Loader
Tevhid Kitap
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Vücudumuz Nasıl Savaşır: Bağışıklık Sistemimiz Ve Mikroorganizmalar Sayfa : 51 / Yazar : Dr.Gözde TERCÜMAN

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Bağışıklık sistemi, vücudun her sistemiyle doğrudan ilgi kurduğu bir sistemdir. Vücudun atlattığı her hastalıkta az veya çok devreye girer. Vücudumuzda her an aktiftir. Sürekli vücudu tarar, enfeksiyon veya yabancı mikroorganizma var mı diye gözetleme yapar, bulduğunda savaşır. Anne karnından mezara kadar bir dakika olsun durmadan çalışır ve kendilerini geliştirir.

Bağışıklık sistemini anlatmaya başlarken en baştan, yani anne karnından anlatmaya başlayacağım. Böylece Rabbimin mucizelerine birlikte tanık olacağız. Bununla birlikte bir şeyi anlamak için en başından itibaren bilmekte fayda vardır.

Anne karnında bebek ikinci ayına geldiğinde timus denilen organ oluşmuştur ve timus denilen organda lenfosit denilen hücreler oluşmaya başlar. Lenfositler vücudumuzun askerleridir. Hem de rütbeli askerleridir.

Timus denilen organ anne karnında bebekte olup, bebek doğduğu zaman ve yaşamın ilk yıllarında en aktif dönemindedir. Zamanla fonksiyonları ve görevi azalarak yağ dokusu hâlini alır. Bu süreç, çocuk ergenlik dediğimiz buluğ çağına gelinceye kadar yavaş yavaş gelişir. En sonunda timus yağlanır ve işlevi biter.

Bebek anne karnındayken anne, bebeğe göbek bağı aracılığıyla oksijen ve besin gibi birçok yardımda bulunur. Bir yardımı da bağışıklık sistemi elemanlarından bazıları olan IgG’dir. Koruyuculuğu bebek doğduktan sonra ilk altı aydır. Altı ay sonra ömrünü tamamlar, ölür ve bebeğin kendi sistemini üretmesi gerekir. Dikkat edin, bazıları dememdeki amaç şudur: Şayet anne her bağışıklık hücresini ve tüm bağışıklık elemanlarını paylaşırsa bebek yaşayamaz. Rabbim bir sınırlama getirmiştir. Bu sınıra plasenta diyoruz. Plasenta hem besin alışverişi için anne ve bebek tarafından oluşturulmuş bir organdır hem de bu alışverişi kontrol eden bir bariyerdir. Anne ve bebek arasındaki paylaşımı sınırlar.

Bebek, annesinden direkt göbek bağıyla alamadığı bağışıklık sistemi elemanlarından önemli bir kısmını da anne sütüyle alır, özellikle IgA. Yine hepsini alamaz, kalan kısmı için de kendisi bazı hücreleri üretmesi, ürettiğini geliştirmesi ve kendini tam anlamıyla koruması gerekir. Bu kendi sorumluluğunda olan kısmı bebek doğduktan sonra yapmaya başlar ve bu geliştirme sürecinde çevrede temas ettiği, bakteri, virüs mantar gibi mikroorganizmalarla gelişimini tamamlar.

Gelişme sürecinde bebek önce anne karnında ilgili organlarını geliştirir. Bunlar T lenfositler için timus, B lenfositler için de kemik iliğidir. Önce bu organlarda bu hücreleri üretir. Hücreler üretildikten sonra bazı gelişim aşamalarına tabi tutulur. Bu aşamaların bazıları daha vücuda salınmadan organın içinde gerçekleşir. Bunun ilki “Bu üretilen hücrelerden sakat, eksik, yanlış olanlar var mı?” sorusudur. Bu aşamayı geçemeyenler, organdan vücuda geçemeden öldürülür. Binlerce üretimin olduğu yerde mutlaka hasarlı olanlar olacaktır. Üretim sonrası denetlemeyle bu işe yaramazları ayıklar ve işe yarayanları sonraki aşamaya geçirir.

İkinci aşaması da yine organda gerçekleşir. Bu fiziksel açıdan sağlıklı olan hücrelere; ilk olarak “Vücuda zarar vermeyeceksin. Kendi hücrelerine saldırmayacaksın.” diye öğretilir. Ve bu hücrelerden bazıları vücudun kendisine saldırmamayı öğrenemezse; vücuda saldıracak o hücreler de öldürülür. Örneğin lösemi, bu öldürülmeme sonrası oluşan fonksiyonsuz lenfositlerin oluşturduğu bir hastalıktır. Haberlerde görürsünüz, kemik iliği nakliyle hayatı kurtulan çocuklara kemik iliği organı verilir ve bu hücrelerin doğru üretilmesi ve eğitilmesi sağlanarak tedavi yöntemleri geliştirilmeye çalışılır.

Yukarıda bahsettiğim bu ölümleri vücudun kendisi, kendini korumak için yapar. Yani vücut bu aşamaya kadar önce belli organların içinde hapsettiği hücreleri daha vücuda vermeden sepette ayıklama yapar.

İkinci aşamayı da geçen, yani şekil açısından sağlam olan ve tabiri caizse vücudun kendi hücrelerini öldürmemeye ant içmiş olan bu hücreler ufak bölükler hâlinde organdan çıkartılır ve vücutta talimlere tabi tutulur. Vücutta gezerken de vücudun her denetim bölgesi dediğimiz lenf bezlerinde tekrar denetimlere maruz kalır, her gün binlerce defa. Denetimden geçemeyenler, sayıca fazla olanlar, yaşlanmış olanlar, savaş sırasında gazi olanlar veya sakatlanmış olanlar yine bu denetim noktalarında vücut tarafından öldürülür.

Artık bu küçük gruplar hâlindeki lenfosit askerlerine, düşman yavaş yavaş gösterilir ve öldürmeleri beklenir. Bu öldürme işlemi de öyle başıboş “Hadi git, vur!” şeklinde değildir. Bunun da bir adabı vardır. Bu aşamada başka hücreler de devreye girer. Bu diğer hücreleri anlatmadan önce şunu da anlatmak gerekir ki düşmanla savaşamayan niteliksiz ve beceriksiz lenfosit askerler veya haddini aşan, sınırı aşan, fazlaca reaksiyon vererek düşmanı öldüren lenfosit askerler denetim merkezleri olan lenf bezlerinde öldürülür.

Lenfosit askerlerden şekil olarak sağlıklı, vücuda zarar vermeyen ve tamamen onun için çalışabilen, düşmanla da savaşabilen hücreler elde edilmiş, gerisi de öldürülmüş olur.

