TARİHE VE TOPLUMA YÖN VEREN DEĞİŞMEZ YASALAR: İSTİBDÂL/DEĞİŞTİRME SÜNNETİ

Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Yeni yazı serimize başlarken İlahi sünnetler konusuna giriş yapmış ve şöyle demiştik: “Yerlerin ve göklerin mülkü/egemenliği Allah’a (cc) aittir. O (cc) kâinata ve içindekilere belli yasalarla hükmeder. Bu yasalara Kur’ân ‘sünnettullah’ der. Şayet bu yasalar kâinat işlerini düzenleyen fizik, kimya vb. yasalar ise, bunlara tabiat yasaları denir. Tarihin akışını belirleyen insana ve topluma dair yasalar ise bunlara toplumsal/içtimai yasa denir. İnsan hayatına yön veren yasalara ise şer’i yasalar denir. İçtimai/Toplumsal yasalar; tarihin akışı, toplumların yükseliş ve çöküşleri, hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin seyri bu yasalar çerçevesinde cereyan eder.”

Bu yazımızda, Kur’ân’ın açıkça işaret ettiği toplumsal yasaların en önemlilerinden birini, “istibdâl/değiştirme” sünnetini ele alacağız. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).

İstibdâl/Değiştirme Yasası Nedir?

Sözlük anlamı itibarıyla bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, birinin yerine başkasını ikame etmek manasına gelir istibdâl.[1] Kur’âni bir kavram olarak bu sünnet; bir toplumun kendisine emanet edilen İlahi mesajı, adaleti ve ahlaki sorumlulukları taşıma liyakatini kaybetmesi sonucunda, Allah’ın (cc) o topluluğu tarih sahnesinden uzaklaştırmasını ifade eder. Bu süreçte Yüce Allah, emaneti zayi edenlerin yerine, bu ağır yükü omuzlayacak yeni, taze ve liyakat sahibi bir topluluğu getirerek tarihin akışını yeniden inşa eder.

Kur’ân’da İstibdâl Sünneti

Kur’ân-ı Kerim’in bildirdiği bu İlahi yasa, muhataplarına göre iki farklı şekilde karşımıza çıkar:[2]

Tüm İnsanlığa ve İnkârcı Toplumlara Yönelik Uyarı

Bu ilk yön, özellikle Allah’a (cc) ortak koşan ve tevhid sorumluluğunu reddeden cahiliye toplumlarını kapsar. Kendilerine gönderilen İlahi elçilere kulak tıkayan, yeryüzünde bozgunculuk yapan ve yaratılış gayesinden sapan toplumlar, bu yasayla açıkça uyarılmışlardır. Onlar için yer değiştirme; bir yok oluş, tarih sahnesinden silinme ve yerlerini yeni bir topluluğa bırakma tehdididir.

İslam Ümmetine ve Müslimlere Yönelik Uyarı

İkinci yön ise doğrudan inananları, yani İslam ümmetini ilgilendirir. Bu, Allah Resûlü’nün (sav) yolundan gitmekte gevşeklik gösteren, İslam davası için fedakârlıktan kaçınan ve İ’la-i Kelimetullah mücadelesinden geri duran müminlere yönelik bir ikazdır. Eğer Müslimler kendilerine verilen bu kutlu görevi layığıyla yerine getirmez, dünya hayatına meyledip sorumluluklarından el çekerlerse; Allah (cc) onlara olan desteğini çeker ve bu yüce davayı omuzlayacak, daha gayretli ve liyakatli başka bir topluluğu onların yerine getirir.

Sonuç olarak istibdâl, kimsenin ayrıcalıklı olmadığını hatırlatan İlahi bir ölçüdür. İster inkârcı olsun ister mümin, kim emanete ihanet ederse bu yasa onun için işlemeye başlar. Bizlere düşen, bu ağır uyarının bilinciyle görevimize dört elle sarılmaktır.

Tüm İnsanlığa Yönelik İstibdâl Sünneti

“Göklerde ve yerde olanların tamamı Allah’a aittir. Vekil olarak Allah yeter. Şayet (Allah) dilerse -Ey insanlar!- sizi götürüp yerinize başkalarını getirir. Allah, bunu yapmaya muktedirdir.”[3]

“Rabbin (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) El-Ğaniy, rahmet sahibidir. Dilerse sizi giderir, ardınızdan -sizi başka bir kavmin soyundan var ettiği gibi- yerinize dilediği başka bir topluluk getirir.”[4]

“Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaçsınız. Allah ise (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) El-Ğaniy, (her daim övgüyü hak eden ve varlık tarafından övülen) El-Hamîd’in ta kendisidir. Dilerse sizi götürür, (yerinize) yeni bir halk getirir. Bu, Allah’a zor değildir.”[5]

Bu ayetler, her şeyden önce Allah’ın (cc) sonsuz gücünü ve insanın O’na olan mutlak ihtiyacını hatırlatır. Mülkün tek sahibi olan Allah; kimseden bir şey beklemeyen, aksine her şeyin kendisine muhtaç olduğu El-Ğaniy ve her türlü övgüye layık olan El-Hamîd’dir. Bu sebeple O (cc), kul olduğunu unutan toplumları tarih sahnesinden çekip yerlerine yenilerini getirmeye kadirdir.

Yüce Allah’ın insanlığı yer değiştirme ile uyardığı tüm ayetlerin temelinde tevhid meselesi yatar. Ayetler, tevhidden yüz çeviren toplumları açıkça bu yasayla uyarır: Şayet insanlar Allah’ın isim ve sıfatlarına layık şekilde O’na kulluk etmez, O’nu tazim etmez, O’na olan muhtaçlıklarının farkına varmaz ve dini O’na halis kılarak yalnızca O’na kulluk etmezlerse; Allah (cc) onları görevden uzaklaştırıp yerlerine yeni bir topluluk getirecektir.

Tarih, bu İlahi uyarının gerçekleşmiş örnekleriyle doludur. Kur’ân’daki kıssalar bu gerçeği gözler önüne serer: Nûh, Âd, Semûd ve Sebe Kavimleri; tevhid inancına ve bu inancın getirdiği sorumluluklara sırt çevirdikleri için bu yasayla yüzleşmişlerdir. Allah (cc) onları yok etmiş ve yerlerine yeryüzünün yeni mirasçılarını yerleştirmiştir. Bu yasa sadece eski zamanlarda değil, son yüzyılda yaşanan büyük savaşlarda da tecelli etmiştir. Allah (cc), bazı güçlerin eliyle pek çok toplumu ve devleti tarih sayfasından silmiştir. Bugün kendi coğrafyamızda tanıklık ettiğimiz acı olaylar ve büyük yıkımlar da bu gözle okunmalıdır. Allah (cc) bir topluluğu, bir başka toplum eliyle yeryüzünden uzaklaştırmakta; istibdâl sünnetiyle bazılarını başka bazı topluluklarla değiştirmektedir.[6]

İslam Ümmetine Yönelik İstibdâl Sünneti

Kur’ân’da istibdâl sünnetine delalet eden üç ayet vardır.

