UHUD SAVAŞI’NIN ÖĞRETTİKLERİ

Hamd Allah’a; salât ve selam, O’nun Resûl’üne olsun…

Uhud Savaşı Kur’ân-ı Kerim’de altmışa yakın ayetle kendisine yer bulmuş önemli bir hadisedir. Bedir gibi bir zaferin, Mekke’nin Fethi gibi harikulade bir olayın dahi Uhud Savaşı kadar üzerinde durulmamıştır. Bunun elbette birçok nedeni vardır. Uhud Savaşı’nı değerlendirdiğimiz yazı dizimize son verirken umumi bir bakış açısı sunması açısından müminlerin bu imtihandan ve imtihana dair nazil olan ayetlerden neler çıkartmaları gerektiğine dair birkaç noktaya değinmek istiyoruz:

1. Uhud Savaşı sonrası inen ayetler, müminlere yenilgi fıkhını öğreten ayetlerdir. Sünnetullah gereği sürekli galibiyet olması mümkün değildir. İman ehlinin, yenilgi sırasında nasıl davranması gerektiğini de öğrenmesi gerekir.

Örneğin, ümitsizlik ile mümin aynı cümlede zikredilemez. Çünkü Allah’a güvenen, iman ehli olarak adlandırılan bir kimsenin bir musibetle ümitsizliğe düşmesi kabul edilemez:

“Gevşemeyin, üzülmeyin! Şayet inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz.”[1]

Ya da yenilgi imtihanı bize ilkelerimizi unutturamaz. Biz de onlar gibi vahşileşemeyiz. Şeriatın çizdiği sınırları terk edemeyiz. Peygamber dahi olsa bu konuda istisna yoktur:

“Resûlullah (sav) Hamza ibni Abdulmuttalib’i aramak için çıktı. Onu vadinin çukurunda, karnı ciğerlerinin hizasından delinmiş, kendisine hakaret edilmiş, burnu ve kulakları kesilmiş bir vaziyette buldu.

Resûlullah (sav) şöyle dedi: ‘Onu o hâlde gördüğüm zaman, benden sonra bir sünnet olma endişesi olmasaydı elbette Hamza’yı o şekilde terk ederdim. Böylece o ya yırtıcı hayvanların karınlarına veya kuşların kursaklarına girmiş olurdu. Allah’a andolsun ki! Eğer Allah, herhangi bir yerde beni Kureyş’e karşı muzaffer kılarsa, elbette onlardan otuz adamın ölüsünün başına aynı olayı getireceğim.

Allah-u Teâlâ bu hususta Resûlullah’ın (sav) ve ashabının sözünden dolayı şu ayetini indirdi:

Şayet bir ceza verecekseniz size verilen cezaya misliyle karşılık verin. Şayet sabrederseniz hiç şüphesiz ki o, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlar için üzülme. Kurdukları tuzaklar nedeniyle de sıkıntıya düşme.[2]

Bunun üzerine Resûlullah (sav) onları affedip sabretti ve ölülere işkence etmekten de nehyetti.”[3]

2. Hayır bildiklerimizde şer, şer bildiklerimizde hayır olabilir. Zahire göre muamele, insanın yapacağı iştir. Ancak gaybın anahtarlarının sahibinin ne murad ettiğini anlamamız zaman alabilir.

Örneğin, Mekke’de saflar çok netti. İman eden belli, düşmanlık eden de belliydi. Renklerin bu kadar belirgin olduğu bir toprak parçasından; desiseleriyle meşhur Yahudilerin, düşmanlık etmeyen müşriklerin, güven vermeyen münafıkların olduğu bir memlekete hicret etmek, beraberinde sorunlar da getirir. İşte Uhud öyle bir turnusol kâğıdı vazifesi gördü ki “Şunlar münafıklardır, bağınızı kesin.” demeye ihtiyaç bile olmadan kendilerini açık ettiler. Her eve ve yüreğe düşen şehit ve gazilerin ateşi bir bütün olup onlara yöneldi. Saflar Uhud öncesi ve sonrası olarak güncellendi:

“Şayet size bir yara dokunduysa hiç şüphesiz (düşman) topluluğuna da yara dokundu. (Mutlak ve daimî galip Allah’tır. İnsanlara gelince) biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, iman edenleri açığa çıkarmak ve sizden şahitler/şehitler edinmek (için böyle yapar). Allah, zalimleri sevmez. (Bu, Allah’ın) iman edenleri temizlemesi ve kâfirleri mahvetmesi içindir. Allah sizin aranızdan cihad edenleri ve sabredenleri açığa çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?”[4]

Bir başka fayda ise zalimlerin akıbetinin hızlanmasıdır. Bazen Allah (cc) zalime fırsat verir, ancak bu sadece onun daha büyük bir helak ile karşılaşması içindir. Kul bunu bilmez, ama zalimin akıbetini görünce hayret eder.