Lenfosit asker bölükleri içinden de bazıları vardır ki “hafıza hücresi”dir. Bu hafıza hücresi de tüm bunları aklında tutar; eğitimleri, savaşları, savunmaları ve vücudu korumayı bilir. Deneyimlidir. Ve bu komutan hafıza hücreleri her zaman vücutta kalır, sürekli vücudu dolaşır, yeni giren bir düşman var mı diye gözünü dört açar. Aynı düşman bir gün yine vücuda geldiğinde “Ben seni tanıdım, seninle savaşmıştım.” der. Ve kendisini çoğaltır. Yani üretim en baştan başlamaz. Bu nitelikli zafer kazanmış komutan hafıza hücreleri, kendisini çoğaltarak kısa sürede hemen savaşmaya hazır bir bölük oluşturur ve zaten edindiği silahlarını kullanarak savaş, daha onlar için başlamadan birkaç gün içinde bitirilir.

Aşının amacı tüm sistemle değil, hafıza hücresiyledir. Yani aşı vesilesiyle bilgili, düşmanı tanıyan, nasıl savaşacağını bilen komutan hafıza hücresi elde etmeye çalışılır.

Peki, bu komutan hafıza hücreleri hiç mi yaşlanmaz? Bazıları yaşlanır ve ömrünü tamamlayanlar ölür. Bazıları insanla birlikte mezara kadar ölmez.

İşte bu evrede bizler de ölen veya yaşlanan, hafızası gidip gelen, bazı şeyleri unutmaya başlayan komutan hafıza hücrelerinin hafızasını tazelemek için ve eğer hatırlamaz veya hatırlasa bile “Bu yaşlı, artık ölebilir.” düşüncesiyle rapel/hatırlatma aşıları yapıyoruz. Bu hatırlatma/rapel aşıları yaşlanmış komutanın hafızasını tazeler ve ne olur ne olmaz diye de o ölünce yerine geçecek olan yeni komutan hafıza hücreleri üretir.

Timus bezinin en aktif olduğu dönemde, yeni doğmuş bir bebek, annesinin her yönden koruması altındayken, daha lenfosit askerler savaşmayı yeni öğrenirken aşılarını yaparız. Yani aşıyla yapmaya çalıştığımız şudur: “Bak bu düşmanı da gör, böyle de bir düşman var. Bu düşmanla da savaşmayı öğren. Sen bu düşmanı öğrenmezsen, savaşamazsan ve hastalık olarak karşılaşır da ilk olarak onun en güçlü hâlini görürsen senin karaciğer sistemini, beyin sistemini, deri sistemini, kan ve dolaşım sistemini, kalp sistemini çökertir ve seni öldürebilir (kızamıkçık, kızamık, tetanoz… gibi). Veya o kadar şiddetli bir savaşa maruz kalırsın ki düşmanı öldürürsün eyvallah, ama sen de sakat kalırsın (polio-çocuk felci gibi). Veya çetin bir savaş verirsin, ne o seni öldürür ne de sen onu vücuttan temizlersin, senin karaciğer sisteminde kalır, saklanır ve bir gün tekrar canlanmak için doğru günü bekler (hepatit gibi). Senin sinir hücrelerinde kalır, ya senin en zayıf dönemin, daha gelişim aşaman bebeklik çağında ya da senin bağışıklık sisteminde bir gedik bulduğunda hemen beyin enfeksiyonu yapar, ölümüne kadar giden şiddetli tablolara sebep olur (herpes, suçiçeği, zona gibi). Laboratuvar ortamında, o düşman bakteri ve düşman virüsü yakalanır ve onun silahlarının çoğu zayıflatılır, sakın yanlış anlama o silahlar yok edilmez, sadece zayıflatılır ki sen onun da silahlarını gör, onun da savaş taktiğini bil ve onunla savaşmayı öğren.” Aşıdaki mantık budur.

Yani aşı dediğimiz olay silahsız bakteri veya virüsü sana vererek, “Bir tanışıp hoşbeş edin.” demek değildir. Küçük çaplı bir mücadeledir.

Aşı, bebeğe zayıf düşmanı tanıtmaktır. Silahlarını göstermektir. Zayıflatılmış savaş taktikleriyle bebeğin savaş gücünü arttırmaktır. Yoksa silahsız, savaşmayan birini getirip, tanıştırıp vücuda vererek nasıl bir öğrenme şekli olabilir ki?

Bir şeyin eğitimi olgunlaşma aşamasında verilir ki olgunlaşırken onu da düzgün öğrensin. Olgunlaşmasını tamamlamış, yetişmiş bir şeyin; önce yanlış öğrendiklerinden arındırılması sonrasında yerine doğrusu verilmesi gerekir. Bu daha meşakkatli bir yöntemdir. Üstelik tam olarak yanlışlarından arındırılacağı ve doğrusunun yerleşeceğinin garantisi de yoktur.

Aşı da çocuklarımıza bağışıklık sistemi olgunlaşırken, gelişirken verilir. Hem büyüme döneminde daha güçlüsüyle karşılaşmasın hem de büyürken bunu da öğrensin, amacı taşır.

Bu savaşın da bir adabı vardır, dedik. Basamak basamak olur. Allah (cc) vücuda muhteşem bir savunma ve saldırı taktikleri vermiştir.

Lenfositleri anlattıktan sonra baştan aşağı adım adım bir düşman bakteri, virüs vücuda girince onunla nasıl savaştığımızı ve aşnını bu noktalarda nasıl bir destek verdiğini ele alalım.

Öncelikle doğal bağışıklık dediğimiz zararlı mikroorganizmaların vücuda girmesini önleyen, girse bile dışarı atılmasını sağlayan bir bağışıklık sistemi mevcut. Bir de kazanılmış bağışık yanıt dediğimiz bir bağışıklık sistemi vardır ki bu asker lenfositlerin ve birçok hücrenin dâhil olduğu, sonradan öğrenilen bir bağışıklık sistemidir.

Doğal bağışık yanıt: Bizlerin, herkesin sahip olduğu derisidir; gözyaşıdır; tükürüğüdür; idrarıdır; burnun ve ağzın içerisinde bulunan sümüğümsü yapılar, yani mukustur; burundaki kıllardır. Bunlar kendi doğaları gereği koruma sağlarlar.

Deri, doğal bir bariyerdir. Vücut içiyle dışını ayırır ve en büyük organımızdır. Birçok mikroorganizma deri bariyerini aşamaz. Çok az bir mikroorganizmayı Allah (cc), deriyi aşabilecek şekilde donatmıştır.

Tükürük, göz yaşı, idrar gibi salgılarımız mekanik etkiyle vücuttaki mikroorganizmaları dışarı atmaya çalışır, yıkama yapar. Gözyaşı ve salgıların içinde antibiyotik niteliğinde mikroorganizmaları öldüren maddeler vardır.

Burundaki kıllar da mekanik etkiyle mikroorganizmanın içeri girişinde karşılaştığı bir engeldir.

Mide asidi bir engeldir. Besinlerin içindeki zararlı mikroorganizmaları asitle eritmeye çalışır.

Bizlerin sahip olduğu vücut sıcaklığı (36,5 derece) bile bazı mikroorganizmaların yaşamasına uygun bir sıcaklık değildir ve bunlar vücuda girince sıcaklığımız etkisiyle ölmektedir.