1. Dostluk ve Düşmanlık Yasasını İhlal Edenlere Yönelik İstibdâl Sünneti

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah (sizin yerinize) öyle bir topluluk getirir ki (Allah) onları sever, onlar da (Allah’ı) severler. Müminlere karşı alçak gönüllü/yumuşak huylu, kâfirlere karşı izzetlilerdir. Allah yolunda cihad ederler ve kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın lütfudur. Allah onu dilediğine verir. Allah, (ihsanı ve lütfu bütün varlığı kuşatacak kadar geniş olan) Vâsi’ ve (her şeyi bilen) Alîm’dir.”[7]

Ayetin İstibdâl Sünnetine Dair Mesajları

  • Mâide Suresi, 54. ayette karşımıza çıkan istibdâl sünneti, özel bir bağlamda gelir.[8] Yüce Allah, bu ayetten hemen önce müminlere Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyi kesin bir dille yasaklar. Bu yasağın gerekçesi de oldukça nettir: Kim onları dost edinirse, İslam ile manevi bağını koparmış ve artık “onlardan” biri hâline gelmiş sayılır. Ancak ayetlerin devamında, kalplerinde hastalık olan bir grubun tavrı gözler önüne serilir. Bu kimseler, Allah’ın (cc) emrini çiğneyerek dünyevi çıkarlarını ve gelecek kaygılarını öncelerler. “Eğer onlarla aramızı bozarsak bize zarar verirler, başımıza bir iş gelir.” diyerek, İlahi uyarıya rağmen batıl ehliyle dost olmak için çabalarlar.
  • Mâide Suresi, 54. ayetin işaret ettiği en açık gerçek şudur: İslam ümmetini bırakıp kâfirleri dost edinmek dinden dönme nedenidir. Bilinmelidir ki bu kopuş bir ânda değil, adım adım gerçekleşen bir süreçtir. Bu tehlikeli yolculuk, önce kalp hastalığıyla başlar. Vahiyle beslenen sahih bilginin yerini şüpheler ve şeriatın yön verdiği salih amelin yerini şehvetler ve onun kaynaklık ettiği masiyetler alınca kalp hastalanır.[9] Eğer işlenen günahtan hemen tevbe edilip o hasar temizlenmezse, gün geçtikçe daha fazla kararmaya ve hastalanmaya başlar. Kalpteki bu manevi rahatsızlık büyüdükçe insanı İslam’ın safından uzaklaştırıp kâfirlere meylettirir. En nihayetinde, bu meyil ve yanlış dostluklar kişiyi imandan tamamen sıyırıp atan bir sonla, yani dinden dönmeyle neticelenir.

Kalp hastalandığında, bu sinsi maraz sadece bedeni değil, insanın hem düşüncelerini hem de duygularını esir alır. Bu hastalıkla birlikte ilk zedelenen duyguların başında korku gelir. Kalpteki bu yersiz korku, zamanla batıl düşüncelerle beslenir. İnsan artık izzetin, şerefin ve menfaatin ancak yeryüzündeki “güçlülerin” yanında yer almakla mümkün olduğuna inanmaya başlar. Bu düşünce yapısı, asıl gücün sahibi olan Allah’ı (cc) unutturan, dünya hayatını merkeze alıp ahireti ise bir kenara iten karanlık bir yoldur. Artık o insanın hayatına ve kararlarına şer’i ölçüler değil, yersiz korkuları ve gelip geçici çıkarları yön verir. Bu süreç, kalbin manen ölümü demek olan küfür ve dinden dönmeyle sonuçlanır.

  • İslam’ın bu ümmete yüklediği; adaleti ayakta tutma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve tüm insanlığa şahitlik etme görevi, yeryüzünün ıslahı için verilmiş İlahi bir görev, mukaddes bir emanettir. Başka bir ifadeyle tüm insanlığın ve yeryüzünün huzuru, emniyeti ve kurtuluşu, İslam ümmetine emanet edilmiştir. Ancak her emanet gibi, bu davanın da onu taşıyacak toplulukta aradığı vazgeçilmez nitelikler vardır. Bu niteliklerin en başında sahih vela bera anlayışı gelir. Yani Allah için sevmek ve O’nun için buğzetmek, dostluk ve düşmanlığı yalnızca O’nun ölçülerine göre inşa etmektir. Sözde ve yazıda basit gibi görünen bu haslet, vahiyle arınıp yine vahiyle inşa olmuş kalplerin üstesinden gelebileceği bir şeydir. Zira insanın heva, zaaf ve alışkanlıkları vardır. Onun sevgisi ve buğzu, dostluğu ve düşmanlığı bunların gölgesinde şekillenir ve karşılığını hemen şimdi, dünyada alır. Oysa Allah’ın (cc) istediği dostluk ve düşmanlıkta hevaya ve zaafa yer yoktur, çoğu zaman insan zorlanır ve bu dostluğun karşılığını ahirette alır. İşte bu sebeple Allah için sevmek ve buğzetmek ancak kalbi imanla dolu, seçkin insanların özelliğidir. Bu özelliğini yitiren topluluklar, emaneti yüklenme vasfını kaybederler. Artık emanet onlara ağır gelmeye, bellerini bükmeye başlar. Yüce Allah onları götürür. Onların yerine emaneti taşımaya ehil, seçkin topluluklar getirir.
  • Taberî (rh) ayete dair şu tespitleri yapar:

“Sizden her kim bugün üzerinde bulunduğu hak dininden döner; Yahudilik, Hristiyanlık veya başka küfür çeşitlerine girerek dinini değiştirip başkalaşırsa, bilsin ki o, Allah’a (cc) hiçbir şekilde zarar veremez. Allah (cc), çok yakında onların yerine zâtının onları seveceği, onların da kendi zâtını seveceği bir topluluk getirecektir. Yani Allah; dinini değiştirmeyen, başkalaşmayan ve geri dönmeyen müminleri onların yerine bedel kılacaktır. Gelecek olan bu yeni topluluk, dininden dönüp onu değiştirenlerden çok daha hayırlıdır; çünkü onlar Allah’ı gönülden severler, Allah da onlardan razıdır ve onları sever.”[10]

Netice itibarıyla istibdâl yasası, İslam’ın sahipsiz kalmayacağının İlahi bir garantisidir. Birileri dünyevi kaygılarla veya kalp hastalığı sebebiyle saf değiştirip hak yoldan sapsa da bu durum Allah’ın davasına bir noksanlık getirmez. Allah (cc), sadakatini yitirenlerin yerine; sevgisiyle yoğrulmuş, sarsılmaz bir iradeye sahip ve emaneti canı pahasına koruyacak taze kadroları getirmeye her ân kadirdir.

Mâide Suresi, 54. ayet, istibdâl sünneti sonrası gelecek yeni ve taze topluluğun sıfatlarını anlatır. Bu, çok önemli bir hakikate işaret eder. Yüce Allah’ın yeryüzünü ıslah ve imar için kullanacağı topluluktan olmak isteyenler veya Allah’ın bahşettiği bir hayırda sabitkadem olmak isteyenler; hangi sıfatlara sahip olmaları ve hangi sıfatları muhafaza etmeleri gerektiğini buradan anlarlar. Bu sıfatlar şunlardır:

a. (Allah) onları sever, onlar da (Allah’ı) severler.

  • Bu topluluğun en önemli özelliği, Allah’ın (cc) onları sevmesi, onların da Allah’ı sevmesidir. Ancak burada Allah sevgisi kulun sevgisinden önce zikredilmiştir. Bu öncelik, sarsılmaz bir gerçeğe işaret eder: Bir kulun Allah’ı sevmesi, kendi çabasından öte ancak Allah’ın (cc) o kuluna olan sevgisi, seçmesi ve hidayetiyle mümkün olan eşsiz bir lütuftur. Yani kulun kalbinde Rabbine karşı filiz veren o yüce sevgi, aslında İlahi sevginin kulun gönlündeki tecellisidir. Allah, bir topluluğu sevmeyi murad etmedikçe ve onlara bu kapıyı açmadıkça, o topluluğun Allah sevgisinde sabit kalması mümkün değildir.
  • İlahi sevginin bu topluluğun seçilmesine ve yeryüzünün ıslahında kullanılmasıyla alakasına gelince şunları söyleyebiliriz: Allah (cc) bir kulu sevdiğinde, onun için hayır kapılarını (sebeplerini) kolaylaştırır, karşılaştığı her türlü zorluğu hafifletir. Onu iyilikler yapmaya yönlendirirken, kötülüklerden ve haramlardan uzak durması için ona güç ve basiret verir.

İşte istibdâl yasasıyla gelecek olan o yeni topluluğun sırrı bu sevgide saklıdır. Allah (cc) onları sevdiği için onlar yeryüzünün ağır yükünü çekmeye liyakat kazanırlar. Allah’ın sevgisine mazhar olan bu kullar; dünyevi korkulara, geçici çıkarlara veya güçlü görünen odaklara boyun eğmezler. Çünkü kalpleri Allah sevgisiyle dolup taşanlar için O’nun rızası dışındaki her şey değerini yitirir. Onlar, Allah’ın yardımıyla zoru kolay kılan, her adımda O’nun hoşnutluğunu arayan seçkin bir kadrodur.

