ÜSTÜNLÜK

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ

“Ey insanlar! Şüphesiz ki sizleri bir erkek ve dişiden yarattık. Karşılıklı olarak tanışıp kaynaşmanız için sizleri halklara ve kabilelere ayırdık. Gerçek şu ki Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi bilen) Alîm ve (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir.”1

Allah’ın (cc) adıyla,

Allah’a (cc) hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Bir önceki yazımızda, üstünlük ve değerin ölçüsünü belirleme yetkisinin yalnızca Allah’a (cc) ait olduğunu; insanların Allah’ın değerli kılmadığı şeylere değer yüklediklerinde bunun zamanla haktan sapmaya dönüştüğünü ele almıştık. Bu yazımızda ise bu sapmanın en belirgin örneklerinden biri olan asabiyet, kavmiyetçilik ve ırkçılık meselesi üzerinde duracağız.

Müslimler olarak, İslami hayatın hâkim olmadığı ve gündemlerimizi çoğu zaman kendimizin belirleyemediği bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle fıtrata ve vahye aykırı birçok düşünceye sürekli maruz kalıyoruz.

Böyle bir ortamda Müslimlerin birbirlerine karşı nasihat ve hatırlatma sorumluluğu daha da önem kazanmaktadır. Zira içinde bulunduğumuz toplum, kendi düşünce ve tercihlerini belirleyemeyen, Allah’ın (cc) bir cezası olarak tağuti sistemlerin mağduru hâline gelmiş edilgen bir toplumdur. Bunun bir örneğini İsrâîloğullarında görmekteyiz. Kendileri her ne kadar vahiyle muhatap olmuş ve peygamberlerin önderliğinde yol almış olsalar da uzun yıllar boyunca edilgen bir hayat sürmeleri sebebiyle maruz kaldıkları gündemleri kendi seçim ve tercihleri zannetmişlerdir. Oysa bu durum, vahiyden sapmanın İlahi bir cezasıydı:

“(Hatırlayın!) Hani sizden söz almış ve Tûr Dağı’nı tepenizde yükseltmiştik. ‘Size verdiğimiz (Kitab’a) kuvvetle yapışın ve söz dinleyin.’ demiştik. Demişlerdi ki: ‘İşittik ve isyan ettik.’ Küfürleri sebebiyle buzağı sevgisi onların kalplerine içirilmişti/kalpleri buzağı sevgisiyle dolup taşmıştı. De ki: ‘Şayet müminseniz, imanınız size ne kötü bir şey emrediyor!’ ”2

Tefsirine odaklandığımız Hucurât Suresi’nin 13. ayetinin ele aldığı ırkçılık ve kavmiyetçilik konusu da bu açıdan önemlidir. Ayetin nüzul sebeplerini ele aldığımız yazımızda da görüldüğü gibi, İslam’ın en açık ve doğru şekilde yaşandığı dönemde dahi bu konuda sapmalar yaşanabilmekteydi. Bugün sürekli maruz kaldığımız İslami ve fıtri olmayan gündemlerin en etkili olanlarından biri milliyetçilik, kavmiyetçilik ve ırkçılıktır. Bu nedenle söz konusu ayetin ortaya koyduğu ölçüleri hatırlamaya ve bu konuda birbirimizi uyarmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktayız.

“Hatırlat/Öğüt ver! Çünkü hatırlatma müminlere fayda verir.”3

Asabiyet ve Cahiliye Hamiyeti

Kur’ân’da asabiyet kavramı doğrudan geçmemekle birlikte, aynı anlamı ifade eden “cahiliye hamiyeti” kavramı Fetih Suresi’nde zikredilmektedir. Irkçılık ve kavmiyetçiliği ifade etmek için kullanılan kavramlardan biri de asabiyettir. Asabiyet, kişinin mensup olduğu aileye, kabileye, kavme veya topluluğa bağlılık göstermesi anlamına gelir. Esasında insanın yakınlarına sahip çıkması ve onlarla dayanışma içerisinde olması tabii bir durumdur. Ancak bu bağlılık, haklı ile haksızı ayırt etmeksizin kendi grubunu savunmaya dönüştüğünde asabiyet olumsuz bir anlam kazanır. Bu noktada kişi, adalet ve hakkaniyet ölçülerini bir kenara bırakarak yalnızca mensup olduğu çevreyi desteklemeye başlar. Müfessirler de ayette geçen “cahiliye hamiyeti” ifadesini kavmiyetçilik ve asabiyet olarak açıklamışlardır.

