Küçük bir insan evladını düşünelim. Yeni yeni adımlar atıyor. Etrafı keşfediyor. Ara ara gittiği yerden dönüp annesine bakıyor. Âdeta “Annem hala orada mı? Doğru olanı mı yapıyorum?” diyerek kontrol ediyor. Güvende olup olmadığını ölçüyor. Şu ânda bu yazıyı okuyan her birimiz geçmişte bunu yapmıştık. Türevlerini hâlâ yapıyoruz. İçinde bulunduğumuz yerde güvende miyiz diye bebeklikten beri bir arayış ve telaş içindeyiz. Eğer bebeğin annesine bakıp ona gülümsediğini gördüğünde hissettiği gibi işler yolunda, güvendeyim diye hissedebiliyorsak daha fazla keyifli, huzurlu ve keşfedici oluyoruz. Eğer güvende hissetmiyorsak bu yaşımızda dahi işler karışıyor.
Güven arayışı fıtratımızda olan bir duygu. İhtiyaçlar hiyerarşimizde ilk sırada. Güvende hissetmeden bir şeyler inşa edip hayat kuramıyoruz. Bu duygunun eksikliğinde tehdit altında hissediyoruz. Bu nedenle güvende olma hâline sahip olmak için belli başlı yaptığımız adımlar var. Örneğin tehlikeli durum ve insanlardan uzak durmamız, korunaklı sağlam evler yapmamız, çocuklarımızı gözetmemiz, sağlıklı beslenmemiz… Görüldüğü gibi buraya kadar her şey olağan ve akışında. Ama insanoğlu her şeyde olduğu gibi bu konuda da ipin ucunu çoğu kez kaçırıyor.
Güvende olmadığımızı düşündüğümüz zamanlarda beynimiz âdeta bir yangın alarmı gibi kaygı ve korku alarmını çalmaya başlar. Bunun sebebi bizi korumaktır. İşleri yoluna sokmamızı ister. Sorun olan duruma dikkatimizi çekmek ister. Ama insanoğlu bu alarmı çoğu kez rahatsız edici bir his olarak görür. Kaçılması, kontrol edilmesi, ortadan kaldırılması ya da görülmemesi gereken bir duygu olarak… Ama her duygu gibi kaygı da çok işlevseldir ve yaratılma nedeni vardır. Bedenimizde herhangi bir problem varken ağrı hissetmemiz gibi zihinsel süreçlerde de işler yolunda gitmediğinde kaygı hissederiz. Yani kaygı ruhun acısıdır ve bir mesaj taşımaktadır.
Yazımızın konusu kaygıyı yönetmek olmadığı için bu kısa girişi şu şekilde bağlamak istiyorum: Kaygı ya da güvende hissetmeme hâli insanlar için o kadar rahatsız edici bir duygu olarak algılanır ki sanki o duygu geçerse veya ortadan kalkarsa tüm sorun çözülecek gibi düşünürüz. Onu bir semptom olarak değil de sorunun kendisi zannederiz. İşte işler bu kısımda karışmaya başlar. Bu hissi duymamak için hayatımızdaki kaygı uyandıran sorunları, belirsizlikleri ortadan kaldırmak isteriz. Belirsiz, kestirilemez, öngörülemez durum, kişi ve yerlerden uzak dururuz. Zira insanda kaygı uyandıran en başlıca şeylerden biri belirsizliktir. Çünkü belirsizlik; insan zihni için kontrol edilememezlik, yani sonucu kestirememe hâlidir. Bu yüzden seçimlerimizi buna uygun yapar, buna uygun olan adımları atmaya gayret gösteririz. Bu yapıyı kontrol etmek için de en sık başvurduğumuz baş etme yöntemi ise eşyayı kontrol etme ya da kaçma mekanizmasıdır. Normal şartlarda belli oranda herkes bunu yapar. Ancak eğer ruhumuzun şirazesi biraz kaydıysa bu yollara haddinden fazla başvurmaya başlarız. Yeter ki o tehdit hâlini yaşamayalım. Yeter ki belirsiz, öngörülemez durumlar ortaya çıkmasın. Bu kısmı somutlaştırmak faydalı olabilir. Gelin, gündelik hayatımıza bakalım: Erkekler neden güçlü olmak ister? Kadınlar neden güçlü erkekler seçmek ister? Neden sosyal bağlar bizim için önemlidir? Statü ve para neden kıymetlidir?.. Çünkü bunlar bize güvende olduğumuzu, işlerin bizim kontrolümüzde olduğunu hissettirir. Bu yüzden kendimizi ve neslimizi korumak için daha fazla güce, paraya, statüye yatırım yapıyoruz. Hatta cimrilik yapıp istifleme1 yapma nedenimiz de geleceğe dair kaygı hissetmek istemeyişimizden. Çünkü “kaygı hissetmek eşittir tehlike” diye düşünüyoruz. Çok harcama yaparsak geleceğe dair maddi anlamda hangi durumda olacağımızı kestiremiyoruz, hatta ve hatta beynimiz bizi korumak için kötü senaryoları film şeridi gibi gözümüzün önene getiriyor. Tabii bir de şeytanın bizi korkutması da cabası.