Allah’ın (cc) sevgisi İlahi yardımın ve başarının en önemli sebebidir. Hayırlı işlerde istihdam edilmek isteyenin veya Allah’ın (cc) bahşettiği bir hayırda sabit kalmak isteyenlerin, öncelikle İlahi sevgiyi elde edecek sebepleri kendilerinde bulundurması gerekir.[11] Zira büyük işlerin altından ancak Allah’ın (cc) sevgisi ve bu sevginin bir tecellisi olan İlahi tevfikle kalkmak mümkündür.

Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse ben de ona savaş ilan ederim. Kulum bana kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları kendisine ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu sığındırır, korurum. Ben olmasını dilediğim hiçbir şey hakkında, müminin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Kulum ölümden hoşlanmaz. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmem.’ ”[12]

Kişi, farzların ötesinde nafile ibadetlerle Allah’a yaklaştığında İlahi sevgiye mazhar olur. Bu durumda Allah (cc), o kulun “işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı” olur. Bu kudsi hadisin şerhlerinde ulemanın belirttiği gibi kulun her hareketi İlahi bir destekle (tevfik) yönlendirilir ve kişi sadece Allah’ın razı olduğu işleri yapar. İlahi sevgiye ulaşan kulun duaları makbul olur ve o, her türlü kötülükten korunur; bu da İslami mücadele ve emaneti yüklenme yolunda mutlak başarıyı getirir.[13]

Bir diğer başarı nedeni ise şudur: Allah (cc) tarafından sevilen bu seçkin topluluk, yeryüzünün ıslahı ve o ağır emanetin yüklenilmesi için seçilmiştir. Emanete hıyanet edenlerin bozduğunu düzeltecek ve insanlığa yol göstereceklerdir. Bu görevi ifa edebilmeleri için insanlar tarafından kabul görmeleri, en azından onlara omuz verecek samimi müminler tarafından hüsn-ü kabulle karşılanmaları şarttır. Zira peygamberler dahi sadık, salih ve mümin topluluklarca desteklenmiş; bu destekle zafere ve başarıya ulaşmışlardır. İşte İlahi sevginin onlara en büyük tecellilerinden biri, temiz insanların kalplerine bu seçkin zümrenin sevgisinin yerleştirilmesi ve seçkin insanların onları desteklemesidir.

Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Allah bir kulunu sevdiği zaman Cibrîl’e şöyle seslenir: ‘Allah, falan kişiyi seviyor, sen de sev!’

Bunun üzerine Cibrîl o kulu sever ve gök ehline, ‘Allah, falan kişiyi seviyor, siz de sevin!’ diye nida eder.

Gökte bulunanlar da o kulu severler ve daha sonra yeryüzünde bu kula karşı sevgi duyulur ve bu kişi itibar sahibi olur.”[14]

Hadis-i şerifte açıklandığı üzere; Allah (cc) bir kulu sevdiğinde bunu Cibrîl’e ve gök ehline bildirir; nihayetinde o kul için yeryüzünde bir kabul, insanların gönlünde ise bir sevgi ve güven yaratılır. Bu İlahi sevgi, hizmet ehlinin sözlerinin etkili olmasını ve toplum tarafından benimsenmesini sağlayarak başarıyı arttırır.

Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü (sav), en çetin görevleri her zaman bu vasfa sahip olan sahabilerine vermiştir. Bunun en çarpıcı örneği Hayber’in Fethi’nde yaşanmıştır. Günlerce süren kuşatmaya rağmen fetih gerçekleşmeyince Allah Resûlü (sav), sancağın ve dolayısıyla zaferin kime ait olacağını şu sözlerle ilan etmiştir:

“Yarın sancağı öyle bir adama vereceğim ki o Allah’ı ve Resûl’ünü sever, Allah ve Resûl’ü de onu sever. Allah, fethi onun eliyle gerçekleştirir.”[15]

Hayber gibi aşılması imkânsız görülen kaleler, sancak Allah’ı ve Resûl’ünü seven, Allah ve Resûl’ünün de kendisini sevdiği Alî’ye (ra) verilince fethedilmiştir. Bu tarihî hakikat bize gösteriyor ki tarihin akışını değiştirecek zorlu işlerin ve büyük sorumlulukların altından kalkabilmek, ancak karşılıklı bir sevgiyle, özellikle de kulun Allah’a (cc) olan sarsılmaz sevgisiyle mümkündür.

b. Müminlere karşı alçak gönüllü/yumuşak huylulardır.

İstibdâl sünnetiyle seçilen yeni nesil, kendi safındaki inananlara karşı son derece merhametli, mütevazı ve yumuşak huyludur. Ayet-i kerimede geçen “ezille” (اذلة) vasfı gereği, mümin kardeşlerine karşı âdeta “boynu bükük” bir tevazu sergilerler. Bu topluluk, aralarındaki birliği korumak ve kardeşlik hukukunu ayakta tutmak adına her türlü fedakârlığı yapmaya hazırdır. Onların kurduğu yapıda toplumsal dayanışma ve iç huzur, en belirgin sosyal özellik olarak öne çıkar.

c. Kâfirlere karşı izzetlilerdir.

Yukarıda vurgulanan “ezille” vasfı, inananlar arasında bir zayıflık veya pısırıklık değil; bilakis imanın ve yüksek ahlakın gerektirdiği bir nezaket, derin bir sevgi ve sarsılmaz bir dayanışma ruhudur. Onlar, birbirlerine karşı merhamette toprak gibi mütevazı iken, bu kenetlenme sayesinde dışarıya karşı yıkılmaz bir kale gibi dururlar. Allah’ın davasını omuzlayacak olan bu kadrolar, önce kendi içlerindeki sevgiyi ve alçak gönüllülüğü tahkim ederek İlahi rızaya uygun bir toplumsal doku inşa ederler. Küfre, haksızlığa ve tağutlara karşı ise son derece vakur, güçlü ve ödün vermez bir duruş sergilerler. Onlar, kalplerindeki imanın kendilerine bahşettiği gerçek üstünlüğün farkındalardır; bu sebeple hiçbir dünyevi güç, makam veya saltanat karşısında ezilip büzülmez, onurundan taviz vermezler.

Ayrılmaz iki sıfat

Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise izzetli duruş sergilemek İslam cemaatinin en temel ve ayırt edici özelliklerinden biridir. Bu vasıf, topluluğun hem kendi içindeki sarsılmaz birliğini hem de dış dünyaya karşı onurlu duruşunu temsil eder. Yüce Allah, istibdâl yasası gereği daha önce Ehl-i Kitap’ta olan, ancak onlar tarafından hakkıyla taşınamayan emaneti, Nebi (sav) ve ümmetine devretmiştir. Bu büyük görev değişimiyle birlikte Allah (cc), emaneti taşıyacak olan bu “yeni ve taze” topluluğu şu eşsiz sıfatlarla tanıtır:[16]

“Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlilerdir.”[17]

İbni Abbâs (ra) şöyle demiştir:

“Onlar (müminler), diğer müminlere karşı bir babanın evladına veya bir efendinin kölesine olan (şefkatli) tutumu gibidirler. Kâfirlere karşı sertlikleri ise, bir yırtıcı hayvanın avına karşı olan (kararlı ve güçlü) duruşu gibidir.”[18]

Nebi’nin (sav) vasıflarından biri de “Ed-Dahûku’l Kattâl” (çok gülen/müjdeleyen ve çok savaşan) olmasıdır; yani o, dostlarına karşı güler yüzlü, düşmanlarına karşı ise bir savaşçıdır.[19]

Bu ayrılmaz iki özellik, aynı zamanda müminlerin bu asil ve vakur duruşunun arkasındaki güç kaynaklarına da işaret eder. Bu da Allah için sevip Allah için buğzetmeleridir; bir binanın tuğlaları veya bir bedenin azaları gibi birbirlerine kenetlenmiş olmalarıdır. Onların kardeşliğinin kaynağı, aynı Allah’a (tevhid) ve aynı metod üzere (sünnet) iman edip kulluk etmeleri, Allah düşmanlarını ise düşman (tağutu red) bilmeleridir.

d. Allah yolunda cihad ederler.