“Hani o kâfirler, kalplerine asabiyeti, cahiliye asabiyetini koymuştu. Allah da Resûl’ünün ve müminlerin üzerine sekinetini indirmiş ve onları takva kelimesine bağlı kılmıştı. (İşin aslı) onlar da buna layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.”4

Asabiyet ve kavmiyetçilik, insanın farkında olmadan etkisine girebileceği bir sapmadır. Nitekim vahyin indiği dönemde ve sahabiler arasında dahi bu konuda bazı hatalar yaşanabilmiştir. Bu durum, meselenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Siyer tarihimizde “İfk” Hadisesi olarak geçen ve başta Resûlullah (sav) ve Âişe Annemiz (r.anha) olmak üzere tüm İslam toplumunu derinden sarsan, ağır bir imtihan olan bu olay içerisinde yaşananlara baktığımızda, sahabilerden bazılarının bu meselede asabiyet ve kavmiyetçilik hatasına düştüğünü görmekteyiz.

Abdullah ibni Ubeyy ibni Selûl’un ilk kıvılcımını attığı ve gizli gizli harladığı fitne ateşi tüm Medine’yi sarsarken Allah Resûlü (sav) minbere çıkıp sahabesine şöyle dedi:

“ ‘Ey Müslimler topluluğu! Ailesi hakkında bana eziyet ettiği haber verilen şu adam konusunda bana kim yardımcı olacak? Allah’a yemin olsun ki ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Hakkında konuşulan adam hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. O, ailemin yanına ancak benimle birlikte girerdi.’

Bunun üzerine Abduleşheloğullarından Sa’d ibni Muâz (ra) kalkarak, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Sana ben yardımcı olurum. Eğer o Evs Kabilesi’nden ise boynunu vururuz. Eğer Hazrec’den olan kardeşlerimizden ise bize emredersin, biz de emrini yerine getiririz.’ dedi.

Bunun üzerine Hazrec’in lideri Sa’d ibni Ubâde (ra), Sa’d ibni Muâz’a (ra), ‘Yalan söyledin! Allah’a yemin olsun ki onu ne öldürebilirsin ne de öldürmeye güç yetirebilirsin. Eğer o senin kabile mensuplarından olsaydı onun öldürülmesini istemezdin.’ dedi.

Bunun üzerine Sa’d’ın (ra) amcasının oğlu olan Useyd ibni Hudayr (ra) ayağa kalkarak Sa’d ibni Ubâde’ye, ‘Asıl yalan söyleyen sensin! Allah’a yemin olsun ki biz onu mutlaka öldürürüz. Çünkü sen münafıksın, münafıkları savunuyorsun.’ dedi.

Âişe (r.anha) bu olayı bize aktarırken, Sa’d ibni Ubâde’nin (ra) bu tutumu hakkında şöyle der: ‘O bundan önce salih bir kimseydi. Ancak kabile taassubu onu etkisi altına aldı.’ ”5

Bu olay, sahabe toplumu içerisinde dahi asabiyet ve kavmiyetçiliğin zaman zaman insanı hataya sürükleyebildiğini göstermektedir.

Asabiyetin insanı nasıl etkileyebildiğine dair bir başka örnek de Ben-i Mustalik Seferi sırasında yaşanmıştır. Bazı sahabiler su kuyusunun başında tartışmış ve bu tartışma arbedeye dönüşmüştü. Muhâcirlerden bir sahabi, Ensâr’dan bir sahabiye tekme atınca Ensâr’dan olan sahabi, “Ey Ensâr topluluğu, yetişin!” diye bağırdı. Bunun üzerine Muhâcirlerden olan sahabi de “Ey Muhâcir topluluğu, yetişin!” diye karşılık verdi. Sesleri duyan Resûlullah (sav), “Bu nedir?” diye sordu. Resûlullah’ın (sav) yanında bulunan sahabiler olayı anlatınca Resûlullah (sav), “Bırakın bunu, bu pis bir şeydir.” buyurdu.6

Bu olayda Mekke’den gelen Muhâcir ile Medineli Ensâr arasında bir tartışma söz konusudur. Ancak burada Resûlullah’ın (sav) müdahale ettiği husus, tarafların haklılık ve haksızlığına bakılmaksızın aidiyet üzerinden destek aranmasıydı. Muhâcir’e sırf Muhâcir olduğu için, Ensâr’dan olana da sırf Ensâr’dan olduğu için destek olmak doğru değildir. Birine destek olurken kimin haklı kimin haksız, kimin zalim kimin mazlum olduğuna bakmak gerekir. Ancak burada sahabiler duygularıyla hareket etmiş ve asabiyetle hareket etmişlerdir.

Bir yerde birini savunurken veya bir yanlışa müdahale ederken müminler olarak bakmamız gereken, karşımızdaki kişinin nereli olduğu veya nereden geldiği olmamalıdır. Karşımızdaki meselenin hak olup olmadığına ve ona yardımcı olmanın meşru olup olmadığına bakmamız gerekir.