Bağırsaklarımızın sürekli ileriye yönelik hareket etmesi, yani peristaltizm dediğimiz ilerletme ve boşaltma mekanizması, mikroorganizmaların durup orada üremesine engel bir durum oluşturur. “Durgun su pistir, akan suda mikrop üremez.” mantığı gibi. Bunların tek görevi sadece saydıklarım değildir. Ama bağışıklık sistemi içindeki etkileri en temel hatlarıyla böyledir.

Bir mikroorganizma vücuda girdiğinde ilk olarak onu bekçi makrofajlar karşılar. “Bu yabancı mı, benden mi?” ayırımını yapar ve yabancı olduğuna kanaat getirirse onu yutar (fagosite eder). Yuttuktan sonra kendi içinde öldürebilirse öldürür ve yoluna devam eder. Öldürme işlemi için; kendisinde aktif olmayan silahları aktifleştirmek ve diğer bekçi makrofajları da bilgilendirmek, güçlendirmek, aktifleştirmek için sinyal salgılar. Bu sinyal, TNF-α’dır. Şayet öldüremezse, güçlü bir mikroorganizma ise asker lenfositlere sinyal/haber gönderir. Bu sinyal, IL-1’dir. Uyarılan asker lenfositler hem kendisini güçlendirmek hem de diğer asker lenfositlere haber vermek, onları da güçlendirmek için sinyal (IL-2) salgılar. Uyarılmış olan asker lenfositler de mikroorganizmayı yutmuş olan bekçi makrofajlara sinyal gönderir (IFN-γ). Bu gönderdiği sinyalle bekçi makrofaja. “Güçlen, aktif bulunmayan silahlarını benim gönderdiğim sinyal ile aktifleştir, izin veriyorum. Ve mikroorganizmayı öldür.” der.

Mikroorganizma ile bekçi makrofajlar ve asker lenfositler arasında savaş devam ederken salgılanan sinyaller (IL-1 ve TNF-α) nedeniyle kişinin ateşi çıkar, vücudunda yaygın kas ve eklem ağrıları oluşur, iştahsızlık, yemek yemede isteksizlik, meydana gelir. Yani gribal semptomlar olarak tanığınız şeyleri mikroorganizma yapmaz, hücrelerimizin savaşırken ürettiği sinyallerin diğer etkileridir.

Bu semptomlar kalıcı semptomlar olmaz. Savaş bittiğinde bu sinyaller ortadan kaldırılır ve etkileri de kaybolur. Peki, bu etkilerin hepsini engelleyelim mi? Kişiyi çok rahatsız etmiyorsa bir şey yapmasına gerek yoktur, bu doğal olan bir süreçtir; ama kişi rahatsız oluyorsa bu konuda beslenme takviyesi, dinlenme, bol sıvı tüketimi, ıhlamur, C vitaminli besinler gibi destekler alabilir. Veya ilaç kullanabilir. Bu konuda üretilen grip ilaçları bu semptomlar üzerine etki eder ve kas eklem ağrılarınızı giderir, iştahsızlığınızı giderir, biraz ateşinizi düşürür.

Bu semptomlardan biri de ateştir. Ateş dediğimiz şey, vücut sıcaklığının 38,3 derecenin üstünde olmasıdır. Normal vücut sıcaklığı 36,5 derecedir. Normal vücut sıcaklığı ile yani 36,5 ile 38,3 arasındaki sıcaklığa subfebril (yüksek olmayan) ateş denir, ki bu aralık bizim, mikroorganizmalar ile savaşımızda çok lehimizedir. Hekimler olarak bu subfebril ateşe müdahale etmeyi pek istemeyiz. Neden bu aralığa müdahale etmiyoruz? Sizlerin evlerinizde yaptığı süt kaynatma olayını, sıcaklığı arttırarak mikroorganizmalar ölsün diye yaptığınız işlemi vücut da yapar. Bu olay yararlı ve zararlı mikroorganizmalara karşı genel bir öldürücü etkidir. Yani yararlı mikroorganizma da ölür zararlı mikroorganizma da ölür. Peki, ateş 38,3 üstüne çıktığında neden hemen müdahale ediyoruz veya “Annesi evde ölç ve 38,5 üstünde ise hemen getir.” diyoruz? Çünkü bu, savaş artık şiddetlendi, demek. Vücut savaşı kazanmak için çok fazla miktarda hücreyi/askeri devreye soktu ve çok fazla miktarda sinyal üretiliyor, demek. Bu savaşın büyümesi ateşin 38,3 ile sınırlı kalmayıp 40, hatta 41 °C’ye gideceğini öngörmemiz demek. Bu sıcaklık, artık vücudun, özellikle de narin olan sinir ve beyin hücrelerinin dayanamayacağı bir değerdir. Beyin hücrelerinin etkilenmesi, havale geçirmesi diye bilinen olaydır. Hele ki kişi daha küçük, yani bebekse, çocuksa beyin hücreleri ve sinir hücreleri gelişme, olgunlaşma dönemindeyse zarar görsün istemeyiz, evlerinizden ateş düşürücü eksik etmeyiz ve sürekli reçete ederiz. “Dolaba koy annesi, ateşini sürekli takip et. 38,3 dereceye kadar hastaneye gelmene gerek yok. Dört saat arayla dönüşümlü olarak ver, vücuduna ıslatılmış havluyla soğuk uygulama yap ve ateşini takip et. Çünkü hastanede de aynı şeyi yapacağız. Çocuk acile başvurduysanız bilirsiniz. Kapıda daha içeri girmeden ateşi ölçülür, bir şurup içirilir ve çocuğu soymanız, soğuk uygulamanız veya çocuğun soğuk havayla temas etmesi söylenir. Ateş takibi yapılır. Ateşi düşerse muayene sonrası gerekli reçeteyle taburcu edilir. Ateşi düşmezse içeri alınır ve farklı tedavilere başlanır. Hastane ortamında, kapıda, koltuklarda rezil olma, evde güzel güzel yap. Ateşi 38,3 oldu ve sen de bu uygulamaya rağmen düşüremediysen ve de ateşi yükseliyor ise hemen hastaneye gel. Biz müdahale edelim. Senin yaptıklarından daha farklı şeyler uygulamanın zamanı geldi.” deriz. Yetişkinler bu yüksek ateşlere çocuklara nazaran daha dayanıklıdır, ama bu dayanıklılığın bile bir sınırı vardır. Onlarda da bu ateşin düşürülmesi gerekir. Ateş düşürücüler önerilir.

İşte aşı da zayıflatılmış mikroorganizma olduğundan, bebek zayıf mikroorganizma ile büyük savaşlar vermeyip küçük cenkler ettiğinden, aynı hücresel yollar takip edilir mi? Evet. Aynı sinyaller salgılanır mı? Evet. O zaman aşı yapılan bir çocukta bir iki gün çok yüksek olmayan ateş olabilir mi? Kesinlikle olabilir. Çok mu abes bir olaydır? Hayır. Korkmalı mıyız? Yüksek olmayan ateşten hiçbir zaman korkmamalısınız.