İstibdâl sünnetiyle bayrağı devralacak olan kadroların en temel karakteri, Allah (cc) yolunda cihad etmeleridir. Bu topluluğun mücadelesini ifade eden “yucâhidûn” (يجاهدون) fiilinin geniş zaman (muzari) kipiyle kullanılması, hayati bir gerçeğe işaret eder. Bu kullanım, onların mücadele azminin geçici bir heves veya kısa süreli bir parlama olmadığını; aksine süreklilik arz eden, her âna yayılan bir yaşam tarzı olduğunu vurgular. Onlar için Allah yolunda çaba göstermek, sadece belli dönemlere has bir görev değil, hayatın her ânını kuşatan bir sorumluluktur. İ’la-i Kelimetullah için durmaksızın ter döker, bu uğurda karşılaştıkları hiçbir zorluktan yılmazlar. Fiilin ifade ettiği bu “devamlılık” ruhu, onları yeryüzünün ıslahı için seçilen sarsılmaz bir iradenin temsilcileri kılar.

Ayette kastedilen cihad; İslam toplumunun eliyle, diliyle ve malıyla Allah yolunda mücadele etmesidir.[20] Cihad kavramı, lugat anlamıyla bir hedefe ulaşmak için tüm takatin harcanması ve meşakkatlere göğüs gerilmesi anlamına gelir. İslam terminolojisinde ise bu çaba, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla geniş bir çerçeveye yayılır. Cihad; savaş meydanında düşmanla çarpışmak manasına ek olarak, aynı zamanda insanın kendi nefsinin arzularına karşı verdiği terbiye mücadelesini, şeytanın vesveselerine karşı duruşunu, İslam hakikatlerini topluma tebliğ etmeyi (büyük cihad), münafıkların fitnelerine karşı bilinçli olmayı ve zalim yöneticilere karşı hakkı savunmayı kapsar. Kısacası cihad, ferdin iç dünyasından toplumsal hayata kadar her alanda vahyin ışığında sergilenen çok boyutlu bir arınma, savunma ve yaşatma mücadelesidir.[21]

e. Kınayıcının kınamasından korkmazlar.

İstibdâl sünnetiyle görevi devralacak olan bu seçkin neslin en bariz vasıflarından biri de Allah yolunda mücadele ederken hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamalarıdır.

“Onlar, Allah yolunda cihad etmek ile din hususunda kınanma korkusu taşımama vasıflarını kendilerinde birleştirirler. Aksine onlar (dinlerinde) öylesine tavizsiz ve metanetlidirler ki hak düşmanlarının ve şeytanın taraftarlarının, din ehlini aşağılamak için sergiledikleri tutumlara asla aldırış etmezler. Bu düşmanların, hased ve kinlerinden, hakka ve ehline olan nefretlerinden dolayı müminlerin güzelliklerini kusurmuş gibi göstermelerine, erdemlerini ise ayıpmış gibi tersyüz etmelerine dönüp bakmazlar.”[22]

Onlar için asıl ve tek ölçü Allah’ın (cc) rızasıdır; dolayısıyla toplumun ne dediği, insanların kendilerini nasıl kınadığı veya dışladığı bu topluluk için bir değer taşımaz. Bu topluluk, “El âlem ne der?” putunu yerle bir etmiş, zihnini ve kalbini sadece vahiyle inşa etmiştir. Çoğunluğun kınaması, zalimlerin tehditleri veya menfaat odaklarının tepkileri onları hak yoldan zerrece saptıramaz. Onlar, doğruluğuna inandıkları İlahi davayı temsil ederken kınanmayı bir şeref bilir, yerilmeyi ise imanlarının bir nişanesi olarak görürler. Bu sarsılmaz irade, onları toplumsal baskılara karşı dayanıklı kıldığı gibi, istibdâl sürecinde bayrağı yere düşürmeden taşıyacak olan asıl cesaretin de kaynağıdır.

Ayet “kınayıcının kınamasından korkmazlar” özelliğini, üç ayrı umum/genelleme üslubuyla vermiştir. Olumsuzluk bağlamındaki fiilin genelliği, mefulün (nesnenin) genelliği ve muzafu’n ileyh (tamlayan) olanın genelliği.[23] Hâliyle ayet bu seçkin topluluktan kınamanın bilinen veya bilinmeyen, o gün var olan veya gelecekte ortaya çıkacak her türünü nefyeder. Bu, tarih boyunca olduğu gibi, özellikle günümüzde batıl ehlinin en güçlü silahı olan mahalle baskısı, ötekileştirme ve alay etme yöntemine karşı çekilmiş İlahi bir kalkandır. Çoğu insan hakkı ve hakikati bilmesine rağmen; dışlanma, alay edilme ve öteki ilan edilme korkusuyla o seçkinlerin safına katılamamaktadır. Bunun temel sebebi, kınanma korkusunun insan fıtratında köklü bir yer tutan kabul görme ve beğenilme ihtiyacının tam zıttı olmasıdır. İnsanın bu doğal zaafından ve onun yıkıcı etkilerinden korunabilmesi ancak kalbinin bütünüyle Allah rızasıyla dolmasıyla mümkündür. Kişi, Allah (cc) katındaki değerini kaybetme korkusunu, insanların gözündeki değerini kaybetme korkusunun üzerine çıkarmadıkça bu baskıya direnmesi imkânsızdır.

  • Kınayıcının kınamasından korkmamak, Allah Resûlü’nün ashâbını eğittiği, üzerine söz aldığı vasıflardan biridir.

Ebû Zerr El-Ğifârî (ra) şöyle dedi:

“Habibim/Sevgili Peygamberim, bana yoksulları sevmeyi ve onlara yakın olmayı, dünyalık meselelerde kendimden üsttekilere değil, benden aşağıda olanlara bakmamı emretti. Akrabalarım benden yüz çevirip arkasını dönse bile onlarla bağımı koparmayıp sıla-i rahmi sürdürmemi, kimseden hiçbir şey istemememi ve acı da olsa daima hakkı söylememi buyurdu. Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamamı ve ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ (Güç ve kuvvet ancak Allah’ın yardımıyladır.) sözünü dilimden düşürmememi emretti; çünkü bu zikir, arşın altındaki bir hazineden gelmektedir.”[24]

2. Allah Yolunda Seferberlik Yasasını İhlal edenlere Yönelik İstibdâl Sünneti

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَا لَكُمْ اِذَا ق۪يلَ لَكُمُ انْفِرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ اِلَى الْاَرْضِۜ اَرَض۪يتُمْ بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا مِنَ الْاٰخِرَةِۚ فَمَا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا قَل۪يلٌ

اِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْـًٔاۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

“Ey iman edenler! Size Allah yolunda savaşa çıkın denildiğinde size ne oldu da ağırlaşıp yerinize çakıldınız? Yoksa ahireti (bırakıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ahiretin yanında dünya hayatının metâsı pek azdır. Şayet (çağrıldığınız hâlde) savaşa çıkmazsanız size can yakıcı bir azapla azap eder, sizin yerinize yeni bir topluluk getirir ve siz O’na hiçbir zarar da veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir.”[25]

Ayetin İstibdâl Sünnetine Dair Mesajları

  • Tevbe Suresi’nin büyük bir kısmı, Müslimlerin Rumlarla karşı karşıya geldiği Tebuk Gazvesi sürecinde nazil olmuştur. O dönem; kavurucu sıcakların, kıtlığın ve geçim sıkıntısının zirve yaptığı, nefislerin ağır bir sınavdan geçtiği bir zamandı. Allah Resûlü (sav) seferberlik ilan ettiğinde, bazı sahabilerde dünyevi bir ağırlaşma baş gösterdi. Yüce Allah, “Size Allah yolunda savaşa çıkın denildiğinde size ne oldu da ağırlaşıp yerinize çakıldınız?” buyurarak bu ruh hâlini şiddetle uyardı. Yere çakılıp kalmak; tembelliğe teslim olmak, rahatlığın ve sükûnetin cazibesine kapılarak İlahi davanın gerektirdiği hareketliliği yitirmektir.
  • Ayet, insanların Allah ve Resûl’üne iman etmesine rağmen, onun (sav) seferberlik çağrısına icabet etmemesinin sebebini izah eder: “Yoksa ahireti (bırakıp) dünya hayatına mı razı oldunuz?” Bu soru, kalbi sarsan bir teşhistir. Zira bir müminin imanının gereği, her türlü zorluğa rağmen Allah’ın (cc) rızasına koşması ve dinine yardım etmesidir. Ancak dünya hayatının geçici rahatlığı, ahiretin ebedî nimetlerine tercih edildiğinde, insan sadece imanından ödün vermekle kalmaz, aynı zamanda aklını da devre dışı bırakmış olur. Zira bu durumdaki insan ebedî ve sonsuz ahiret hayatını fâni ve pek az olan dünya hayatı için ihmal eder, tabiri caizse tenekeyi altına tercih etmiş olur.

Şer’i ve akli ölçüsünü yitirmiş ve bunun sonucu olarak dünyayı ahirete tercih etmiş insan, İlahi emaneti taşıma liyakatini kaybeder. İstibdâl yasası, kalbine iman yerleşmiş birinin asla yapmayacağı bu “kötü takası” (dünyayı ahirete tercih etmeyi) yapanları tasfiye eder. Çünkü Allah’ın (cc) davası; konforuna yenik düşenlerin, mevsimin sıcağını veya azığın azlığını mazeret gösterip yere çakılanların omuzlarında yükselemez. Bu dava, aklını ve imanını birleştirip ebedî olanı fâni olana tercih eden, sarsılmaz irade sahiplerinin davasıdır. Netice itibarıyla, dünyaya fazla bağlanmak ve rahatlıktan vazgeçememek, istibdâl sünnetinin devreye girmesine neden olan en büyük zaaflardan biridir.

  • İslam dini için seferberlik ilan edildiğinde bundan geri duranlar hem dünyada hem de ahirette cezalandırılırlar. Ayet önce ahiret cezasıyla başlar: Yüce Allah, “Şayet (çağrıldığınız hâlde) savaşa çıkmazsanız size can yakıcı bir azapla azap eder.” buyurarak, sorumluluktan kaçmanın bedelini açıkça ilan eder. Sonra dünya azabı devreye girer. Bu azap sadece ahiretle sınırlı değildir; dünyada da zillet, esaret ve liyakat kaybı olarak tecelli eder, ki bu da istibdâl sünnetidir.

Dense ki bir insan bireysel bir zaaf gösterip seferberlik çağrısına icabet etmediğinde neden bu denli ağır bir cezaya, dünya ve ahiret azabına çarptırılır? Zira bu basit bir ihmal değil; Allah’a isyan, O’nun dinini ve Kitab’ını müdafaa etmeyi reddetmek ve İslam ümmetini düşman karşısında yalnız bırakmaktır. Bu tutum, sadece bireysel bir günah değil, aynı zamanda toplumun direncinin kırılmasına ve düşmanın cesaretlenmesine neden olan toplumsal bir yıkımdır.

  • Yüce Allah, dinine yardım etmeyi ve kelimesini yüceltmeyi bizzat üstlenmiştir. Dolayısıyla kulun bu yoldaki çabası Allah’ın bir ihtiyacı değil, kulun kendi şerefi ve kurtuluşudur. Dine yardımdan yüz çeviren ve seferberlik çağrısına ilgisiz davranan ise Allah’a (cc) ve O’nun dinine zarar veremez. Yüce Allah, “Siz O’na hiçbir zarar da veremezsiniz.” diyerek bu hakikate işaret eder. Yani, cihaddan yüz çevirmeniz, seferberlik çağrısına uymayıp geri kalmanız ve bu hususta ağır davranmanızla Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. “Allah her şeye kadirdir.”, yani O (cc), siz olmasanız da düşmanlarına karşı zafer kazanmaya ve onlardan intikam almaya güç yetirendir.[26]

3. Allah Yolunda İnfak Yasasını İhlal Edenlere Yönelik İstibdâl Sünneti

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِه۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ

“İşte sizin durumunuz budur: Allah yolunda infak etmeye çağrılmaktasınız, içinizden bazıları cimrilik etmektedir. Kim de cimrilik ederse ancak kendi aleyhine cimrilik etmiş olur. Allah, (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) El-Ğaniy’dir. Muhtaç olanlar sizlersiniz. Şayet yüz çevirirseniz, (sizin yerinize) başka bir kavim getirir, sonra (onlar) sizin gibi de olmazlar. (Allah’a itaat ederler.)”[27]

Ayetin İstibdâl Sünnetine Dair Mesajları

  • Cimrilik, normal şartlarda bir bireyin karakterindeki ahlaki bir sorun olarak görülebilir ve kişiyi faziletli değerlerden uzaklaştırır. Ancak konu Allah (cc) yolunda infak olduğunda, bu durum bireysel bir günah olmaktan çıkar, topyekûn İslam ümmetine karşı bir ihanet niteliği kazanır. Zira İslam ümmetinin İ’la-i Kelimetullah mücadelesi, sadece bedensel çabayla değil, aynı zamanda maddi güçle yürür. İslam davasının seferberlik mücadelesinde sergilenen bu cimrilik, ümmetin savunma hattını kırar ve mücadelenin aksamasına neden olur. Ümmetin, maddi kaynaklarını Allah yolunda seferber edememesi, düşmanları karşısında zayıf ve çaresiz görünmesine yol açar. Bu zayıflık görüntüsü, İslam düşmanlarını cesaretlendirerek ümmetin emniyetini tehlikeye atar. Elindeki malını ve mülkünü Allah yolunda harcayamayan, dünyevi bir birikime kalbini bağlayan bir ümmetin; canını, evladını ve daha değerli kutsallarını feda etmesi mümkün değildir.
  • Sure’nin genel atmosferine uygun düşen bu sert ve sarsıcı tehdit, o dönemde münafıklar dışında kalan Müslim saflarındaki çeşitli tereddütleri ve ruhsal zayıflıkları tedavi etmeyi amaçlar. Ayetler ayrıca; gönüllere canla başla sarılma, kendini davaya adama ve fedakârlık gibi asil karakterleri yerleştirmeyi hedefler. O günün toplumunda bu iki farklı karakteri (kararlı olanlar ve tereddüt edenler) taşıyan insanlar bir aradaydı; Kur’ân ise geride kalanları o şerefli seviyeye yükseltmek için gönülleri eğitip tedavi ediyordu.[28]

İşte Allah (cc), bir taraftan tereddüt ehli müminleri eğitirken diğer taraftan tereddütlerini yenemeyen maddi ve manevi olarak “yere çakılan”, infaktan kaçarak davasını yalnız bırakan bu toplulukları görevden alacağını, istibdâl sünnetini işleteceğini kesin bir dille ilan eder. İstibdâl gereği onları götürür, onların yerlerine “sizin gibi olmayan”; yani malını da canını da İlahi dava yolunda harcamaktan çekinmeyen, cimriliği ve dünyevileşmeyi aşmış yeni bir topluluk getirir.

Tarihte Yaşanmış İstibdâl Örnekleri ve Çıkarılacak Dersler

İstibdâl yasası, tarihin her döneminde farklı suretlerde tecelli etmiş somut bir gerçektir. Bu bölümde, liyakatini yitirenlerin nasıl tasfiye edildiğini ve İlahi sancağın el değiştirmesinin tarihsel örneklerini inceleyeceğiz.

1. Helak Yoluyla Topyekûn İstibdâl

İstibdâlin en şiddetli ve geri dönüşü olmayan biçimi, bir kavmin bütünüyle tarih sahnesinden silinmesidir. Nûh, Âd ve Semûd kavimleri ile Firavun ve ordusunun başına gelenler, bu türün en ibretlik örnekleridir. Allah’ın hak çağrısına sırt dönen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran bu topluluklar, İlahi bir cezayla helak edilmiş; yerlerine ise yeryüzünü ıslah edecek yeni nesiller getirilmiştir.

“Âd Kavmi’ne gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve ‘Bizden daha güçlü olan kimmiş?’ dediler. Görmediler mi onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu? Onlar, ayetlerimizi inkâr ediyorlardı. Dünya hayatında alçaltıp rezil eden azabı tatmaları için, o uğursuz/kara günlerde üzerlerine bir kasırga gönderdik. Hiç kuşkusuz ahiret azabı, daha aşağılayıcı ve rezil edicidir. Onlara yardım da olunmaz. Semûd’a gelince, biz onlara hidayet ettik. (Fakat) onlar körlüğü/dalaleti, hidayete tercih ettiler. İşledikleri (masiyetlere) karşılık, alçaltıcı azabın yıldırımları onları yakalayıverdi.”[29]

İstibdâl yasası, sadece tozlu tarih sayfalarında kalmış bir anlatı değil, şu ân içinde yaşadığımız dünyanın da tam merkezinde işleyen İlahi bir sünnettir. Bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayan güçlerin, Allah’a ve elçilerine isyan eden yapıların varlığı müminleri ümitsizliğe sevk etmemelidir. Zira istibdâl sünneti dün olduğu gibi bugün de caridir ve işlemeye devam etmektedir. İstibdâl bazen bir helak bazen de tedâfu yasasının bir neticesi olarak savaşlar eliyle gerçekleşir. İnsanlık, yakın tarihte iki büyük dünya savaşıyla bu sünnete bizzat şahitlik etmiştir. Milyonlarca insan yeryüzünden çekilip alınmış, yerlerine yeni nesiller getirilmiştir. Büyük salgınlar, devasa göç dalgaları ve toplu ölümler, yeryüzünün imarından sorumlu olanların bozgunculuk çıkarması üzerine devreye giren İlahi tasfiyenin farklı yansımalarıdır. İstibdâl sünneti Allah’ın (cc) takdiridir, yani kaderidir; insanın bu yasanın işleyişi veya durdurulması üzerinde bir yetkisi yoktur. Ancak bu süreç işlerken hangi tarafta yer alacağımız bizim irademize bırakılmıştır. Allah’ın razı olmadığı, görevden azledilen ve silinen “götürülenlerden” mi olacağız; yoksa emaneti devralan “yeni ve taze” nesillerden mi?

2. Nesiller Arası Tasfiye ve Sancaktarlığın El Değiştirmesi

Bazen istibdâl bir kavmin kökten yok edilmesiyle değil, o topluluk içindeki liyakatsiz neslin zorlu süreçlerle elenip yerine taze bir neslin getirilmesiyle olur.

İsrâîloğulları ve Tih

Yüce Allah, Kudüs’ün Fethi’ni İsrâîloğullarına vaadetti. Mûsâ Peygamber’in (as) öncülüğünde Kudüs’e yürümelerini emretti. Onlarsa bu çağrıya “Ey Mûsâ! (O güçlü topluluk) orada olduğu müddetçe ebediyen oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada bekliyor olacağız.”[30] diyerek karşılık verdiler. Bunun üzerine cezalandırıldılar:

“Dedi ki: ‘Şüphesiz ki o (topraklar), kırk yıl boyunca onlara haramdır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolanırlar. Fasık topluluğa üzülme!’ ”[31]

Kırk yıl boyunca yeryüzünde şaşkın şaşkın dolanmakla, amaçsız ve gayesiz yaşamakla cezalandırıldılar. İşte bu kırk yıllık sürede istibdâl sünneti devreye girdi. Yüce Allah, O’nun vaadine güvenmeyen, Allah’tan korkmak yerine güçlü ordulardan korkan, Nebi’ye ittiba etmek yerine nefislerinin arzusuna uyanları götürdü; onların yerine daha güçlü, nebiler tarafından eğitilmiş tertemiz nesiller getirdi ve onların eliyle Kudüs’ün Fethi’ni gerçekleştirdi.[32]

Abdullah ibni Abbâs (ra) bu süreci şöyle anlatır:

“Kırk yıl boyunca çöllerde şaşkınca dolaştılar; bu süreçte (Tih Sahrası’nda) Mûsâ ve Hârûn ile birlikte, kırk yaşın üzerinde olan herkes vefat etti. Kırk yıl tamamlandığında, Mûsâ’dan sonra işleri devralan Yûşa’ ibni Nûn onlara liderlik ederek harekete geçti ve fethi o gerçekleştirdi.’’[33]

Bugün İslam ümmeti, tıpkı vaadedilen topraklara girmeyi reddeden İsrâîloğullarının çölde geçirdiği kırk yıllık Tih (şaşkınlık ve arayış) sürecine benzer bir dönemden geçmektedir. Siyasi otoritesini yitirmiş, toprakları her türlü müdahaleye açık hâle gelmiş; din, can, mal ve namus emniyeti sarsılmış bir ümmet manzarası, istibdâl yasasının devreye girmesi için gerekli tüm sebeplerin bir araya geldiğini göstermektedir. Bu süreç, liyakatini yitirmiş nesillerin tasfiyesi ve vaadedilen sancağı taşıyacak yeni bir neslin doğum sancısıdır. Son yüzyılda yaşadığımız hilafetin ilgası, İslam topraklarının ardı sıra Haçlılar tarafından işgali, İslam beldelerinde Haçlı valisi yöneticilerin zulüm ve ifsadları, özellikle son iki yıldır Gazze’de yaşananlar ve İslam ümmetinin çaresizliği, o beklenen “yeni neslin” su ve ekmek kadar acil bir ihtiyaç olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Mademki istibdâl sünnetinin doğum sancıları çekilmektedir, öyleyse vahiyle aydınlanmış her ferdin üzerine düşen sorumluluk iki aşamalıdır:

Teşhis: Ümmeti bu Tih sürecine sokan; akidevi, ahlaki, siyasi problemleri tespit etmek; başta dünyevileşme ve İslam ümmetini zaafa düşüren düşman karşısında aşağılık kompleksinden arınmak. Neyin, nasıl ve nerede bozulduğunu anlamadan ıslah çalışması yürütmek mümkün değildir. Bu nedenle teşhisin tek güvenilir yolu; Kitap, Sünnet ve siret-i Nebi’ye geri dönmektir. İslam’ın öğretilerini ve Peygamberimizin (sav) bu öğretileri hayata geçiriş tarzını asli kaynaklarından öğrenmek, elimizdeki tek şaşmaz ölçüdür. Bugün gelinen noktayı, bu ölçü muvazenesinde derinlemesine kavramaya çalışmalı, sonra da arınmak için ortaya kesin bir irade koymalıyız.

İnşa: Mâide, 54 ve Fetih, 29 gibi ayetlerde yer alan; Allah’ı sevmek, Allah tarafından seçilecek amelleri çoğaltmak, müminlere karşı merhametli, küfre karşı izzetli olmak, durmaksızın Allah yolunda cihad etmek ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan sorumlulukları yerine getirmek sıfatlarını kuşanmak.

Hilafetin ve Sancaktarlığın İntikali

Emevî yönetimi, başlangıçtaki fetih ruhunu kaybedip ırkçılığa ve zulme yönelince, İlahi bir yasa olan istibdâl sünneti işlemeye başlamıştır. Liyakatini yitiren bu yapının yerini, tüm ümmeti kucaklama vaadiyle Abbâsîler almıştır. Ancak Abbâsîler de zamanla özlerinden uzaklaşmış; ümmeti felsefi tartışmalarla vahiyden koparmış, âlimlere baskı uygulamış ve dünyevileşerek zayıflamıştır. İslam tarihinin en görkemli dönüşümü, Abbâsî Hilafeti’nin sarsılmasıyla yaşanmıştır. Allah (cc), İslam sancağını yüceltme görevini gaza ve fetih ruhuyla kuşanmış olan Selçuklulara ve ardından Osmanlılara nasip etmiştir.

Tarihteki bu yönetim değişimleri bize açıkça gösterir ki Allah (cc) bir topluluğu devlet, cemaat veya cemiyet yönetmeye muvaffak kılmışsa, bu durum onlar için hem hayırlara vesile olup hidayete öncülük edebilecekleri bir mükâfat hem de emanete sadık kalarak başlangıçtaki samimi iradelerini koruyup koruyamayacaklarını ölçen bir imtihandır. Nihayetinde bu bir bayrak yarışıdır; şayet bir topluluk üstlendiği kutsal emanete sahip çıkamazsa, yönetim onlardan geri alınarak bu sorumluluğu layıkıyla taşımaya talip olan başka ellere teslim edilir.