Bu iki olayın gösterdiği gibi asabiyet, sadece geçmiş toplumlara ait bir problem değildir. Maalesef bugün de insanların en fazla maruz kaldığı sapmalardan biri asabiyet, kavmiyetçilik ve ırkçılıktır. Hayatın en basit ve gereksiz konularında dahi ırkçılık teması sürekli işlenmektedir. Futbol takımlarının kendi aralarındaki batıl gündemler bile insanlar arasında ırkçılık hastalığının yayılmasına neden olabilmektedir.

İnsanlar gerek komşuluk yaparken gerek ticaret yaparken karşısındaki insanın karakterine ve olgunluğuna bakmak yerine ırkına, kabilesine veya milletine bakmaktadır. “Falan memleketten adam çıkmaz, oranın adamı şöyledir.” gibi ifadeler maalesef maruz kaldığımız ve kalbimize içirilen hastalıklardandır. Bir kişinin bir başkasıyla bir sorunu olabilir. Bir kişinin ahlaki eksikleri ve problemleri de olabilir. Ancak buradan hareketle “Bunlar zaten hep böyledir.” şeklinde genellemeler yapmak cahiliye hamiyetinin ve kavmiyetçiliğin günümüzdeki yansımalarından başka bir şey değildir.

Bu hastalık yalnızca insanların soyuna veya memleketine bakışımızda değil, onların konuştukları dile karşı tavrımızda da kendisini gösterebilir. Çünkü insanların farklı ırk ve dillerde yaratılmış olmaları, Rabbimizin (cc) ayetlerindendir:

“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda, âlimler için ayetler vardır.”7

Bir dili anlamıyor olabiliriz, ancak o dilde konuşulmasından rahatsız olmak ve hatta o dili aşağılamak Allah’ın (cc) ayetlerine karşı haddi aşmaktır.

Kardeşliğe Yönelik Bir Tehdit: Asabiyet

Allah (cc) müminleri kardeş kılmıştır. Müminlerin birbirleriyle kardeş kılınmış olmaları, İslam’a ve Müslimlere karşı düşmanlık besleyenlerin en fazla hased ettiği ve hedef aldığı konulardan biridir.

Allah Resûlü (sav) Medine’ye gelmeden önce Hazrec ve Evs kabileleri, Yahudilerin kışkırtmalarının da etkisiyle çok uzun yıllar boyu birbirleriyle savaşmışlardı. Bu savaşlarının temel sebebi ise yine kavmiyetçilik ve asabiyet idi. Allah’ın (cc) hidayetiyle bu savaşlar artık yerini kardeşliğe ve hayırda yarışa bırakmıştı. Ancak Yahudiler bu durumdan oldukça rahatsızdı. Küfrü ve düşmanlığı derinleşmiş bir Yahudi olan Şâs ibni Kays, Medine sokaklarında yürürken Evs ve Hazrec Kabilesi’nden müminler kendi aralarında oturmuş sohbet ediyorlardı. Bu durumu gören Şâs, “Vallahi bu adamlar bu şekilde toplandıkları takdirde bizim bu şehirde kalmamız mümkün olmaz.” diyerek fitne girişimlerine başladı ve bir Yahudi’yi müminlerin bulunduğu yerlere göndererek eskiden yapılan savaşları anlatan şiirler söylemesini emretti. Bu şiirlerin sonucunda müminler kendi kabileleriyle birbirlerine karşı övünüp birbirlerine hakaret etmeye başladılar. En sonunda “O zaman tekrar savaşalım haydi! Harre bölgesinde buluşalım ve orada savaşalım.” dediler ve “Silahlara! Silahlara!” diyerek savaş narası atmaya başladılar.

Bu durumu haber alan Resûlullah (sav), hemen olay yerine gelerek müdahale etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey Müslimler topluluğu! Allah’tan korkun, Allah’tan korkun! Ben hâlâ aranızda bulunurken cahiliye davası mı güdüyorsunuz? Allah sizi İslâm’a hidayet ettikten, onunla sizi şereflendirdikten, onun sayesinde sizden cahiliye işlerini kaldırdıktan, sizi küfürden kurtardıktan ve kalplerinizi onunla birbirine kaynaştırdıktan sonra mı bunu yapıyorsunuz?”

Bunun üzerine insanlar bunun şeytanın bir vesvesesi ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunu anladılar. Ağlamaya başladılar. Evs ve Hazrec’den olanlar birbirlerine sarıldılar. Daha sonra Resûlullah (sav) ile birlikte işitip itaat eden kimseler olarak geri döndüler.8

Anlıyoruz ki asabiyet ve ırkçılık konusu, İslam düşmanlarının Müslimlerin arasındaki kardeşlik bağlarını koparmak ve İslam toplumunu temelden sarsmak için kullandığı silahlardan biridir. Yukarıda değindiğimiz gibi, maruz kaldığımız gündemlere ve içeriklere karşı çok dikkatli olmamız gerekir. Tağutlar, Müslimlerin arasını bozmak için bu tür konuları özellikle gündeme getirip karşımıza çıkarabilirler. Bu durumda, sahabiler arasında yaşandığı gibi, bir ânlık galeyanla kardeşliğimiz zedelenebilir ve İslam’dan sonra cahiliye davasının içine düşebiliriz.