Daha başka gündelik örnekler vermek gerekirse mesela ayıplanmaktan korkuyoruz ve susuyoruz, çocuklarımızı helikopter gibi tepelerinde bulunarak kontrol ediyoruz, mikroplarla karşılaşmamak için evlerimizi bol çamaşır sularıyla temizleyip ameliyathane gibi steril kılıyoruz, eş seçerken bile en güçlü, en paralı, en güzel olanı seçiyoruz. Hissettiğimiz bazı duygulara, düşüncelere, anılara, travmalara dahi tahammül edemiyoruz çünkü o duygulara, düşüncelere izin verirsek ortaya çıkacak acıyla baş edeyiz diye düşünüyoruz. Kısacası tekinsiz hissetmemek için hep iyi hissettiğimiz, güvenli limanda kalmak istiyoruz. Belirsizlikleri hayatımızdan ne kadar kaldırırsak o kadar güvende olacağımızı düşünüyoruz.
Kötü haber: Hayat bir belirsizlikler denizi ve biz bu denizin tam ortasında yüzüyoruz. Ne kadar canhıraş çabalarsak çabalayalım bizim kontrol edebileceğimiz şeyler oldukça kısıtlı. Çok mükemmel bir ev de inşa etseniz depremle yerle bir olabilir, en doğru adayı da seçseniz insanlar en beklenmedik ânda en beklenmedik yüzlerini gösterebilir, en iyi tohumu da seçseniz ağacınız o sene meyve vermeyebilir… Hayatlarımız baştan ayağa belirsizlikle doludur. Bunu fark etmek için danışanlarıma sorduğum bir soruyu burada da sormak isterim. Hayatta emin olduğunuz ama gerçekten yüzde yüz emin olduğunuz ne var? Bu satırları okuduktan sonra yerinizden kalkacağınıza emin misiniz? Ya da eşinizin bugün sizi gerçekten sevdiğine? Yarın işe gittiğinizde iş yerinden kovulmayacağınıza ya da batmayacağınıza? Kulağa felaket tellallığı gibi geldiğinin farkındayım ama bu sorular zihnimizin çalışma mekanizmasını anlamak için önemli. Aslında bunların hiçbirinden emin değiliz. Her biri canlı canlı belirsizlikler içeriyor ama zihnimiz bu belirsizlikleri her gün bize hatırlatmıyor. Sadece bunlardan eminmişçesine yaşamaya devam ediyoruz. Çünkü beynimizin normal işleyişinde kontrol edemediğin şeyleri bırak gibi bir kod var. Yani tevekkül etmek bizim genlerimizde var. Beynimizin başlıca çalışma modlarından biri. Aşırı kontrol çabası bu yapıya zarar verdiği için sorunlar baş gösteriyor. Zaten kontrol edemiyoruz, bir de her detayı planlama ve garantiye alma çabamızla, işleyen çarka çomak sokuyoruz.
Aşırı kontrol ya da kaçınma hâli tevekkül etme kodlarımızla çakışıyor. Beyne ekstra kontrol iş yükü yüklendiğinde, “Sisteme zaten güvenilmiyor, o zaman bende bir problem var!” diyor ve bu durum güven hissetmeme, emin olmama hâlini başlı başına tetikliyor. Bu hâl daha fazla kontrolü, daha fazla kontrol de daha fazla güvensiz hissetme hâlini ortaya çıkarıyor. Fasit bir daire gibi…
Örnek üzerinden gidecek olursak eğer “Her şeyi en iyi şekilde yapan bir ebeveyn olmalıyım, çocuk yetiştirirken vicdan azabı duyacağım bir şey olmamalı.” düşünce kuralına sahipseniz, sizin için, hata yapmak ve kusurları olan bir ebeveyn olma hâli kaygı uyandırır. Yukarıda da belirtiğimiz gibi insan kaygıdan kaçar, kontrol etmek ister. Bunun için çocuğunuzun her şeyine koşar; yemesine, içmesine, konuşmasına, arkadaşlarıyla ilişkisine kadar her şeyini kontrol etmeye çalışırsınız. Ama her yaptığınız kontrolcü adım size şunu fısıldar: Daha az kaygı için daha fazla kontrol et ve çocuğunun iyi olduğundan iyice emin ol.” Bu komutla daha fazlasını yapar, en ufak sorunları bile hata olarak görür vicdan azabı hissedersiniz. Kaçtığınız, kontrol etmeye çalıştığınız şey tam da arkanızdadır. Çünkü beyniniz kuralınıza uygun olarak kontrole dair bir radar açar ve hataları herkesten önce görür, fark eder ve daha fazla vicdan azabı hissedersiniz. Bunları gördükçe de “daha iyi bir ebeveyn” olmaya çalışırsınız. Ama ne yaparsanız yapın bunun sonu yoktur ve asla yeterli gelmez. Tanıdık geliyor mu? Üstüne üstlük her şeylerine koştuğumuz, sürekli kontrol ettiğimiz, işlerini onlar için yaptığımız çocuklarımız en hafif tabirle beceriksizleşir…
Peki çözüm ne olabilir?
