahlaki bir eyleme dönüşmesiyle mümkün olacaktır.
Kudüs ve Filistin’de İki Farklı Varlık Biçiminin Karşılaştırması
1517’den 1917’ye kadar süren Osmanlı yönetimi döneminde Kudüs, İslam hukuku temelinde adalet merkezli bir idare anlayışıyla yönetilmiştir. Farklı dinlere mensup toplulukların birlikte yaşamasına imkân tanıyan millet sistemi, bu çok dinli yapıya hoşgörüyle yaklaşmıştır. Buna karşılık, 1948’den günümüze uzanan İsrail işgali, ulusalcı ve etno-siyonist bir yönetim anlayışı benimsemiş, Yahudi kimliğini yurttaşlık için temel kriter hâline getirerek ayrıcalıklı bir tanım geliştirmiştir.
Osmanlı, Kudüs’ü ümmetin ortak mirası olarak görmüş, onu evrensel bir medeniyetin temsil mekânı kabul etmiştir. İsrail ise Kudüs’ü “Yahudi halkının ebedî başkenti” olarak tanımlamakta, bu yaklaşım da ırkçı, dışlayıcı ve tekelci bir iddia olarak öne çıkmaktadır.
Toplumsal düzene bakıldığında, Osmanlı Dönemi’nde Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar bir arada, çoğulcu bir yapı içerisinde yaşamıştır. Devletleşmiş bir terör örgütü olarak İsrail Dönemi’nde ise demografik mühendislik yoluyla gasıp Yahudi “yerleşimci” isimli eşkıyaların lehine bir yapı kurulmuş, Filistinliler sistematik biçimde ayrıştırılmış ve yerlerinden edilmiştir.
Mekân politikalarında da büyük farklar göze çarpar. Osmanlı Dönemi’nde Kudüs’teki cami, kilise ve havralar dâhil tüm kutsal yapılar korunmuş ve mekânın kutsallığına saygı gösterilmiştir. İsrail Dönemi’nde ise Mescid-i Aksâ’ya yönelik baskınlar ve müdahaleler, yerleşim politikalarıyla birlikte cami ve ev yıkımları yaşanmış; bu da mekânın gaspına yol açmıştır.
Hukuki düzen açısından Osmanlı, şer’i esaslar ile örfi hukukun birlikte uygulandığı ve yerel hukukî özerkliğin tanındığı bir yapıya sahipti. Buna karşılık İsrail yönetimi, Filistinlilere yönelik askerî yönetim, olağanüstü hâl uygulamaları ve mahkemesiz gözaltılar gibi yöntemlerle sadece Batı güdümündeki zayıf rejimlere uygulanan sözde uluslararası hukuku defalarca ihlal etmiştir.
Barış ve şiddet açısından da büyük bir uçurum vardır. Osmanlı Dönemi’nde dört asır boyunca görece istikrarlı ve uzun süreli bir barış ortamı sağlanmıştır (Pax Ottomana). İsrail işgali döneminde ise sürekli çatışma, intifada, abluka, hava saldırıları ve sivillerin, özellikle çocukların, kadınların ve yaşlıların öldürülmesiyle sonuçlanan bir şiddet sarmalı hâkim olmuştur.
Ekonomik yapıya bakıldığında, Osmanlı yönetimi altında ziraat, vakıf sistemi ve yerel esnaf aracılığıyla dengeli bir kalkınma söz konusuydu. İsrail yönetimi ise Filistin ekonomisini abluka ve işgal politikalarıyla kontrol altına almış, doğal ve ekonomik kaynaklara el koymuştur.
Hafıza ve miras açısından Osmanlı Dönemi’nde Kudüs, İslam tarihinin canlı bir hafıza mekânı olarak korunmuştur. İsrail Dönemi’nde ise İslami izlerin silinmesine yönelik çabalar artmış, arkeolojik kazılar aracılığıyla tarihî bellek tahrif edilmeye çalışılmıştır.
Son olarak, uluslararası meşruiyet bağlamında Osmanlı Devleti hilafet aracılığıyla İslam dünyasında meşruiyet kazanmışken, işgalci gasıp İsrail devleti ise başta ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere Batılı güçlerin desteğiyle uluslararası platformlarda korunmuş ve hemen hemen herkesin şahit olduğu çifte standartlı bir diplomasiyle desteklenmiştir.
İki Farklı Dünya Tasavvuru
Pax Ottomana/Osmanlı Barışı Dönemi: Osmanlı yönetimi, Kudüs’ü bir medeniyetin kalbi olarak görmüş; şehrin dinî, etnik ve kültürel çeşitliliğini tehdit değil, zenginlik olarak değerlendirmiştir. Bu anlayışta, barış sadece silahsızlık değil; adaletin ve aidiyetin tesis edilmesidir.
İsrail İşgali: Siyonist barbarlık devleti İsrail’in Kudüs politikası, etno-merkezci ve dışlayıcıdır. Mekân, yalnızca bir tarihî hak iddiası değil; bir hegemonya ve asimilasyon aracına dönüşmüştür. Güvenlik gerekçesiyle yaptığı her uygulama, Filistinlilerin ve hatta Mısır’dan İran’a kadar uzayan bir coğrafyada dokunulmaz olan her ne varsa ahlaksızca sınırı ihlal etmekte ve yaşam alanını daraltmakla bölgeyi daha da kutuplaştırmakta ve sonunun başlangıcı olabilecek insanlık tarihinin en büyük savaşının fitilini ateşlemektedir.
Bu karşılaştırma, bir “nostaljik övgü” ya da “tek taraflı yergi” değil; tarihsel hakikati ortaya koyan bir medeniyet sorgusudur. Pax Ottomana’nın barış iklimi ile İsrail işgalinin sınırsız vahşet ve daimî kriz üretici doğası arasındaki fark, sadece yöntemle ilgili değildir. Bu, siyonistler açısından aynı zamanda kendileri dışındakileri insan olarak görmemek gibi sapkın bir itikadın tezahürüdür. İnsanı merkeze alıp almamanın belirginleştirdiği büyük bir farktır.
[1] “Ayetlerimizin bir kısmını kendisine göstermek için bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah) tüm eksikliklerden münezzehtir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semi’, (her şeyi gören) El-Basîr’dir.” (17/İsrâ, 1)
[2] Haganah: İbranice, “savunma” anlamındadır. Filistin’e göç ettirilen Yahudileri temsil eden ve 1920’den 1948’e kadar Filistin’deki Yahudi yerleşimine karşı çıkan Filistinlilerin itiraz ve isyanlarını etkisizleştirmek için kurulmuş silahlı örgüt. Bu örgüt erken dönemde İngiliz manda yönetimi tarafından yasaklanmış idi. Profesyonel olmamasına ve o dönemde yetersiz silahlanmış olmasına rağmen Yahudi yerleşimlerini Filistinlilere karşı etkili bir şekilde savunmayı başardı.
Haganah terör örgütü devletleşerek “İsrail” isimli terör devletine dönüştüğünde İsrail geçici hükümetinin kararıyla 31 Mayıs 1948 tarihinde feshedildi ve devletin ulusal ordusu hâline geldi. Örgüt hâlen Tzva Haganah le-Yisra’el/Israel Defense Forces (IDF)/İsrail Savunma Kuvvetleri adıyla İsrail işgal devletinin ordusu olarak terör faaliyetlerine devam etmektedir.