Bu iki madde İslam toplumunun genelini ilgilendirirken, bir de bireyleri ilgilendiren faydaları vardır. Allah (cc) bazı kullarına cennette dereceler ihsan etmiştir. Ancak kulun ameli yeterli değildir. İşte bu hâlde Allah kula imtihan verir, sonra da sabır ihsan eder. Böylece zahiren şer gözüken onun için hayra döner.

3. Peygamber de bir insandır. O da yorulur, düşer, yaralanır, korkar ve ölür. Peygamber’e vahiy gelmesi onu değerli kılar elbette, lakin onu insanüstü bir varlık hâline getirmez. Şayet bir topluluk, aramızda falan peygamber, veli, şeyh, alim, hoca… var, deyip sebeplere yapışmayı terk ederse hüsrana uğrar. Peygamber’in varlığı çok önemlidir, ama okçular sözünü dinlerse. Salih bir emîr, âlim önemlidir, ama itaat edilirse…

4. Şayet Sünnetullah gereği bazen zafer bazen zahirî yenilgi olmasaydı ne olurdu?

Sürekli galibiyet olsaydı, iman ehli zaferi Allah’tan değil de kendinden bilme tehlikesiyle karşı karşıya gelirdi. Daha sonrasında kendini beğenme ve kibir tüm nefsi kaplardı. Ancak arada karşılaşılan ve insanı aciz bırakan hâller kulu, Allah’a daha fazla yaklaştırır. Bu konuyla ilgili İbni Kayyım (rh) şu muazzam tespiti yapmaktadır:

“Allah müminleri yenilgiyle, kırılmayla ve hezimetle imtihan ettiğinde zelil oldular, yenildiler ve boyun eğdiler. Bundan dolayı O’nun izzet ve yardımını hak ettiler. Çünkü zafer elbisesi ancak zelillik ve hayal kırıklığının getirdiği dostlukla elde edilir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Andolsun ki, Bedir’de zayıf/güçsüz olmanıza rağmen Allah size yardım etti. Allah’tan korkup sakının ki şükretmiş olasınız.[5]

Andolsun ki Allah, birçok yerde size yardım etti. Huneyn Günü’nde de (yardım etmişti). Hani sayıca çokluğunuz hoşunuza gitmiş, fakat size hiçbir fayda sağlamamıştı. Yeryüzü tüm genişliğine rağmen size dar gelmiş, sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız.[6]

Yüce Allah, kuluna izzet vermek, kırığını galip ve muzaffer kılmayı arzu ettiği zaman önce onu kırar. O’nun, kulunu galip ve muzaffer kılması da kulunun tevazuu ve kırılmasıyla orantılı olur.”[7]

Sürekli galibiyet, iman ve nifak ehlinin ayrılmasına da engel olur. İnsanlar İslam davası yeryüzünde temkin bulsun diye mi, yoksa elde edecekleri dünyalık menfaatler için mi savaşıyorlar, bunu bilmek zorlaşır. Safların karışıklığı ise en büyük musibettir.

Sürekli mağlubiyet olması hâlinde de farklı problemler zuhur eder. En önemlisi Allah (cc) mustazafları yeryüzünde imam kılmak istemektedir. Sürekli yenilgi hâli, bu gayenin gerçekleşmemesi demektir:

“Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmış olan (mustazaflara) iyilik yapmak, onları (kendilerine uyulan) imamlar yapmak ve onları (yeryüzüne) vâris kılmak istiyoruz.”[8]

5. Peygamber’in (sav) dağa çekilmesi ve orada yaşananlar da dikkat çekicidir:

Bera ibni Azib’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Uhud Harbi’nde müşrikler bizden yetmiş kişiyi şehit ettiler. Hâlbuki Bedir Harbi’nde Resûlullah (sav) ile ashabı müşriklerden 140 kişiyi ele geçirerek bunların yetmişini öldürüp, yetmişini esir etmişlerdi.

Harp bittiği sırada müşriklerin reisi Ebu Sufyan Müslimlere karşı üç defa, ‘İçinizde Muhammed var mı?’ diye seslendi.

Fakat Resûlullah (sav), ashabını ona cevap vermekten sakındırdı.

Sonra Ebu Sufyan üç defa, ‘İçinizde İbni Ebu Kuhafe (ki bu Ebu Bekir’dir.) var mıdır?’ diye sordu.

Sonra da üç defa, ‘İçinizde İbni Hattab var mıdır?’ diye seslendi.

Bu şekilde seslendikten sonra Mekke müşriklerine dönerek, ‘Anladınız ya, bunların hepsi öldürülmüştür.’ dedi.

Bunun üzerine Ömer (ra) kendisini tutamayarak, ‘Ey Allah’ın düşmanı! Yalan söyledin, iyi bil ki; senin saymış olduğun o zatların hepsi hayattadır. Yarın (Mekke fethedildiğinde) sana zarar verecek kuvvetimiz mevcuttur.’ diye haykırdı.

Ebu Sufyan, Ömer’e (ra) karşı, ‘Bugün Bedir gününün karşılığıdır. Harb talihi; kuyunun iki kovası gibidir, biri iner biri çıkar. Kâh siz galip gelirsiniz, kâh biz. Şimdi siz ölüleriniz arasında işkenceyle öldürülmüş kimseler bulacaksınız. Bunu ben emretmedim. Buna rağmen bana fena da görünmedi.’ dedi.

Sonra da, ‘Yüce ol Hubel! Yüce ol Hubel!’ diye şiir söylemeye başladı.

Bunun üzerine Resûlullah (sav) ashaba, ‘Ebu Sufyan’a cevap vermeyecek misiniz?’ dedi:

Ashab, ‘Ya Resûlullah! Ne diyelim?” diye sordular.

Resûlullah (sav) şöyle dedi: ‘ ‘Allah-u Ekber! Allah-u Ekber! diye cevap veriniz.

Sahabiler de bu şekilde cevap verdiler.

Bu defa Ebu Sufyan, ‘Bizim Uzza’mız var, sizin Uzza’nız yok.’ dedi.

Resûlullah (sav) sahabeye, ‘Ebu Sufyan’a cevap vermeyecek misiniz?’ dedi.

Sahabe, ‘Ya Resûlullah! Ne diye cevap verelim?’ diye sordular.

Resûlullah (sav), ‘ ‘Allah bizim dostumuzdur, hâlbuki sizin dostunuz yoktur. deyiniz.’ buyurdu ve bu şekilde cevap verildi.”[9]

Ebu Sufyan’ın bu üç kişiyi sorması kâfirlerin zihin dünyasını gösterir. Çünkü onlara göre dava, fertlerin üzerine inşa edilmiştir. Onlar olmadan ilerleme olmaz, yine o kadar sahabe içerisinde özellikle bu iki sahabenin -Ebu Bekir ile Ömer’in- sorulması, İslam toplumu için önemli olduklarına işarettir.

O kadar şehit verilip sonra bir dağa sığınılmasına rağmen böyle bir ortamda duygulara hâkim olup Peygamber’in (sav) direktiflerine göre hareket etmek ciddi bir terbiyeden geçmekle mümkündür. Arap toplumundaki fertlerin duygusal yoğunlukları da hesaba katıldığında İslam’ın nasıl bir dönüştürücü etkiye sahip olduğunu görmek mümkündür.

Peki, aynı dönüştürücü güç; ahlak, itikad, karakter olarak bizde etkisini gösteriyor mu? Bunu anlamanın yolu, İslam’dan önceki ve sonraki hayatımızı kıyas etmek ve duyguları kontrol etmekte zorlandığımız vakitlerdeki davranışlarımız üzerine uzun uzun düşünmektir.

Son olarak, Peygamberimizin (sav) kişisel atışmalara cevap vermeyip itikada taalluk eden bir meselede Rabbini yüceltmekten geri durmaması ince bir noktaya işarettir. Bu dava, Allah’ın davasıdır, öncelenmesi gereken de odur. Kendisine bir şey söylendiğinde ortalığı ayağa kaldıran, ama sıra İslam’a gelince hüsnüzannın sınırlarını zorlayanların, Uhud Dağı’ndaki bu diyalogdan alması gereken çok ders vardır.

Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

[1]. 3/Âl-i İmran, 139

[2]. 16/Nahl, 126-127

[3]. Sîretu ibni Hişâm, Kahraman Yayınları, 3/127-129

[4]. 3/Âl-i İmran, 140-142

[5]. 3/Âl-i İmran, 123

[6]. 9/Tevbe, 25

[7]. Zâdu’l Meâd, İklim Yayınları, 3/263

[8]. 28/Kasas, 5

[9]. Buhari, 3039