Yapılan araştırmalarda aşı öncesinde bir enfeksiyon geçirmeyen çocuklara aşı uygulanmış ve takip edilmiş. Ateşin maksimum 37 dereceye kadar çıktığı görülmüş.

Bu çocukların bazılarında beklediğimiz yüksek olmayan ateş yerine yüksek ateşler görülüyor ve aileler korkarak acile götürüyorlar. Ve altından daha önceden mevcut olan bir boğaz enfeksiyonu ve çoğu zaman idrar yolu enfeksiyonu çıkıyor.

Hemen akıllara “Yahu bu çocuk mevcut hâlde bir enfeksiyon geçiriyorsa bu hekimler neden önce bu enfeksiyona bakmıyor da çocuk hasta hasta bir de aşı yapıyorlar?” sorusunun gelmesi doğaldır.

Birincisi önceden bahsettiğim gibi her aşının uygun olan zamanları vardır. O zamanları pek kaçırmak istemeyiz. Bu enfeksiyonlar da aşı yapmaya engel bir durum değildir. 1800’lerde ölümcül olan, milyonlarca kişinin ölümüne sebep olmuş grip enfeksiyonu günümüzde ölümcül değil. Bu enfeksiyonların hepsinin antibiyotik tedavisi mevcuttur. Bu çocuk büyürken her şeyi ağzına götürüyor, var olan çoğu mikroorganizmayı zaten vücuda alıyor. Hastalık geçire geçire bağışıklık sistemi gelişiyor. Bu çocuğun altı bezleniyor, idrarını bezine yapıyor, dışkısını bezine yapıyor ve annesi değiştirene kadar o çişli, dışkılı bezle duruyor. Zaten sık sık da idrar yolu enfeksiyonu oluyor. İdrar yolu enfeksiyonunun en önemli nedeni taharet eksikliğidir. Dışkı mikroorganizmalarının idrar yollarına bulaşması sonrası idrar yolu enfeksiyonu geçirilir. Zaten sürekli enfekte bir bebekte hastalıksız dönemi bulmak çok zordur, bununla birlikte ufak çaplı ama şiddetli olarak bu çocuk sürekli enfeksiyon geçirir, ki bu kötü bir şey değildir. Eğer bu hastalıksız dönemi aramaya kalkarsanız yaklaşık 10 yaşına kadar bulmanız pek mümkün değildir. Aramaya da gerek yoktur.

O çocuk o enfeksiyonu hafif bir şekilde atlatırsa ateşi bile çıkmaz ve annenin ruhu bile duymaz. Şayet ciddi bir şekilde geçirirse aşı yapsa da ateşi yükselir yapmasa da yükselir. Peki, aşı bu ateşte bir etken oluyor mu? Hayır.

O zaman ne çocuk hasta diye aşı yaptırmayı erteleyeceğiz ne de aşı sonrası olan yüksek ateşleri aşıya bağlayacağız.

Yeri gelmişken “antibiyotikler” diyeceksiniz. Antibiyotik çok mu korkutucu bir şeydir? Çok gerekli midir?

Antibiyotik hakkında bir yazı yazacağım inşallah, ama burada da ufak çaplı değinelim. Antibiyotikler öcü değildir, ama leblebi gibi de yenmez!

Hani savaş şiddetlendi, dedik yukarıda, ateş çok yükseliyor. Veya çok şiddetli değil, ama uzun sürdü. Vücut çok reaksiyon veriyor ya o dönemde, antibiyotikler, senin öldürmeye çalıştığın mikroorganizmayı öldürmesi için üretilen ilaçlardır. Bu antibiyotiklerin binlerce çeşidi mevcut olup seviye seviye farklılık gösterir. Her hastalığa her grup antibiyotik verilmez. Kullanılması hayati derecede olan hastalıklar vardır, kullanılmasa da vücudun atlatacağı hastalıklar vardır. Bazen de kişi bir enfeksiyon durumu geçirir ve aslında o enfeksiyonu belli bir zaman sonra ilaç kullanmasa da atlatır, ama o enfeksiyon ilerlerse ilerlediği organda kesinlikle enfeksiyon istemediğimiz için ilerlemesin diye antibiyotik veririz.

Basit bir boğaz enfeksiyonu (peritonsiller apse, sellülit, kriptik tonsillit durumları hariç) antibiyotik versek de vermesek de bu enfeksiyonu senin vücudun yener. 1 haftada hastalığı atlatır ve tam sağlığına kavuşursun Allah’ın (cc) izniyle. Antibiyotik çok gerekli değildir. Hatta hiç vermesen yeridir.

Ama örneğin bir boğaz enfeksiyonu çeşidi olan kriptik tonsilliti ele alalım. Bu da bir boğaz enfeksiyonudur. Anneler çocukların boğazına bakınca direkt görür bademciklerin üstünde, hatta “Hocam bademcikleri beyaz beyaz atmış.” der. Bu enfeksiyon antibiyotiksiz, kendi hâline bıraktığımız bir enfeksiyon değildir. Hatta çoğu anne bilir, penisilin iğnesi dediğimiz depo (yüksek doz) antibiyotik çocuğa iğne şeklinde yapılır. Bu yapılmazsa o enfeksiyon halk tabiriyle kalbine iner ve “romatizmal ateş” dediğimiz çok ciddi bir hastalığa sebep olur, kalp enfeksiyonuna ilerler ve kişi ileri yaşlarda da bu hastalığın etkisiyle karşı karşıya kalır.

O zaman antibiyotik seçimi duruma, hastaya, hastalığa göre yapılmaktadır ve bu konuda tedavi reçeteleri düzenlemek yerine hekime biraz uyum sağlamak gereklidir, bu konuda hekimler haklıdır. Burada hekimden hekime bilgi ve uygulama farklılığı da olduğundan hastalarda da genel bir güvensizlik olmaktadır, bu konuda da hastalar haklıdır. En güzeli karşılıklı uyum ve anlaşmadır. Ancak işi de ehline vermek gereklidir. Güvendiğiniz, bilgisine inandığınız bir hekimle görüşmekte ve önerilerine uymakta fayda vardır.

Bağışıklık sistemi dediğimiz immun sistem, çok karmaşık ve çok detaylı bir konudur. Sadece asker lenfositlerin bile bir sürü alt çeşitleri mevcut olup, görevleri çok detaylıdır. Üstelik başka hücreler ve başka mekanizmalar da vardır.

Bebek doğduktan itibaren oral (ağız) dönem dediğimiz bir dönem yaşar. Bu dönemde her şeyi ağzına götürür ve âdeta dünyayı ağzıyla tanır. Elleri sürekli ağzındadır. Yerde emekler, ellerini ağzına götürür. Eline bir şey geçirse hemen ağzına götürür. Bu çok kötü bir şey değildir. Ağzına sürekli dışarıda dolaşan zararlı mikroorganizmaları götürür ve aslında kendisine ufak ufak aşı yapmış olur. Bu zararlı mikroorganizmaları tanımış olur. Aşılarla; çevrede olmayan, ama olduğunda ve kişiye bulaştığında ölümcül sonuçlara götüren mikroorganizmaların kolunu kanadını kırıp bebeğe verip tanıması sağlanır. Evlerde olan mikroorganizmalar da ölümcül değildir, bağışıklık sistemini geliştirir. Burada değinmek istediğim bir nokta var: Çocuklarımız evde yerleri yalıyor, her şeyi ağzına götürüyor o zaman biz de anneler olarak her yeri çamaşır suyuyla kırklayalım! Bu doğru bir yaklaşım değildir. O zaman hocam, ben yerlere çöpleri atayım, pislik bulaştırayım. Çocuğum daha fazla bağışıklık kazansın! (Çocuğunun ağzına çöp kutusundan bir şeyler çıkarıp süren anneler gördüm.) Bu da doğru bir yaklaşım değildir. Burada bir sınır vardır. Aşırıya gitmemek her zaman önemlidir. Evlerinizi normal düzeyde temiz tutun, yeter. Üstelik biz hastanelerde sizin evde kullandığınız çamaşır suyunu 1/10 oranında sulandırıyoruz (yani 1 kapak kadar çamaşır suyu koyup, 10 kapak kadar normal musluk suyu koyuyoruz) ve her yeri böyle temizliyoruz. Bu da çok güzel dezenfekte ediyor. Bizler evlerimizde bir de bu çamaşır sularının extra yoğunlarını alıp geliyoruz. Bu kadar yoğun bir temizliğe gerek yok, evlerimizde ameliyat yapmıyoruz. Hele bir de çamaşır suyu ile tuz ruhunu karıştırmak var ki, bayramlar geride kaldı Rabbim seneye de erdirsin, birbirleriyle karıştırıldığında birbirlerinin hem temizleyici etkilerini sıfırlıyorlar hem de o esnada bir gaz açığa çıkıyor ve temizlik yapan hanım bunu ciğerlerine soluyor ve bayram temizliği dönemlerinde acil servislerimiz nefes darlığı yaşayan temizlik delisi hanımlara şahit oluyor. Üstelik evleri de kesinlikle temiz de olmuyor. Soludukları zararlı partiküller de akciğerlerine bir güzel yerleşiyor yaşlılıkta hep akciğer hastalıklarıyla muzdarip olmaya birinci sıradan aday oluyorlar. Temizlik yaparken ağzınıza ve burnunuza mutlaka bir tülbent bağlayınız.

Burada bir de şuna değinmek isterim. Bebeklerin emzikleri yere düşüyor, bulaşık makinesine kadar varan temizlik aşamalarından geçirmeye kalkan hanımlar oluyor. Bebek, anneyle her şeyi paylaşır. Doğum aşamasında bebek, annenin rahminden çıkarken oradaki bütün bakteri florasını alarak çıkar ki bu bebek için faydalıdır, yani bebek ve anne gebelikte, doğumda ve sonraki emzirme döneminde çok fazla şeyi paylaşır. Yere düşmüş bir emziği annenin kendi ağzına götürüp temizleyip bebeğe vermesi yeterlidir. Baba veya kardeş, demiyorum. Çocuğun ağız florası gelişirken anne kendi florasından bir miktar paylaşarak çocuk için bir yol gösterici olmuş oluyor.

Flora dediğimiz şey yararlı bakterilerdir. Vücudumuzdaki çoğu boşluklarda bulunur ve biz onlara besin veririz, onlar da yaşamlarını devam ettirirken bazı maddeleri doğal olarak salgılarlar, biz de onların salgıladıklarından yararlanırız. Örneğin deri florasında bulunan yararlı bakterileri, sürekli ellerinizi yıkar, bu hususta aşırıya gider ve onları öldürürseniz ellerinizde bir sürü cilt enfeksiyonları ve geçmeyen yaralar oluşur.

Bağırsaklarda da bu yararlı bakterilerden vardır. Bu bakteriler bizim için hayati olan K vitamini üretirler. Bebek ilk doğduğunda bağırsakları bu yararlı bakteriler açısından temizdir. K vitamini üretecek bakterileri olmadığı için bebeğe daha doğar doğmaz doğum odasında bir bacağından K vitamini enjekte edilir. Bebek günler, haftalar içinde hem anne sütüyle hem de diğer yedikleriyle bu bakterileri alır. Bu bakteriler bağırsaklara yerleşir ve karşılıklı fayda sağlandığı bir yaşam ilişkisi başlar. Bu bakterilerin yokluğunda ölümcül ishaller meydana gelir. Ayrıca K vitamini kanın pıhtılaşma aşamasında da hayati önem taşır. K vitamini yapılmayan ve zamanında bu bakterileri yerine koyamayan bebek vücut içinde ciddi kanamalardan ölür. Hatta aileler bir kısmını fark eder. Bebekte cildinde geçmeyen ve git gide büyüyen kırmızı, mor menekşe renginde lekeler çıkar. Bu deri altı kanamasıdır. Ve bir kanama bozukluğunun belirtisi olabilir.

Bu bakteriler bizim toplumumuzda pek sorun oluşturmaz. Çünkü yoğurt yemeyi ve kefir içmeyi çok seven bir millet olduğumuzdan ve kendi yoğurdumuzu mayalamak gibi muhteşem bir alışkanlığımız olduğundan bu bakterilerden bolca alırız ve yaşamımız boyunca pek eksikliğini çekmeyiz. Ama yeni doğmuş bir bebek yoğurt ve kefir yemez. Eğer annede de bir problem varsa ve K vitaminini bebeğine zamanında veremezse bebek için ölümcül tablolar meydana gelebilir. Bu aşamada hemen doğum odasında bir bacağından yapılan K vitamini çoğu zaman hayat kurtarıcıdır. Ve her bebeğe uygulanması gerekir.

Yurt dışında yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda -verilen ağır antibiyotikler nedeniyle bu bakterilerin ölmesi sonucu- bir süre sonra ölümcül ishaller gelişmekte ve hastalar yaşamlarını kaybetmektedir. Ve yurt dışında buna yönelik o bakterileri yerine koymak için -antibiyotiği kesemezler, çünkü mevcut enfeksiyonları da ölümcüldür- aynı evde yaşayan o hasta kişiyle aynı şeyleri yiyip içen kişiden dışkısı alınır, posa kısmı ayıklanır ve kalan kısmı hastaya yedirilir. Buna fekal transplantasyon denir ve hayat kurtarıcı rolü vardır. Sizlerden bazıları da bu kadar ağır antibiyotik yerine basit antibiyotik sonrası bile biraz ishal atağı geçirir ve “Bu antibiyotik bana dokundu.” der. Hâlbuki o kişide bu bakteriler az miktardadır ve basit antibiyotiklerden bile etkilenip ölmektedir. Yapacağı şey antibiyotiği -reçeteyle yazılmışsa- kesmek değil, bol bol yoğurt yiyerek kefir içmektir.

Bunları detaylıca anlatmamdaki amaç şudur: Allah (cc) bu zararlı ve onların kardeşleri yararlı mikroorganizmaları yaratmış, bazılarını bizim içimize koymuş, bizler için çok önemli kılmış. Bazılarını ise bizi hasta edip ölüme kadar götürebilecek şekilde yaratmış. Dahası doğa dediğimiz yaşadığımız çevre bakteri, virüs, mantar denilen mikroorganizmalarla dolu. Biz onları sürekli yiyoruz, soluyoruz, cildimizle temas ediyoruz. Allah (cc) bizleri muhteşem bir yaratılışla yaratmış, hamdolsun. Ve hayat boyu da gelişen bir mikroorganizma kılmış. Hem aklen hem bedenen gelişen, büyüyen, dönüşen bir mikroorganizmayız. Donanımımızda her şey mevcut, ama geliştirmek gerekir. Çocuk doğduğu andan itibaren anneyle temasında, çevreyle temasında her hastalıkta aslında doğal aşılama yapar. Çünkü çevre mikroorganizma doludur. Çocuk bunları tanır ve onlarla savaşmayı öğrenir. Yararlı olanlarla da birlikte bir yaşam kurar. Biz aşı ile zaten var olan bu olaya destek veriyoruz. Çevresinde normalde olmayan, ama şayet karşılaşırsa ölümcül olabilecek bazı mikroorganizmaları zayıflatıp çocukla tanıştırıyoruz. Ve onunla savaşmayı öğrenmesini sağlıyoruz.

Bazı aşılar vardır, çocuğa aşısı yapıldığı hâlde çocuk o hastalığı geçirir. Örneğin suçiçeği aşısı. Her anne bilir ki her çocuk suçiçeği geçirir. Hatta bir çocukta suçiçeği çıktığında diğer çocukları da onun yanına götürüp hastalığın bulaşması sağlanır. Bu çok doğru bir yaklaşımdır. Zaten suçiçeği hava yoluyla bulaştığından buna engel olmak da pek mümkün değildir. Bir sınıfta suçiçeği geçiren bir çocuk olduğunda bütün okulda görülür. Öyleyse biz hekimler neden çocuğun hastalığı geçireceğini bildiğimiz hâlde çocuğa suçiçeği aşısı yapıyoruz?

İlk neden çocuğun, hastalığı geçirirken sadece deri döküntüsüyle hastalık geçirmesini sağlamaktır. Vücuda yayılmasını önlemektir. Yani beyin enfeksiyonu (serebellit), akciğer enfeksiyonu (pnömoni), karaciğer enfeksiyonu (hepatit), kan değerlerinde ölümcül bozulmalar (trombositopeni, hemoraji-kanamalar, hemolitik üremik sendromu), kalp enfeksiyonu (miyokardit, perikardit), eklem hastalığı (artrit) gelişmesini engellemektir.

İkinci neden de bazı kız çocuklarımız, aşı yaptırmaz ve de çocukken de hastalığı geçirmezse bu kızımız büyüdüğünde, hele ki gebe kaldığında çevresinde suçiçekli bir çocukla temas eder ve suçiçeği, gebe kızımıza bulaşırsa bebeğe zarar vermesini önlemektir. Böyle bir durumda kızımızın; kolları veya bacakları kısa ve fonksiyonsuz olan (ekstremite hipoplazisi), kafası ve beyni küçük olan (mikrosefali), kafası büyük olan (makrosefali) bir veya iki gözü normalden küçük ve fonksiyonsuz olan (mikroftalmi), beynin bazı kısımları ölen (kortikal atrofi), katarakt, çok düşük doğum ağırlığına sahip olan ve gelişemeyen bir bebek doğurma ihtimali vardır. Bu riski göze almadığımız için hastalığı geçirse dahi çocuklarımıza suçiçeği aşısı yaptırırız. Üstelik rapel/hatırlatma dozlarıyla birlikte.

Verem aşısının da benzeri bir nedenle uygulanması mevcuttur. Verem mikroorganizması, yani tüberküloz doğada pek bulunmaz. Çoğu kişi de hayatı boyunca maruz kalmayabilir. Ama verem aşısı yapmamızdaki amaç, eğer o kişi yetişkin veya çocukluk döneminde hastalığı geçirirse vücudun her yerine yayılmamasını (dissemine enfeksiyon-milier tüberküloz gelişmemesini), hele ki beyne sıçramamasını (tüberküloz menenjit oluşmamasını) sağlamaktır. Çünkü bu vücuda yayılma ciddi sonuçlar doğurur ve ölümcül riskleri mevcuttur.

Kişi bazı hastalıkları geçirir ve bir daha ömür boyu geçirmez. Bazılarını ise sürekli sürekli geçirir. Bazıları vücutta kalır ve bazı dönemler alevlenir. Aşıdaki amaç, ciddi sonuçları olan hastalıklar için bir kez geçirecekse dahi hastalığı çok şiddetli geçirip organlarına, vücuduna ve hayatına zarar vermemesidir. Veya vücutta kalmaması, ilk seferde ölümcül darbeyi vurabilmesi içindir. Bazı hastalıklarda ise çocuğun bağışıklık sisteminde bir sorun olduğunda normalden daha ağır geçireceği ve tüm vücuda yayılacak bir hastalığı yayılmadan atlatması, hayatı tehdit eden evreye gelmeden hastalığı yenmesi içindir.

] ] ]

Tetanoz paslı çividen veya pastan mı bulaşır? Sadece paslı çividen bulaşmaz. Toprak temaslı her yerden bulaşır. Ama paslı çivi çok yoğun clostridium tetani denilen tetanoz mikroorganizmasını içerir. Toprak derken kastımız bilinen tarım topraktır. Çocuk veya yetişkin yolda düşer, eli kesilir veya toprakla sürekli temas hâlinde olan bir hayvan ısırır, tırmalar -hayvanda kuduz aşısına ek olarak- bu durumlarda tetanoz aşısı hatırlatma olarak yapılır. Beş yıl koruyuculuğu vardır. İstisna dördüncü yıldır. Yani dördüncü yıldayken ve kirli bir yara ise tetanoz tekrarlanır.

Gebeye tetanoz yapılır mı? Güvenle yapılabilir. Canlı aşı değildir ve gebede güvenilirdir.

Gebeye tetanoz aşısı yapmak gerekli mi? %100 yaptırması gerekir, denemez.

Burada kıstas şudur: Gebe, doğuma kadar 9 ay boyunca elini kesebilir, düşebilir, bir yaralanma geçirebilir, trafik kazası geçirebilir, en basitinden en ağır tabloya kadar bir sürü şey yaşayabilir. Yaşamı sürekli bu mikroorganizmayla temas hâlindedir ve en önemlisi doğum esnasında normal doğumda veya sezaryende bizler bazı aletleri kullanırız. Sezaryen zaten başlı başına cerrahi bir işlemdir ve cerrahi ekipmanlar kullanılır. Normal doğumda ise bazen doğum kanal açıklığı bebeğe yeterli gelmez ve müdahale edip ufak kesiler yapmak gerekir, doğum sonrasında ise bu kesiler dikilir. Bu işlemler esnasında cerrahi ekipmanlar kullanılır. Ve bebek doğduğunda göbek bağı kesilirken kullanılan makas, bistüri, koter gibi ekipmanlar kullanılır. Bu cerrahi ekipmanlar her ne kadar steril edilse de kontrollerden defalarca geçse de %100 steril olduğunu iddia edemeyiz. Dahası bebeğin göbek bağı kesildikten sonra göbeği düşene kadar bir açıklık oluşturur. Bu durumda en önemli sorun tetanoz bulaşma riskidir. Ve bebek için ölümcül riskler taşıdığından tetanoz aşısını her gebeye öneririz. Bu demek değildir ki tetanoz olmazsa her gebenin bebeği tetanoz olur ve ölür. Ama riski göze almak yersizdir. Bulaş riski vardır ve tetanozun tedavisi, yani spesifik bir tedavisi yoktur. Biz yine bir tedavi uyguluyoruz. Destek tedavisi veriyoruz. Parmakla sayılacak kadar az sayıda insan yaşıyor, çoğu ise ölüyor. Aşısı ise “cansız toksoid aşıdır ve güvenlidir, aşı koruyucudur.” diyoruz.

] ] ]

Aşılar ne zaman yaptırılmaz?

Bir önceki aşı dozu veya başka bir aşı bileşenine karşı anafilaksi geliştirmiş olmak, o aşının sonraki uygulamaları için ciddi bir kontrendikasyondur. Anafilaksi dediğimiz olay; yüzün, gözün ve dudağın balon gibi şişmesi ve en önemlisi solunum yolunda bu şişmenin olmasıdır. Solunum yolunda olan bu şişme solunum yolunu tıkar ve kişiyi boğularak öldürür. Yani bu basit bir olay değildir. Anafilaksi dediğimiz bu tablo yediklerimizden, doğadaki her şeyden kaynaklı olabilir, aşıya özel bir durum değildir.

Bir insanda anafilaksi/anjioödem tablosu geliştiğinde tıbbi destek olmadan atlatamaz. Bu yüzden hastane veya sağlık ocağı gibi doktorun olduğu bir ortamda bu uygulamalar yapılır. Tedavisi ise basittir. Kas içine 0.3-0.5 mg adrenalin enjekte edilir ve dramatik düzelme sağlanır. Bazı nadir vakalarda durum ilerler, bu durumda ise hekim solunum desteği verir yani akciğerlere bir solunum borusu takarak, oksijenlenme bu boru ile sağlanır ve buna entübasyon denir. Her hekim entübasyon yapma ve bilme zorunluluğuna sahiptir ve mezun olmadan bunun sınavlarına tabi tutulur. Entübasyon sonrası gerekli tedaviler verilir.

Anafilaksi de dâhil olmak üzere alerjik reaksiyonlar, aşının içindeki herhangi bir maddeye karşı, herhangi bir risk faktörü olmadığı durumlarda bile gelişebilir. Anafilaksi dâhil yumurta alerjisi KKK aşısı için kontrendike değildir, yani aşı yapılır. Ancak KKK’nin önceki dozunda alerji gelişmişse sonraki dozlar kontrendikedir. Yine anafilaksi dâhil yumurta alerjisi artık influenza aşısı için de kontrendikasyon olarak kabul edilmemektedir. Ancak, öyküsünde yumurta alerjisi olanlarda ilk doz daha donanımlı bir tıbbi ortamda ve gözetim altında uygulanmalıdır.

Canlı atenüe aşılar, gebelerde ve immunosüpresif (bağışıklık sistemi baskılanmış) bireylerde kesinlikle kullanılmamalıdır. Gebelere yapılan aşılar içinde canlı aşılar yoktur.

Akut febril hastalık: Hafif seyirli hastalıklarda, örneğin diyare (ishal) ya da üst solunum yolu enfeksiyonları gibi durumlarda aşı uygulamaları ertelenmez. Sadece 38,5-39 °C’nin üzerinde bir ateş varsa bağışıklama ertelenmelidir. 

] ] ]

Aşının yan etkileri nelerdir?

Burada sözü edilen, herhangi bir aşı uygulamasını takiben oluşacak her türlü yan etkidir. Ancak bir ayrıma dikkat çekmekte yarar vardır; etki gerçekten aşıya bağlı bir reaksiyon olarak ortaya çıkabilir ya da tevafuken aşı sonrasına denk gelebilir. Bu ikisini birbirinden ayırmak, özellikle aşı karşıtlığının arttığı bir dönemde önemlidir ve araştırmak gerekir.

Akut aşı yan etkileri temelde üç grupta değerlendirilir: lokal (aşı yapılan bölgeye özel), sistemik (bütün vücudu etkileyen) ve alerjik.

En sık görülenler lokal reaksiyonlar; aşı uygulanan yerde ağrı, şişkinlik, kızarıklık benzeri yan etkilerdir. Bunlar genellikle aşı uygulamasını izleyen ilk birkaç saatte ortaya çıkar. Hafif ve etkileri sınırlıdır. Lokal reaksiyonların görülme olasılığı aşının tipine bağlı olarak yaklaşık %80 kadardır. Çok ender olarak ciddi etki gösterirler. Arthus reaksiyonları, bu durumlardan biridir ve sıklıkla difteri ve tetanoz toksoidlerinden sonra ortaya çıkarlar. Arthus reaksiyonları alerjik reaksiyonlar değildir ve çok yüksek düzeydeki antikor titrelerine bağlı olarak gelişirler (yani vücudun aşıya normalden fazla miktarda bağışık yanıt vermesi ve deyim yerinde ise basit bir düşmana fazlaca saldırmasıdır).

Sistemik yan etkiler; ateş, hâlsizlik, miyalji (kas ağrısı), baş ağrısı, iştah kaybı gibi daha genel etkilerdir. Herhangi bir hastalığa özgül olmayan (non-spesifik) belirtilerdir, aşıya bağlı gelişebileceği gibi başka nedenlere bağlı olarak da gelişebilirler. Bir insanın normalde de başı ağrır ve çoğu zaman ölümcül değildir. Bir insan fazla ayakta kalırsa kasları ağrır. Bu bulgular ölümcül risk taşımayan ve herkesin yaşamında normalde de karşılaştığı yan etkilerdir. Bunları büyütmek anlamsızdır. En basitinden kötü bir koku duyunca bile insanın midesi bulanıp iştahı kaçabilirken birkaç günlük iştahsızlık insana bir zarar vermez.

Aşıya bağlı olarak gelişen döküntü daha çok canlı (atenüe) aşıları takiben ortaya çıkar. Bu döküntüler kendisini sınırlar. Bu döküntüler zaten kişi hastalığa yakalandığı zaman da ortaya çıkar. Biz de hastalık yapıcı etkeni zayıflatıp insana verdiğimizde tabii ki geçici döküntü olabilir. Bu da önemli bir durum değildir. Ve verilen mikroorganizma zayıf olduğundan ötürü kişinin sağlıklı bağışıklık sistemi bu durumun üstesinden gelebilir.

Ateş ise canlı ya da cansız tüm aşılarda görülebilir. Canlı aşılar bağışıklık yanıtı oluşturabilmek için kendilerini kopyalamak zorundadır. Kendisini kopyalarken biz de bu mikroorganizmaya karşı bağışık yanıt oluştururuz. Bu bağışık yanıtı oluştururken kendi hücrelerimiz IL-1 ve TNF-alfa üretir. Ateşi yapan bunlardır. Yani ateşin çıkması çok kötü bir durum değildir. Kişinin o mikroorganizmayla savaştığını gösteren bir işarettir. Bu ateş öyle çok yükselmez. 37 civarında subfebril bir ateş olur. Şayet ateş daha da yükseliyorsa bu durumda kişinin vücudunda bir enfeksiyon odağı vardır ve genelde kendi tecrübelerimden bu enfeksiyonun ya bir boğaz enfeksiyonu (bademcik) ya idrar yolu enfeksiyonu ya da ishalle giden bir parazit olduğunu söyleyebilirim. Bunlar da ciddi enfeksiyonlar değildir. Tedavisi basittir.

Alerjik reaksiyonlar ise aşının antijeni veya hücre kültürü materyali, koruyucu, stabilizör veya bakteri oluşumunu inhibe etmek için kullanılan antibiyotik gibi aşının başka bir bileşenine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Anafilaksi gibi ciddi etkiler hayatı tehdit edebilir. Alerjik etkiler aşı öncesi iyi bir ayrıntılı öyküyle azaltılabilir. Tüm sağlık çalışanlarının bir acil durum protokolü ve anafilaksiyi tedavi edebilecek ilaç ve donanımı bulunmalıdır. Bu yüzden aşı, doktorun olduğu bir merkezde uygulanır.

] ] ]


Sıkça görülen hafif yan etkiler şunlardır:

 Enjeksiyon (iğne) yerinde ağrı, şişlik ve kızarıklık gelişmesi, tüm aşılardan sonra değişen oranlarda (%5-60) gözlenebilir. Özellikle tetanoz aşısının tekrarlayan dozlarında bu reaksiyon daha sık gözlenmektedir. Bulgular genellikle yirmi dört ila kırk sekiz saat içinde kendiliğinden düzelmektedir. Şikâyetleri rahatlatmak için enjeksiyon yerine soğuk uygulama ve ağrı kesici olarak parasetamol alımı önerilmektedir. Diğer aşılardan farklı olarak BCG aşısı sonrası, bağışıklık sistemin yanıtı ile enjeksiyondan iki üç hafta sonra başlayan sivilce benzeri şişlik, aşı sonrası %90-95 sıklıkla beklenen bir durumdur ve iki ila beş ay sonra ciltte iz bırakarak iyileşir. Herkesin sol omzundaki verem aşısı izi bu şekilde oluşur.

 Ateş, baş ağrısı, kas ağrısı ve iştahsızlık aşılardan sonra görülebilen sistemik belirtilerdir. Farklı aşılarda değişen oranlarda gözlenmektedir. Örneğin ağızdan uygulanan çocuk felci aşısından sonra %1’den az sıklıkta görülürken, beşli karma aşı sonrası, % 20-40 arasında değişen sıklıkta görülmektedir. Bu belirtiler de kırk sekiz ila yetmiş iki saat içinde kendiliğinden düzelmektedir. 

 Hepatit A aşısından sonra %5’ten az sıklıkla ishal ve kusma geliştiği bildirilmiştir. Bu şikâyetler genellikle kırk sekiz saatten kısa sürede düzelmektedir. 

 Kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısından sonra %2 ila 5 oranında, genellikle aşıdan sonraki yedi ila onuncu günlerde başlayan ve yaklaşık iki gün süren döküntü görülebilir. Suçiçeği aşısından sonra enjeksiyon yerinde iki civarı ya da enjeksiyon yerinden farklı yerlerde üç beş adet suçiçeğine benzer lezyon görülebilir. 

 Parotit olarak adlandırılan, yanakta bulunan tükürük bezlerinin şişmesiyle seyreden durum kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısından sonra %1’den az sıklıkta görülebilir. Lenf bezlerinin geçici olarak büyümesi de kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısından sonra çocukların yaklaşık olarak %5’inde görülmektedir.

Çok nadir görülen ciddi yan etkiler şu şekildedir:

 BCG aşısı sonrası lenf bezlerinin enfeksiyonu (1.000.000 aşı dozunda 100-1000 vaka), BCG aşısına bağlı kemik enfeksiyonu (1.000.000 aşı dozunda; 1-700 vaka) ve aşı içindeki bakterinin oluşturduğu yaygın enfeksiyon (1.000.000 aşı dozunda; iki vaka) bildirilmiştir. 

Difteri-boğmaca-tetanoz aşısı sonrası bebeklerde uzun süreli ağlama atağı (1.000.000 aşı dozunda; 0-4800 vaka bildirilmiştir), ateşli havale (1.000.000 aşı dozunda 0-290 vaka bildirilmiştir), solukluk, çevresel uyaranlara cevap vermeme, kaslarda gevşeklik şeklinde görülen hipotonik hiporesponsif atak (1.000.000 dozunda; 0-470 vaka bildirilmiştir) görülebilir. Ağlama atağı kendiliğinden düzelir. Ateşli havale uzun dönemde epilepsi olarak adlandırılan sara hastalığına yol açmaz, iyi seyirli bir durumdur. Hipotonik hiporesponsif atak kendiliğinden geçer ve bu hastalarda uzun dönemde beyin gelişimini etkileyen bir sorun gösterilmemiştir.

Kızamık-kızamıkçık-kabakulak aşısından sonra genellikle iyi seyirli ve kendiliğinden düzelen trombositopeni (kanamayı durduran kan hücrelerinde azalma) tablosu (1.000.000 aşı dozunda 33 vaka) görülebilir.

Ağızdan uygulanan çocuk felci aşısından sonra aşıda bulunan virüsle paralitik polio hastalığı (700.000-3.400.000 aşı dozunda bir vaka olacak şekilde) görülebilir. Bu risk daha çok ilk doz çocuk felci aşılamasından sonra söz konusudur. Bu nedenle ağızdan uygulanan çocuk felci aşısı, iğne şeklinde uygulanan çocuk felci aşısı iki doz yapıldıktan sonra verilmektedir. 

Anafilaksi (alerjik şok tablosu), aşı içeriklerinden birine karşı ağır alerjisi olan kişilerde çok nadir (1.000.000 aşı dozunda 0-1 vaka) olarak görülebilen bir durumdur.

] ] ]

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun...

Bu Sayfayı Paylaş :