Tarihteki bu örnekler bize hatırlatıyor ki Allah (cc) katındaki şeref, soydan veya geçmişten değil, emanete gösterilen sadakat ve liyakatten gelir. İlahi bir yasa olan istibdâl, hiçbir millete imtiyaz tanımaz; kim Allah’ın dinini ve adaleti her şeyin üstünde tutarsa, sancak ona teslim edilir. Geçmişteki bu devir teslimler, bugün bir hayra muvaffak kılınanlar için ciddi bir uyarı niteliğindedir. Şayet üstlenilen emanete uygun bir iman, ahlak ve sorumluluk bilinci sergilenmezse, Allah’ın istibdâl sünneti kaçınılmaz olarak yeniden işleyecektir.[34]

3. İmametin ve Şerefin Ümmetler ve Kavimler Arası İntikali

İsrâîloğulları ve İslam Ümmeti

İstibdâl yasasının en çok karşılaşılanı; tüm insanlığa dinî, ahlaki ve siyasi rehberlik etme vazifesi olan imametin bir ümmetten alınıp diğerine devredilmesidir. Bunun bir örneği İsrâîloğulları ile İslam ümmeti arasında yaşanmıştır. Allah (cc), bir zamanlar İsrâîloğullarını nübüvvet ve vahiyle inşa etmiş ve onları diğer kavimlere üstün kılmıştı.

“Ey İsrâîloğulları! Size bahşettiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün/faziletli kıldığımı hatırlayın.”[35]

Ancak onlar, bu üstünlüğü bir kulluk ve hizmet davası değil, bir imtiyaz ve sömürü aracı olarak gördüler. Vahyi tahrif etmeleri, peygamberlerini katletmeleri, diğer milletleri aşağılamaları ve birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışmaları imameti taşıma salahiyetlerini yitirmelerine neden oldu. Neticede Allah (cc), bu kutsal görevi onlardan çekip aldı ve İslam ümmetine ihsan etti.

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a iman edersiniz. Şayet Ehl-i Kitap iman etmiş olsaydı onlar için daha hayırlı olurdu. Onlardan müminler olmakla birlikte çoğunluğu fasıktır.”[36]

İsrâîloğullarının imameti kaybetme süreci, aslında bir “Yahudileşme” hikâyesidir. Yahudileşme; tevhidi şirke, sünneti bidat ve hurafeye, adaleti zulme ve İslam ahlakını taklitçi bir yozlaşmaya kurban etmektir. Salahiyet kaybedilince, istibdâl kaçınılmaz olmuştur. Ancak en büyük tehlike şudur: Yahudileşme sadece İsrâîloğullarına mahsus bir durum değil, tüm mümin ve Müslim toplumların karşılaşabileceği bir zihniyet sapmasıdır. Allah Resûlü (sav), kendi ümmetini de Yahudileşme tehlikesine karşı uyarmıştı.

Ebû Saîd El-Hudrî’den (ra) Allah Resûlü’nün (sav) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“ ‘Muhakkak, sizden önceki ümmetlerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler sizler de onları takip edeceksiniz.’

Bizler, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bu ümmetler Yahudiler ile Hristiyanlar mıdır?’ diye sorduk.

Allah Resûlü de (sav), ‘Başka kim olacak?’ dedi.”[37]

Bugün İslam ümmetinin imameti, yani yeryüzünün tüm insanlarına örnek ve şahit olmayı, başka bir ifadeyle yeryüzündeki belirleyici gücünü (süper güç vasfını) yitirmiş olması; teknik yetersizliklerden önce, ümmetin içinde baş gösteren Yahudileşme nedeniyledir.

İstibdâl sünnetini tersine çevirerek İlahi emaneti ve imamet sancağını yeniden teslim almak isteyenler için izlenmesi gereken yol, şu iki aşamalı süreçten geçmektedir: Öncelikle akide, ahlak ve yönetim gibi hayatın temel damarlarında hangi noktalardan vahiyle bağımızın koptuğunu ve hangi alanlarda Yahudileşme olarak tabir edilen zihinsel ve amelî sapmalara düştüğümüzü cesaretle tespit etmek, ardından bu teşhis ışığında vahyî bir arınma ve ıslah sürecine girmektir.

Kâbe ve Nübüvvetin Kureyş ve Ensâr Arasında Değişimi

İstibdâl yasasının en hassas tecellilerinden biri de bir topluluğun ayağına kadar gelen “İlahi fırsatı” tepmesi sonucu yaşanır. Allah (cc), bir bölgeyi, bir şehri veya bir mahalleyi imtihan etmek istediğinde; orada bir hayrı, bir davetçiyi veya İslami bir projeyi neşv-u nema buldurur. Bu durum, o bölge halkı için hem bir lütuf hem de bir imtihandır. İlahi takdir, bir hayrı belli bir coğrafyada başlattığında o mekânın sakinlerine şu mesajı verir: “Bu şeref size sunuldu, ona sahip çıkın.” Şayet o topluluk bu hayra sahip çıkarsa hem dünyada izzet bulur hem de ahirette yüksek derecelere erişir. Ancak sırt dönerlerse, istibdâl sünneti gereği o hayır orada sönmez; sadece yer değiştirir. Bunun tarihteki en sarsıcı örneği Mekke ve Medine arasındadır. Kureyş hem Kâbe’nin ev sahipliğine hem de Allah Resûlü’nün (sav) bizzat kendi içlerinden çıkması gibi devasa bir nimete sırt dönünce; Allah (cc) bu vazifeyi onlardan almış, davetin merkezini Mekke’den Medine’ye, hamiliğini ise Kureyş’ten Ensâr’a taşımıştır. Mekke bu fırsatı teperek “şerefini” bir süreliğine Medine’ye kaptırmıştır.

Bu sünnet sadece Asr-ı Saadet’e mahsus değildir; her çağda ve her camia içinde yaşanabilir. Bir İslami çalışma veya mahalli bir hayır projesi başladığında, o çevredeki insanlar için imtihan saati çalmış demektir. Ya o hayra omuz verip tarihin öznesi olurlar ya da ilgisizlik ve dünyevilik bataklığında kalarak yerlerini o hayra hidayet edilecek “başka topluluklara” bırakırlar. Eğer bulunduğumuz ortamda bir hayır kapısı açılmış ve biz hâlâ onun dışında kalmışsak, sessizce işleyen bir “mahallî istibdâl” sürecine muhatap olduğumuzu bilmeliyiz. Allah’ın (cc) bizim ellerimizle yapabileceği bir hizmeti, bizim gevşekliğimiz yüzünden başkalarına nasip etmesi, mümin için en büyük kayıptır. Bu çarkı tersine döndürmenin tek yolu; bahaneleri bir kenara bırakıp o hayra sahip çıkmak, vaktimizi, malımızı ve emeğimizi o kutlu proje için seferber etmektir.

4. Bireysel İstibdâl

İstibdâl yasası denilince akla genellikle büyük ümmetlerin veya devletlerin çöküşü gelse de bu İlahi kanun aslında en küçük birim olan birey üzerinde de hassasiyetle işler. Allah (cc), bir insana özel bir hayır, makam, yetenek veya hizmet kapısı açtığında; o kişi bu nimetin şükrünü eda etmez ve sorumluluğunu yerine getirmezse, o nimet ondan alınır ve kıymetini bilecek başka birine devredilir.

Bireysel istibdâlin en sarsıcı örneği, bizzat Allah Resûlü’nün (sav) hane-i saadetinde, yani yeryüzünün en seçkin kadınları olan Annelerimize yönelik yapılan İlahi uyarıdır. Kur’ân-ı Kerim, peygamber eşi olma şerefinin tek başına yeterli olmadığını, bu şerefin ancak belli vasıfları haiz olmakla korunabileceğini ilan etmiştir.