Tabii ki hepimizin bildiği gibi cevap tevekkül. Müslimce bir tevekkül. Emeğini ortaya koyarak sırtını Allah’a (cc) dayamak. Seni senden fazla gözeten bir ilahın hükmüne razı olmak. Atılacak adımları atmak ve sonuca karışmamak. Bunun için hayatta neleri kontrol edip neleri kontrol edemeyeceğimizi bilmemiz önemli. Tabiri caizse haddimizi, gücümüzü bilmek. Devemi bağlamak benim kontrolümde olan bir eylem ama devenin başına olay ve şartlar dahilinde ne geleceği, işte burası kontrolümün olmadığı bir kısım diyebilmek. Tevekkül, işlerimizin hep rast gitmesi demek değil. Yeri geldiğinde kayıplar yaşayacağımızı, işlerin ters gideceğini ve olaylar karşısında acı çekmeyi bilmek ve göze alabilmeyi de içeriyor. Bizi yaratan bizi en iyi bilen2 olduğu için bize tevekkülü emrediyor.3 Çünkü diğer türlü yaşamla baş edemiyoruz. Psikolojik iyi oluşumuz için en uygun yapı bu. Tevekkül bizde kortizol düzeyinin (kaygı hormonu) daha düşük ve strese karşı toleransın daha yüksek olmasını sağlıyor.4 Hayata karşı kaygımızı azaltıyor.5 Tevekkül, belirsizliği ortadan kaldırmıyor ama onunla olan ilişkimizi değiştiriyor. Belli, kısıtlı bir kontrol alanına sahip olduğumuzu kabul ettikçe ve Allah’a (cc) işlerimizi havale ettikçe bizi yoran duruma dair zihinsel direnç azalıyor, bu da ruminasyonu (sürekli yararsız düşünme döngüsü) azaltıyor. Çok duymuşuzdur, “Günlerdir aynı olayı düşünüyorum.” diyenleri değil mi? İşte reçetesi tevekkül. Mesela klinik çalışmalarda kabul düzeyi yüksek bireylerin daha az depresif belirti gösterdiği bulunuyor. Her şeyden öte tevekkül, kişinin yaşamdaki varoluşsal anlamı oluşturmasına yardım ediyor. Allah (cc) ile aramızdaki bağ paha biçilemez. O’nun “Yalnızca bana kul olmanız için sizi yarattım.”6 demesi bize yaşam anlamı katıyor. Günümüzün vebası, insanların yaşamlarının anlamını kaybetmesiyken, tevekkül ne kadar büyük bir cevhere sahip olduğumuzu gösteriyor. Çünkü insan ancak “neden”i bulduğunda “nasıl”a katlanabiliyor.7 Diğer türlü hayatta sükûnetle kalamıyoruz.
Modern insan duygularını, düşüncelerini, ilişkileri, doğayı ve daha birçok şeyi kontrol edebileceğini zannediyor. Bu da başarıda narsist ve kibirli bireyler, başarısızlıkta yoğun suçluluk duygusu üretmekten başka bir işe yaramıyor. Tevekkül; sorumluluk ile kaderi en güzel şekilde harmanlayan merhem. Kontrol etmeye değil, tevekkül etmeye odaklanalım.
Her işin sonu Allah’a (cc) hamdetmektir.
1 . Burada bahsi geçen istifleme patolojik bir süreç olan kompulsif istifleme bozukluğu değildir.
2 . “Yarattığını bilmez mi hiç?..” (bk. 67/Mulk, 14)
3 . “Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (3/Âl-i İmrân, 160)
4 . Pargament, K. I. (1997). The psychology of religion and coping: Theory, research, practice. Guilford Press.
5 . Pargament, K. I., Smith, B. W., Koenig, H. G., & Perez, L. (1998). Patterns of positive and negative religious coping with major life stressors. Journal for the Scientific Study of Religion, 37(4), 710–724. https://doi.org/10.2307/1388152
6 . “Ben cinler ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyât, 56)
7 . Frankl, V. E. (2006). İnsanın Anlam Arayışı kitabı