İslam Toplumunda Asabiyetin Yansımaları

Asabiyet ve ırkçılık, insanlık tarihi boyunca toplumları bölen, zayıflatan ve toplumların birbirlerine karşı haksızlık yapmalarının yanı sıra sömürgeciliğin de en önemli dayanaklarından biri olmuştur.

Raşid Halifeler Dönemi’nden sonra, özellikle Emevî Devleti’nin son dönemleri ile Abbâsî Devleti’nin ilk yıllarında İslam fetihleri çok geniş coğrafyalara ulaşmış ve farklı ırk, dil ve kültürlere mensup birçok insan İslam’a girmiştir. Ancak bu dönemde asabiyet ve kavmiyetçilik anlayışı yeniden ortaya çıkmış, bunun sonucunda birtakım yanlış uygulamalar görülmüştür. Devlet hazinesinin önemli gelir kaynaklarından biri gayr-i Müslimlerden alınan cizye vergisiydi. Arap olmayan toplulukların İslam’a girmesiyle birlikte cizye gelirlerinde azalma yaşanınca, bazı bölgelerde Müslim oldukları hâlde Arap olmayanlardan cizye alınmaya devam edilmiştir. Bunun yanında Araplar ile Arap olmayanların evlenemeyeceği veya Arap olmayanların Araplara namazda imamlık yapamayacağı gibi İslam’ın temel ilkeleriyle bağdaşmayan yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır. Bu durum, asabiyet ve kavmiyetçiliğin zamanla İslam toplumları içerisinde de etkisini gösterebildiğini ortaya koymaktadır.

Bunun tam karşısında ise tarihte “Şuûbiyye” olarak bilinen hareket ortaya çıkmış ve Arap olmayan diğer milletlerin Araplara olan üstünlüğünü savunan bir başka ırkçı ve kavmiyetçi yaklaşım zuhur etmiştir. Arapların kendi dil ve ırklarını üstün göstermek için hadis uydurdukları gibi, Arap olmayanlar da kendi dil ve ırklarının üstünlüğünü ispat etmek amacıyla aynı yönteme başvurmuşlardır.

Bir yanlışın bireysel olarak yapılması ile toplum tarafından benimsenmesi arasında fark vardır. İnsan bazen yaptığı hatanın farkına varabilir. Ancak toplumlar çoğu zaman benimsedikleri yanlışları sorgulamak yerine onları haklı gösterecek gerekçeler üretirler. Bu sebeple birçok batıl düşünce ve uygulama zamanla normalleşir, hatta savunulur hâle gelir. Maalesef tarihimize baktığımızda, Arapların şerefi ve diğer insanlara olan üstünlüğüne dair birçok hadis uydurulmuş, diğer milletleri ve ırkları aşağılayan rivayetler ortaya atılmıştır.

Irkçılık Bir Sömürge Aracıdır

Yukarıda zikrettiğimiz örneklerde de görüldüğü üzere, Arap olmayan insanların İslam’a girmesiyle birlikte cizye gelirlerinde yaşanan azalma ve Arapların, özellikle de Umeyyeoğullarının üstünlüğünü vurgulayan anlayış sebebiyle Arap olmayan topluluklar çeşitli şekillerde mağdur edilmiş ve sömürülmüştür.

Bu durumun benzerlerini Yahudi tarihinde ve Batı medeniyetinin sömürgeci anlayışının temellerinde de görmekteyiz. Yahudiler kendilerini seçilmiş ve üstün bir topluluk olarak görmüş, Yahudi olmayan insanları (goyim) ise kendilerine hizmet eden kimseler olarak değerlendirmiş ve bunun için dinî birtakım argümanlar üretmişlerdir. Batı sömürgeciliğinin zihnî altyapısı da benzer bir anlayış üzerine kurulmuştur. İnsanları kendi ölçülerine göre alt ve üst sınıflara ayıran bu anlayış, Batılı ilahiyatçılar arasında da savunulmuş; kendilerini üstün sınıfa yerleştirirken siyahi ve Kızılderili halkların kendilerine hizmet etmek için yaratıldığını iddia etmiştir.

Devam edecek, inşallah.

1 . 49/Hucurât, 13

2 . 2/Bakara, 93

3 . 51/Zâriyât, 55

4 . 48/Fetih, 26

5 . Buhari, 4141; Müslim, 2770

6 . Sîretu İbni Hişâm, 2/290-293

7 . 30/Rûm, 22

8 . Sîretu İbni Hişâm, 2/147

Önerilen makaleler