“Şayet (ikiniz, yani Allah Resûlü’nün eşleri), Allah’a tevbe ederseniz (sizin için en hayırlısı budur). Çünkü kalpleriniz saptı. Şayet onun (Resûl’ün) aleyhine yardımlaşmaya devam ederseniz hiç şüphesiz ki Allah, Cibrîl ve salih müminler onun dostudur. Bunların ardında melekler de onun destekçisidir. Şayet sizi boşayacak olursa Rabbinin ona, sizin yerinize, sizden daha hayırlı, Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, gönülden ve sürekli itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler ihsan etmesi umulur.”[38]

Bireysel istibdâlin bize bakan yönüne gelince, şunları söyleyebiliriz: Rabbimizin (cc) bizlere lütfettiği; salih bir eş, huzurlu bir yuva, helal rızık kapısı olan bir iş, Rabbimize yakınlaştıran bir ilim talebi veya ortamı, kalbimizi diri tutan İslami bir hizmet… Bunların her biri zahiren birer mükâfattır. Ancak bu mükâfatların içinde, “Bu nimetin hakkını verecek mi, yoksa onu kendinden bilip şımaracak mı?” sorusunu barındıran çetin bir imtihan saklıdır. Bireysel hayatımızda bize lütfedilen nimetlerin kalıcılığı, onlara karşı takındığımız tavırla doğrudan ilintilidir: Şayet biz bu nimetlerin hakkını şükürle verip asıl sahibini unutmaz, tevazuyla “Ben yaptım!” kibrinden arınır ve büyük bir özveriyle o nimetin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirirsek; İlahi bir kanun olan “Şükrederseniz elbette arttırırım.” yasası devreye girerek o nimeti bereketlendirip kökleştirir. Ancak aksi bir durum sergilendiğinde; yani nimetin şükrü eda edilmeyip hizmette gevşeklik baş gösterdiğinde veya hayırda bencillik ve mülkiyet iddiası ortaya çıktığında, istibdâl sünneti âdeta bir saat gibi işlemeye başlayarak o hayrın el değiştirmesini ve liyakatli ellere intikal etmesini kaçınılmaz kılar.

Sonuç olarak;

İstibdâl yasası, sadece İslam ümmeti için değil, tüm insanlık ve devletler için geçerli olan sarsılmaz bir İlahi kanundur. Tarihteki tüm örnekler açıkça gösterir ki liderliğin, gücün ve hayrın el değiştirmesi tesadüf değil, şaşmaz bir yasaya tabidir. Bu nöbet değişiminin asıl motor gücü; askerî veya ekonomik üstünlükten ziyade, toplumun imani ve ahlaki değerleridir. İnanç, siyaset ve ahlak bakımından çöken bir toplum, ordusu ne kadar büyük olursa olsun, yerini daha liyakatli olanlara bırakmaktan kaçamaz; çünkü imani ve ahlaki zafiyet, istibdâlin en temel nedenidir.

İlahi yasalar, geçmişte ne kadar büyük hizmetler yapmış olursa olsun hiçbir topluma imtiyaz tanımaz. Liyakatini yitiren bir yapı; tarihine veya geçmişteki hizmetlerine bakılmaksızın bu sünnetin muhatabı olur.

Öte yandan istibdâl, aynı zamanda bir umut yasasıdır. Bir toplum ne kadar derin bir çöküş yaşarsa yaşasın; yeniden Allah’ın (cc) rızasına uygun vasıflar kazanır ve tarihe öncülük etme liyakatini gösterirse, İlahi yasa onları yeniden “insanlık için çıkarılmış hayırlı bir topluluk” konumuna yükseltir.

Rabbimiz! Bizleri emanetine sahip çıkan, nimetinin kadrini bilen ve yeryüzünde adaleti ikame eden liyakatli kullarından eyle. Bizleri görevden alınan ve yerlerine başkaları getirilenlerden değil, senin rızanı gözeterek yeryüzünü ıslah eden o müjdeli nesillerden kıl. Ayaklarımızı dinin üzere sabit tut ve bizleri istibdâlin değil, istihdamın izzetiyle şereflendir. Allahumme âmin.


[1] El-Mufredât, s. 111, b-d-l maddesi

[2] bk. Kur’ân’da Toplumsal Yükseliş ve Çöküş Yasaları, Selami Yalçın, s. 389-394

[3] 4/Nisâ, 132-133

[4] 6/En’âm, 133

[5] 35/Fâtır, 15-17

[6] bk. İbrâhîm ve Hicr Suresi Tefsiri, Tevhid Basım Yayın, s. 200-201

[7] 5/Mâide, 54

[8] “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden her kim onları dost edinirse muhakkak ki o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez. (Allah’ın kesin yasağına rağmen) kalplerinde hastalık bulunanların (onları dost edinmek için) koşuşturduğunu ve ‘Başımıza bir musibet gelmesinden korkuyoruz.’ dediklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir zafer ya da kendi katından bir (hüküm) getirir de içlerinde gizlediklerinden ötürü pişman olurlar.” (5/Mâide, 51-52)

[9] İbni Kayyim (rh) kalbin şüphe ve şehvetle bozulmasını mealen şöyle izah eder:

               “Kalp; bilgi, irade ve sevgi merkezi olduğundan, bu iki hastalık türü kalbin hem anlama yetisini hem de yönelme arzusunu doğrudan tahrip eder.

               Şüphe hastalığı, kalbin idrak ve tasavvur gücünü bozarak hakikati olduğu gibi görmesine engel olur. Kalp şüphelerle dolduğunda, Kur’ân ayetleri ve kevnî deliller ona fayda vermez; kalp bir nevi ‘sağır, dilsiz ve kör’ hâle gelir.

               Şehvet hastalığı, kalbin iradesini ve sevgisini bozar; kalbi faydalı olandan soğutup zararlı olana meylettirir. Bu hastalık, kalbin ‘kasd’ (niyet) ve ‘amel’ yönünü tahrip eder. Şehvetler kalbe galip geldiğinde, kişi hakikati bilse bile onu uygulama iradesini kaybeder.” (bk. Miftâhu Dâri’s Saâde, Dâru Atââti’l İlm, 1/394 vd.)

[10] Tefsîru’t Taberî, Dâru’t Terbiyeti ve’t Turâs, 10/409-410

[11] Allah sevgisini elde etmenin yolları ve vesileleri için bk. Medâricu’s Sâlikîn, Dâru Atââti’l İlm, 3/381-383

[12] Buhari, 6502

[13] Fethu’l Bârî l’ibni Hacer, El-Mektebetu’s Selefiyye, 11/344, 6502 No.lu hadis şerhi

[14] Buhari, 3209; Müslim, 2637

[15] Buhari, 2942

[16] İslam cemaatinin özelliklerinin detaylı anlatımı için bk. Tevhid Dergisi, S 73, s. 15, “Fetih 29 ve Örnek İslam Cemaati”

[17] bk. 48/Fetih, 29

[18] Tefsîru’l Kurtubî, Dâru Kutubi’l Mısriyye, 6/220

[19] bk. Tefsîru İbni Kesîr, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 3/124

[20] bk. Tefsîru’s Sa’dî, Muessesetu’r Risâle, s. 235

[21] Cihad kavramının Kur’ân ve Sünnet’teki kullanımlarına dair bk. Tevhid Dergisi, S 144, s. 4, “İslam’ın Zirvesi”

[22] Fethu’l Kadîr li’ş Şevkânî, Dâru İbni Kesîr, 2/59

[23] bk. Et-Tahrîr ve’t Tenvîr, Ed-Dâru’t Tûnusiyye, 6/238

[24] Ahmed, 21415

[25] 9/Tevbe, 38-39

[26] bk. Tefsîru İbni Kesîr, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 4/136

[27] 47/Muhammed, 38

[28] bk. Fî Zılâl-il Kur’ân, Birleşik Yayınları, 13/410 vd.

[29] 41/Fussilet, 15-17

[30] 5/Mâide, 24

[31] 5/Mâide, 26

[32] Tih Çölü metaforu üzerinden İslam ümmetinin durumunu değerlendirmeye dair geniş bilgi için bk. Tih’ten Çıkış, Muhammed Kutub

[33] Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 7/479, 22110 No.lu rivayet

[34] İnsanlık tarihini istibdâl sünneti ve bu sünnetin işlemesine etki eden ahlak üzerinden geniş bir okuma için bk. Es-Sunenu’l İctimâiyye fi’l Kur’âni’l Kerîm, Muhammed Emehzûn, 2/515-547

[35] 2/Bakara, 47

[36] 3/Âl-i İmrân, 110

[37] Buhari, 7320; Müslim, 2669

[38] 66/Tahrîm, 4-5

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver