Müslümanlık ve Korku – 2

Vaktiyle Müslümanlığı doğurmuş olan “büyük korku”, tarih boyunca Türk topluluklarında birçok korkuya daha kaynaklık etmiştir. Bu nedenle Müslümanlığı “Korku Dini” olarak nitelemek yanlış olmasa gerektir. Örneğin, bunlardan biri de çağımızda Müslüman Kemalistlerin, “büstlere yönelebilecek tecavüz” korkusudur. Bu kaygı Kemalistlerde o kadar büyük bir psikolojik rahatsızlık haline gelmiştir ki bunlar, 1940’lardan 1980’lere kadar el altından akıl hastalarına sık sık büst kırdırmış, böylece bu korkunun devam etmesini sağlamışlardır. Türk siyaset terminolojisine giren “Beka meselesi” deyimi de bu korkunun önemli simgelerindendir. Nitekim artık sıradanlaşmış bir terör olayı bile bu deyimin bir süre sıkça kullanılmasına neden olabilmektedir.

Önce “büyük korku”dan, sonra da onun tarih boyunca günümüze kadar doğurduğu başka birçok korkudan sadece bazılarının yansımalarına birkaç örnek vermek ön yargısız zihinlere ışık tutacaktır:

  • Büyük korkuya tepki, ilk kez Ahmed Yesevî (1093-1166) ile Abdülhâlık Gucdevânî (öl. M 1179) arasındaki dayanışmanın -hiç şüphesiz- bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ve özellikle Ahmed Yesevî’yi, Türk Müslümanlığı’nın baş mimarı olarak kabul etmek gerekir. Nitekim ünlü araştırmacılardan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak onun için şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Ahmed-i Yesevi, İslâm ve Türk tarihi boyunca yaşamış binlerce sûfiden herhangi biri değildir. O yalnız Türk sûfiliğinin değil, bir bakıma Türk halk Müslümanlığı’nın da adı bilinen ilk mübeşşiridir.”[1]

Önce, bu paragrafın sonunda geçen Arapça “Mübeşşir” kelimesinin “misyoner” demek olduğunu unutmayalım! Hatırlatmak gerekir ki, “Türk Müslümanlığı’nın en büyük mimarı olmasına rağmen Yesevî, bu tarihî projeyi hayata geçirmek için attığı adımlarda daima sır saklamıştır. Günümüzde ırkçı kesimler tarafından, hakkında sık sık tanıtım etkinlikleri düzenlenerek ‘büyük âlim ve evliya’ olduğu yolunda propagandası yapılan Yesevî, aslında -cahil biri olmasına rağmen- çok başarılı bir kripto sûfîdir. Bu nedenle de ‘Ehl-i Sünnet’ eğilimli ilim adamları ve araştırmacılar tarafından ‘Bâtınî’ olarak damgalanmıştır. Nitekim Prof. Dr. Fuad Köprülü onun için şu ifadeyi kullanmaktadır: ‘Ahmed-i Yesevi klasik anlamda Sünni değil, heterodoks bir sûfidir’[2] Yesevi, -öngördüğü bu yeni dinin felsefesini, milli ruha uygun şekilde düzenlerken- bir tereddüt yaşamamıştır. Çünkü o, atalar kültüne sıkı sıkıya bağlı idi.”[3]

Ahmed Yesevi’nin “Türk Müslümanlığı’nın mimarı” olduğunu kanıtlayan bir ipucu da Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın şu sözleri olmalıdır. Yazarın ifadesi şöyledir:

“Ahmed-i Yesevi’yi yalnızca dar bir biyografik çerçevede ele alıp, kendi zamanından kalma olmadığını, içine çok sonraki sûfilerin hikmet’lerinin karşılığını çok iyi bildiğimiz bugünkü Divân-ı Hikmet’ten alınma beyitler üzerine üretilen spekülasyonların içine hapsettiğimiz, onun gerçek tarihi şahsiyetini ve Türk Müslümanlığı’nın teşekkül ve yayılmasındaki misyonunu asla anlayamayız. Bunu anlayabilmek için Ahmed-i Yesevi’yi kendi yaşadığı tarihi ve sosyal çevrenin şartlarının dikkatli ve gerçekçi tahlili çerçevesinde Türk Müslümanlığı’nın, bu meyanda da Türk Sûfiliğinin başlangıç ve gelişim problemi ile birlikte mütalaa etmeliyiz.”[4]

Ahmed Yesevi, mitolojik “Arslan Baba” hikâyesiyle ünlenmiştir. Bu gerçek dışı olayı, Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü şöyle nakletmektedir:

“Arslan Baba, menkıbeye göre ashâbın ileri gelenlerindendir. Meşhur bir rivâyete göre dört yüz sene ve diğer bir rivâyete göre de yedi yüz sene yaşamıştır. Onun Türkistan’a giderek Hoca Ahmed’i irşada memur olması, bir mânevi işârete dayanıyordu: Peygamber’in gazâlarından birinde, ashâb-ı kiram nasılsa aç kalarak onun huzuruna geldiler; biraz yiyecek istirham ettiler. Peygamber’in duası üzerine Cibril-i Emin cennetten bir tabak hurma getirdi. Fakat o hurmalardan bir dânesi yere düştü. Cibril dedi ki: ‘Bu hurma sizin ümmetinizden Ahmed Yesevi adlı birinin kısmetidir. Her emânetin sâhibine verilmesi tabii olduğu için Peygamber, ashâbına, içlerinden birinin bu vazifeyi üzerine almasını teklif etti. Ashâptan hiçbiri cevap vermedi; yalnız Baba Arslan inâyet-i risâletpenâhi ile bu vazifeyi üzerine alabileceğini söyledi. Bunun üzerine Peygamber, o hurma dânesini eliyle Arslan Baba’nın ağzına attı ve mübârek tükrüklerinden de ihsan etti. Hemen hurma üzerinde bir perde zâhir oldu ve Peygamber, Arslan Baba’ya, Sultan Ahmed Yesevi’yi nasıl bulacağını ta’rif ve ta’lim ederek onun terbiyesiyle meşgul olmasını emretti. Bunun üzerine Arslan Baba Sayram’a -yâhut Yesi’ye- geldi ve üzerine aldığı vazifeyi yerine getirdikten sonra, ertesi yıl vefat eyledi.’ ”[5]

Bu münasebetle Peygamber’in “Her kim benim ağzımdan yalan söylerse Cehennem’de yerini hazırlasın!”[6] meâlindeki hadisini hatırlamamak mümkün değildir. Milli Türk Müslümanlığı’nın ilk kurucularından olan Yesevi’nin[7] “Divan-ı Hikmet” adlı kitabında yer alan bu hikâye, onun hem bilgi düzeyi hem de ahlâki durumu hakkında yeterli ipuçları vermektedir. Ne var ki bugün aklı başında hiçbir Müslüman Türkün, bu hikâyenin gerçek olabileceğine inandığını söylemek mümkün değildir. Bu ise hem Müslümanlığın hem de Müslümanların büyük çelişkilerinden ve “büyük korku”yu çağrıştıran önemli sembollerden sadece biridir.

Nakşbendiliğin ilham kaynağı olan Abdülhâlık Gucdevânî’ye gelince bu şahıs, Ahmed Yesevî’nin samimi arkadaşı ve Müslümanlığın baş mimarlarından biridir. Hint dinlerinden devşirdiği sekiz kurala[8] dayalı felsefesiyle Müslümanlık projesine büyük bir katkı sağlamıştır. Bunlar baş başa vererek -izahı buraya sığmayacak uzun bir hikâyesi olan- çeşitli dinlerden derledikleri inanış ve ritüeller üzerinde yeni bir din inşa etmişlerdir. Böylece Emevi döneminde yaşanan put kıyımının 500 yıl devam eden psikolojik etkilerini giderecek terapi sistemini bulmuş, bu suretle Türk topluluklarını rehabilite etmeye çalışmışlardır.[9]

Muhtemelen bazıları şöyle bir itirazda bulunacaklardır: “Câhiliyye Araplarının putperestliği, eski Türklerin putperestliğinden daha meşhurdu. Türklerde -klasik anlamdaki- putperestlik Araplardaki kadar çok yaygın değildi. Peygamberimizin hemen her Arap’ın bir veya birkaçına taptığı, toplam 360 çeşit olduğu söylenen putların tümünü imha ettirmesi, sizin ‘büyük korku’ya bağladığınız olaya ilişkin tezinizi zayıflatmaktadır.”

Böyle bir itirazda bulunabileceklerin, hesaba katmadığı ya da katamadığı şu noktaları açıklamakta yarar vardır:

Önce şunu hatırlatmak gerekir ki, Peygamber (sav), Mekke’yi fethettiği ve cahiliye düzenini kökünden kaldırmak üzere olduğu gün, putları tamamen imha ettirmiştir. Bu tarihte klasik Arap putperestliğine kati şekilde son verilmiştir. Dolayısıyla olaydan korkacak hemen hiç kimse kalmamıştır. Bu gerçek o kadar kesindir ki Kur’ân-ı Kerim, şeytanın mü’min toplumdan umudunu tamamen kestiğini tescil ve ilân etmiştir.[10] Putperestlik, -İslâm’ın 40 yıl sonra tarihe karışmasının ardından -bu kez insanın insana tapması şeklinde- kılık değiştirerek ancak Arap toplumuna geri dönebilmiştir. Nitekim bu tür putperestlik, 540 yıl sonra Türkistan’da inşa edilen Müslümanlıktaki putperestlik için ilham kaynağı olmuştur. Sonuç olarak, Mekke’nin fethinden sonra Arap toplumunda 40 yıl gibi bir süre için de olsa “Muhammed ve İslâm korkusu” diye bir şey söz konusu değildir. Oysa Türkleri yöneten ve yönlendiren Müslüman elit tabakada, günümüze kadar devam eden müthiş bir “İslâm korkusu” mevcuttur. Bir komplo olarak İslâm Müslümanlıkla özdeşleştirildiği için halk arasında bu korku sezilememektedir.

Şunu da eklemek lâzımdır ki 661 yılından sonra Araplar -Kur’ân’ın dilini bildikleri halde- yeniden bir cahiliye toplumuna dönüşmüş ve -adına Müslümanlık diyemez isek de- yeni bir dine girmiş, bir tür Müslümanlaşmışlardır. Bu dinin ana ekseni Araplarda liderlere tapmak, Türklerde ise hem liderlere hem evliyalara tapmaktır.

  • Büyük korkunun ikinci yansıması Türk Müslümanlar -ve Arap selefiler- arasında yaygın olan “Muaviyecilik”tir. Arapların Muaviyeciliği anlaşılabilir gibidir. Çünkü, 1000 yılı aşkındır Araplara kin besleyen İranlılar Ali’yi ve soyunu âdeta ilâhlaştırmış bulunuyorlar. Araplar da -buna misilleme olarak- Ali’ye ve soyuna düşman olan Muaviye’yi idol haline getirmişlerdir. İranlılara misilleme yapmayı meşrulaştırmak için Arapların Muaviye’yi savunmasının esas sebebini, temelde bu toplumdaki -putperestliğe yeniden dönme özlemi olarak- lidere tapınmada aramak gerekir. Ayrı ayrı gerekçelerle de olsa, Muaviye hayranlığının yansımasını “Bayezid” isminde görebiliyoruz. Hem Araplar hem Türkler, bu ismi kullanmışlar, toplumdan hiçbir tepki almamışlardır. Bilindiği gibi, bir meşhur tasavvuf büyüğünün ismi de, Osmanlılarda bir padişahın ismi de, günümüzde meşhur bir şovmenin ismi de Bayezid’dir. Anlamı “Yezid’in babası” demek olan bu isim, sadece Muaviye hayranlığını değil, aynı zamanda Muaviye’den çok daha müfsid bir ismi, Peygamber torunu Hüseyn’in katilinin ismini de içermektedir. Ancak Türk Müslümanların Muaviye hayranlığı çok daha farklıdır. Bunu “Sünni Türklerin ve Arapların ortak anlayışı” olarak savunmak son derece yanlıştır. Bu hayranlığın Sünnilikle hiçbir bağlantısı olmadığı gibi Müslümanların Sünniliği (?) de esasen “örtbas” olayında kullanılan bir perdeden başka bir şey değildir. Meselenin içyüzüne ait ilk şifrelerden birini, -özetle- şöyle çözmek mümkündür:

Türkler Emevi döneminde aşağılandıkları kadar tarihin hiçbir döneminde ve başka bir millet tarafından aşağılanmamışlardır. Hâl böyle olunca Türkler neden Emevi sülâlesinin başı olan -Üstelik Peygamberin (sav) yakınlarına derin bir düşmanlık beslemiş bulunan- Muaviye’ye hayranlık duysunlar? Bunun mantıklı bir nedeni var mıdır? Ayrıca “Muaviye’nin ashaptan olduğu ve vahiy kâtipliği yaptığı”, Müslümanları asla ilgilendirmemektedir. Bu mesele, esasen yalnızca İslâm’ın mensupları olan Müslim-mü’minleri ilgilendirebilir. Çünkü -defalarca tekrarlandığı üzere- Müslümanlık ile İslâm, birbirinden tamamen bağımsız iki ayrı dindir. Ayrıca Müslümanlıkta “vahiy” diye bir kavramının yeri yoktur ki “vahiy kâtipliği”nden söz edilebilsin.

Bütün bu analizler ise Türk Müslümanların Muaviye’ye neden hayran oldukları hakkında bize önemli bir ipucu sunmaktadır; “örtbas!” Çünkü hem Şiilikle savaşmayı devam ettirebilmenin hem de Müslümanlığı İslâm kisvesinde gösterebilmenin, aynı zamanda İslâm’ı savmanın da bir yolu işbu Muaviye hayranlığıdır.

Büyük korkunun üçüncü yansıması, Müslümanların, kurduğu devlet yapısı içinde bir şûrâ meclisine hiçbir zaman yer vermemiş olmalarıdır. Çünkü şûrâ, İslâm’ın insanlığa sunduğu en yüce değerlerden biridir. Bu sistemi Yunanlılardan kalma “demokrasi” ile karıştırmamak gerekir. Müslümanlar siyasi yönetim şekli olarak daima monarşiyi tercih etmiş, böylece İslâm’ın -bir bütün olarak- yeniden tarih sahnesine çıkmasını bilinçli olarak engellemişlerdir. Günümüzde başta Müslüman Türkiye olmak üzere[11] Müslümansı Araplar arasında da yaygın olan “tek adam rejimleri” bunu açıkça kanıtlamaktadır.

Büyük korkunun dördüncü yansıması, Müslümanların İslâm’ı cami ile mezarlığa hapsetmiş olmalarıdır. Bu suretle İslâm’ın hayat damarları koparılmış, sosyal yaşam alanlarıyla ilişkisi kesilmiştir.

Büyük korkunun bir başka tezahürü de Müslümanların tarih boyunca âlim yerine sırf din adamı yetiştirmek için harcadıkları çabalardır. Bu gelenek günümüzde de bütün hızıyla devam etmektedir. Nitekim İmam Hatip okullarının ve İlahiyat fakültelerinin yaygın hale getiriliyor olması bunu güçlü şekilde kanıtlamaktadır. Nedenine gelince; âlim kişi toplumu İslâm’a yönlendirecektir, bu ise korkulanın başa gelmesine izin vermek anlamına gelir ki Müslümanların bunu kabullenmesi mümkün değildir. Son yıllarda “Akademisyen” unvanlı bilim adamlarının yetişiyor olması, tamamen Batı dünyasının sırf taklitle örnek alınmasının sonuçlarından başka bir şey değildir.

Günün birinde İslâm’ın Türkiye’ye sıçrama yapması Müslümanları daima tedirgin etmiştir. Bu tedirginliği, Müslümanların hemen bütün davranışlarında, tepkilerinde, geleneklerinde, yasalarında ve dinsel etkinliklerinde açıkça görmek mümkündür. Bu tedirginlik hiç kuşkusuz, asırlar önceki “büyük korku”nun günümüzdeki yansımasıdır. Elit bir yönlendirici grubun kendi vicdanında şu soruyu fısıldadığı, âdeta duyulur gibidir: “Acaba günün birinde yine putlarımız toplatılıp ateşe verilecek mi?” (Nitekim birileri tarafından saldırıya uğrayabilir kaygısı ile tanrı-liderin heykellerini korumak adına toplumun yaşadığı sürekli alarm hâli, İslâm’a karşı duyulan korkunun en büyük kanıtıdır.) Fakat -büyük olasılıkla- on milyonlarca insanın DNA’sına işlemiş olan bu gizli soruyu gün yüzüne çıkarabilecek bir teknoloji maalesef henüz keşfedilmemiştir. Onun için Müslümanlardaki “İslâmofobi”nin dış dünyadaki “Müslümanofobi”den çok daha şiddetli olduğu muhakkak ise de, bunu somut biçimde ortaya çıkarmak oldukça zordur. Evet, gerçeği söylemek gerekirse, korku ile yatıp korku ile kalkan Müslümanların, -gizliyor olsalar bile- en büyük korkusu, hiç şüphesiz İslâm’dır. Kur’ân-ı Kerim bu sırrı bize açıklamaktadır.[12]

 


[1]. Türk Sûfiliğine Bakışlar, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, İletişim Yayınları, İstanbul-1996, s. 65

[2]. Türk Sûfiliğine Bakışlar, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, İletişim Yayınları, İstanbul-1996, s.53

[3]. Geçmişten Bugüne Nakşbendîlik Tarîkatçılığın Sırları ve Şifreleri, Feriduddin AYDIN (Eser henüz basılmamıştır.)

[4]. Türk Sûfiliğine Bakışlar, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, İletişim Yayınları, İstanbul-1996, s.65

[5]. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Prof. Dr. Fuad Köprülü, Ankara-1993, s. 28-29

[6]. Buhari, 38. İlim Bâbı

[7]. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın verdiği aşağıdaki bilgi, Yesevi’nin, Türk Müslümanlığı’nın ilk kurucularından olduğunu teyit etmektedir. Yazarın ifadesi şöyledir:

“Bundan yaklaşık dokuz yüz yıl önce, Taşkent’in kuzeydoğusunda, eski Sayram -bugünkü Ispicap- şehrinde doğup bu şehrin kuzeybatısına düşen Sir-Derya havzasındaki Yesi -bugünkü Türkistan- şehrinde 1166-67 yılında vefat eden Ahmed-i Yesevi bugünkü tarihi bilgilerimize göre, Türk halk Müslümanlığının, adı bize intikal etmiş ilk öncüsü sayılır.” (Türk Sûfiliğine Bakışlar, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, İletişim Yayınları, İstanbul-1996 s.31)

[8]. Bu sekiz kural şunlardır: Hûş Der Dem, Nazar Ber Kadem, Sefer Der Vatan, Halvet Der Encümen, Yâdkerd, Bâzgeşt, Nigehdâşt, Yâddâşt. Bunlara, Muhammed Bahâuddin Buhari üç kural daha eklemiştir: Vukûf-i zamâni, vukûf-i adedi, vukûf-i kalbi. Ancak ne ilginçtir ki 800 yıl önce yaşayan Gucdevâni’nin ve onun takipçisi olan Buhari’nin bu kuralları nereden devşirip neden dine ekledikleri ve bu yetkiyi kimden aldıkları hakkında hiçbir Türk âlimi soruna eğilmemiş ve bu zendekayı sorgulamamıştır! Bu da Müslümanların “Tevkifiye” sistemine ve ona bağlı olarak “Ef’âl-i makellefin”e inanmadıklarını kanıtlamaktadır. Mürcie anlayışının Müslümanlar arasındaki yaygınlığı da bunu desteklemektedir.

[9]. Büyük korkunun buradaki ipuçlarından yararlanabilmek ve Müslümanlığın önce mistik temeller üzerinde- nasıl tasarlanıp zamanla nasıl hayata geçirildiğini -tarihi süreçleriyle- izleyebilmek için tasavvuf ve tarikatlar konusunda çok geniş bir ilmi birikime sahip olmak gerekir. Unutmamak lâzımdır ki Müslümanlık, Tasavvuf ve tarikat temelleri üzerinde inşa edilmiştir. Yine unutmamak icap eder ki gerek tasavvufta, gerekse tarikatlarda iman kurumu yoktur. Dolayısıyla Müslümanlığın esasen “İmansız evliyalık” sistemi üzerinde bina edildiği, hatırdan çıkarılmamalıdır.

[10]. bk. 5/Mâide, 3

[11]. Yazar Koray Şerbetçi’nin -16 Nisan 2017 referandumuna gönderme yaparak- kaydettiği şu sözler, bu hakikati teyit etmektedir: “Türk milletinin zihinsel alt yapısının oluştuğu Orta Asya bozkırlarında siyaset modeli; tek ve güçlü bir hükümdar etrafında kümelenen konar göçer kabilelerin, sosyal birlik ve uyuma ulaşma çabalarıdır.” Milliyetçi Türklerin hepsi bu kanaattedirler.

[12]. bk. 3/Âl-i İmran, 151

”سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًاۚ وَمَاْ وٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ“

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver