İnsanın taşla olan münasebeti veya imtihanı, insanlığın ikinci kuşağından olan Kabil ile başlar. Zira Kabil, kıyamete kadar kendisinden sonra gelecek olan tüm nesillere, taş ile insan arasındaki münasebetin en şiddetli ve uç noktasını miras olarak bırakmıştır.[1] Taş; dünya var olduğundan bu yana orijinalliğini, sertliğini ve bu sertliğin yanında yontulabilen, işlenebilen ve yosun tutabilen bazı türleriyle yumuşaklığını koruyabilmiştir.

Anlam itibarıyla da birbirine tümüyle zıt manalar ihtiva eden “insan” ve “taş” sözcükleri tarih boyunca hem hayatın ve hadiselerin içinde hem de birçok yazılı metinde aynı zeminde bir arada bulunmuştur. İnsanlar taşa benzetilmiş ve hatta sünnetullah gereği helaki hak eden kimi kavimler taşlaştırılmak suretiyle yahut taş yağmuruna tutularak cezalandırılmışlardır.

Taşlar, binlerce yıldır insanlar için yer ve sınır belirleyen bir vasıta, kavimleri ve medeniyetleri birbirine yakınlaştırıp bağlayan köprüler ve yollar, koruyucu barınaklar ve evler, müstahkem kaleler ve işaret yerleri olarak kullanılmaktadır.

İnsanlık tarihi boyunca devam edegelen gelişim süreci içinde kristalleşerek renk, biçim ve desenler oluşturan taşlar; insanın bedenini teşkil eden mineral ve elementlerle bütünleşen özellikleriyle taşlara benzetilen insanlar -ve doğa-,[2] insanlığın değişim ve gelişim çağlarının hikâyesini aktarır.

Son yirmi otuz yıldır özellikle bu türden çocuk sahibi olan ailelerle, konuyla ilgili tıp çevrelerinin konuşup tartışmaya başladığı “Kristal Çocuklar” gerçeğiyle de karşı karşıyayız. Daha yüksek titreşimli bir enerjiyle doğan, kimsenin kendilerine söz geçiremediği, her istediklerini yaptırabilen, korkunun ne olduğunu bilmeyen ve en vahimi de utanma duygusu yok denecek kadar az olan Kristal Çocuklar, aslında bizlere çağımız insanının tıpkı İsrailoğulları[3] gibi taşlarla ne kadar benzeşip bütünleştiğini de çarpıcı bir şekilde göstermektedir.

Oyularak yapılan sanat (!) eserleri, taş işçiliği, mimari veya bazı noktaları işaretlemek için kullanılan taşların dışında kalıp değerli taşlar cinsinden takı ve ziynet eşyası olarak kullanılmakta olan taşlar, hayatın hemen hemen her alanında yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır.

Geçmiş bilginlerden günümüze kadar ulaşan bilgilerin içinde insanların taşları hem fiziksel hem de psikolojik amaçlı kullandığı ve bu kapsamda hâlen çeşitli araştırmaların devam ettiği bilinmektedir. Her geçen gün daha fazla konuşulmakta olan Kristal Çocuklar örneğinde olduğu gibi kristallerle ilgili yapılan çalışmalar ilginç boyutlara ulaşıyor. Fakat yine de pek anlaşılıp anlamlandırılarak pratik hayatın içinde doğru bir şekilde kullanıldığını söylemek mümkün değildir. Zira insan ile taşlar arasındaki bağın mekanizması tam olarak çözülebilmiş değildir.

İnsan, esas itibarıyla sahip olduğu zihinsel potansiyelini emrolunduğu gibi doğru bir şekilde kullanmaya başladığı zaman taşları da daha doğru ve istifade edilebilir bir şekilde anlayacak duruma gelecektir.

Biriniz elinize aldığınız taşı sevgiyle tutarak boş düşüncelerden kurtulup pürdikkat elindeki taşa yönelecek olursa, taşın titreşimlerini avucunun içinde hissedebilecektir. Bu hissin verdiği heyecan dalgalarıyla zihinde yepyeni kapılar açılabilir.

Tuğyanın Taş ile Ateş Yoldaşlığı

İnsan, dağların dahi sırtlamaktan ve üzerine almaktan kaçındığı bir büyük emanete talip olmuş ve tevhid çağrısına icabet eden muvahhidler de bu emanetin tatlı ağırlığı altında taş gibi sağlam bir şekilde yaşamaya devam edegelmişlerdir.

Taşlar dahi yosun tutar, ağlar ve tüm sertliğine rağmen çatlayıp delinerek suya yol vermekle mecra olup içinden ırmaklar akıtır. Taşlar yeri geldiğinde Kâbe’ye duvar olurken, yeri geldiğinde de merhamet yosunları tutmaktadır.

İnsan ise sanki hiç söz vermemiş[4] ve çoğunluğu şeytanın kursağında büyümüş gibi kâh ateleşir kâh hiçleşir kâh kravatlı Ebu Cehiller suretine girer. Onlardan biri hak cephesinde ise bini de tağutların saflarında yer almaya devam eder.

Allah (cc), insanı mahlûkatın en güzeli/en şereflisi olarak yaratmıştır, her şey insana hizmet için vardır, insan ise sadece Rabbine kulluk etmek için... İnsan ne zaman hayatın amacını unutup anlamını yitirdiyse işte o vakit kalbi taşlaşıp kasvetlenerek karanlıkların zifirisinde kalmıştır.

Musa (as) “Asanı taşa vur!”[5] emrini aldığında eğer akli bir yorum ve şahsi bir kanaatle, “Taşın ve asanın suyla ne alakası olabilir ki?” diye düşünseydi yahut böyle bir şey demiş veya yapmış olsaydı hiç şüphesiz o mucize gerçekleşmemiş olacak ve sıradan bir taştan/kayadan on iki pınar su fışkırması nimeti tecelli etmeyecekti.

Cehennem ateşini tutuşturmaya sebep olan وَقُودُ/wequd’un[6], ilahlaştırılan insanlar ve sair putlar olması gibi; cehennem yakıtı olan الْحِجَارَ/hicare’den/taştan kastedilenin tapınılan heykeller ve putlar olduğuna göre onları elleriyle üretip pazarlayarak sonra da tapınan insan suretindeki tuğyan ehlinin de yakıtlaşması “cezanın da amelin cinsinden olması” kaidesi gereği en adil olanıdır:

“Şüphesiz ki sizler ve Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, cehennemin odunusunuz…”[7]

Taşlar ile müşrik ve mücrim insanlar, cehennem ateşine odun olmakta eşitlerdir. Yani onlara bir nevi şöyle denilecektir: “Ey müşrikler! Sadece siz ateşin yakıtı olmakla kalmayacak, aynı şekilde taptığınız putlar da taştan yahut kalbi taşlaşmış tağutlardan ve onlara kulluk edenlerden başka bir şey olmadığı gösterilmek üzere ateşte size yârenlik edecektir.”

الْحِجَارَ/Hicare/Taş kelimesi aslında teknik bir açıklamayı da içermektedir. On üçüncü yüzyıl Avrupa’sında, yani yukarıda meali verilen ayetin nüzulünden yüzyıllar sonra insanlar, (taş) kömürü bulup yaktıktan sonra taş gibi nesnelerin de yanabileceğini görüp anlamışlardır. Cehennemin yakıtı olanlar ise tefsirlere bakılacak olursa, tapınılan putlar, heykeller ve daha evvelden hazırlanmış kömür cinsinden taşlardır. Cehennem yakıtı olan taşın hakiki mahiyetinin insanlar tarafından bilinemeyen bir nesne olması da muhtemeldir.

Kur’ân-ı Kerim’de, zahiren salih gibi görünen, fakat ihlastan yoksun ameller için de taş teşbihi verilmektedir. Bir misalde[8] infak, yani fisebilillah harcama ve cömertlik, yağmura benzetilmiştir. Yağmurun düştüğü sert ve üzeri toprakla örtülü bir kaya ise bu tür harcamalarda güdülen riya ve kötü niyet olarak teşbih edilmiştir. Gösteriş, riya, eziyet ve başa kakmayla verilen sadakalar, üzerinde az bir toprak varken şiddetli bir yağmurdan sonra cascavlak kalan kayanın hâli gibidir. Bu sadaka, işte böyle bir kayanın üzerine serpilmiş tohumun zayi olması gibi berhava olur.

Kalplerin taşlaşıp kasvetlenmesi; Allah’a (cc) yönelmekten, Allah’ın ayetlerine boyun eğip itaat etmekten uzak kalması ve bundan bir eser taşımamasıdır. Hiçbir uyarı, öğüt ve hatta mucizelerden dahi etkilenmeyen kalplerden nezahet, mürüvvet ve marifetin fışkırması nasıl mümkün olabilir?

Kur’ân ayetlerinde zikredildiği üzere cehennem ateşinin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu, diri kalpler için cidden dehşet vericidir.

İnsanlar arasında Allah’tan (cc) en uzak olan kişi, kalbi kasvetlenip taşlaşmış olandır. Siz, müşrik ile mücrimin kalbini taşlara benzetseniz de isabet etmiş olursunuz, taşlardan daha katı olarak nitelendirseniz de isabet etmiş olursunuz.

Her şeyi ve herkesi eleştirmeyi ahlak edinen kimseler, kendi hayatlarıyla ilgili müspet ve somut hiçbir şey yapmayan insanlardır. Hayatını tevhid ve sünnetin esaslarına göre tanzim etmiş olan mürüvvet sahibi güzel ahlaklı muvahhidlerin dışında kalarak yaşam kulvarında ilerleyemeyenler, genellikle yolun bir kenarında durur ve kendisini geçip ilerleyen herkese taş atarlar. Bu, vahamet arz eden hastalıklı bir kalp ve dumura uğramış zihinsel bir durumdur.

Sen, kardeşim! Zihninde ne zaman birini eleştirme veya kınama isteği kabarırsa, nefsinin de aynı hastalığın pençesine kapılmak üzere olduğunu unutma sakın. Taşın altında ve serin toprağın bağrında yatan ölülerin ölmeye mahkûm çocukları olarak sayılı saatlerini salih amellerle geçirmeye gayret eden, kararıp kasvetlenmemiş ve taşlaşmak illetinden uzak, selim kalp sahibi bir muvahhid; başkalarını kınamakla vaktini zayi etmez. Başkalarının kendisini kınadığını öğrendiğinde ise eğer dilerse onlar için sadece üzülebilir. Zira sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel de olan bu hastalık acımayı gerektirir.

Taş, malum olduğu üzere sözlü ve yazılı kültürde, deyimlerde ve atasözlerinde de önemli bir yer tutar.

Budala, hantal ve ağırkanlı kimseler için kullanılan “taş arabası”, cimri ve çevresine faydasız kimseler için kullanılan “taştan yağ çıkar, ondan çıkmaz”, ölüm ayrılığı dışında her ayrılığın sonunda bir kavuşma umudu olduğunu anlatmak için kullanılan “taşın altında olmasın da dağın ardında olsun” ve insanın değerinin en iyi kendi yakın çevresinde bilinebileceğini anlatan “taş yerinde ağırdır” deyim ve atasözleri bunlara örnek olarak verilebilir.

Hissenin Kıssası

“Avcının biri ormanın derinliklerinde yürürken bir ağacın üzerinde, yazılı bir tabela görmüş. Tabelanın üzerinde ‘Taşları Yemek Yasaktır!’ yazıyormuş. Bu garip uyarı yazısını okuyunca meraklanmış avcı. Tabelanın asılı olduğu ağacın önündeki ayak izlerini takip etmeye başlamış ve izlediği yol onu bir mağaraya götürmüş.

Mağaranın girişinde bir pirifâni oturmaktaymış. Avcı yeterince yaklaştığında kendisine bakmadan konuşmaya başlamış ihtiyar: ‘Zihnine takılan soruyu biliyorum. Şimdiye kadar taşları yemeyi yasaklayan bir uyarı levhası hiç görmedin, çünkü insanların taş yemeye ihtiyaçları yok. Zaten yapmaya eğilimleri olmayan bir konuda insanları uyarmak niye? İnsanlar arasında taş yeme âdeti yokken onlara yapmayacakları şeyi, ‘Yapma!’ demenin ne anlamı var?

Ancak şuna dikkat et: İnsanlar arasında âdet hâline gelmiş öyle ameller ve alışkanlıklar vardır ki bunların insan için taş yemekten farkı yoktur. Eğer zararı bakımından düşünürsen taş yemekten daha çok zarar veren işlerdir bunlar. Bunlar taş yemek kadar budalaca ve insanın fıtratına aykırı davranışlardır. Eğer insanlar acınacak hâldeyse ve aralarında şirk, zulüm, haksızlık, adaletsizlik, merhametsizlik, ahlaksızlık, yozlaşma ve ihanet hüküm sürüyorsa bunun sebebi; insanların sanki yermişçesine yedikleri bunca nesneden, taş yemeye benzeyen tavırlardan doğmaktadır. Senin tabelayı gördüğün yerde bir çeşme olsa ve ben oraya, ‘Su Zehirlidir.’ diye yazmış olsaydım sen bunu manalı bir söz sayacak, yerinde bir uyarı kabul edecektin. Büyük bir ihtimalle de benim ayak izlerimi takip edip buraya gelmeyecektin. Çünkü yasaklanan şey senin aklına uygun gelecekti. Gerçekte suyun zehirli olduğunu yazan insanın emrine uymuş olacaktın. Kendi aklına uyduğunu sanarak benim keyfime uygun davranmış olacaktın. Ama orada taş yemeyi yasaklayan bir levha gördün ve acaba bunun hikmeti nedir diye kendine bir yol açtın. Ben de sana gerçekte insanların yaptıkları birçok işte taş yemeye benzer davranışlar gösterdiğini ve aslına bakılırsa taş yediklerini söyledim. Eğer söylediklerimi anladıysan aramızda hakikatin bir parçası ortaya çıkmış oldu. İşte Allah’ın (cc) insanlar için gönderdiği emirler ve yasaklar böyledir. İnsan ancak bu emir ve yasaklarla hakikatin nasıl ortaya çıkabileceğini öğrenebilir.

‘İnsanın taş yemeye ihtiyacı yok.’ diyoruz, evet. Öyleyse şunu düşün. İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taştan farklı değildir. Bu yalnız mal, mülk, servet, güç, iktidar gibi şeylerle de sınırlı değil. Merhamet, şefkat, tevazu gibi şeyler için de geçerlidir.

İlim için de buna benzer bir durum söz konusudur. Eğer herhangi bir şey insanların istifadesine açıksa, ancak istifade edilebildiği kadarıyla ‘taş’ olmaktan çıkıp ‘şey’ olur. O şeyden istifade edilmezse artık o da taştır ve gerçekten onu istifadeye konu etmeksizin kullananlar taş yemiş olurlar. Bir şey sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın. Sana yaramadığı hâlde sende olan ise tıpkı taş gibi hem senin hem başkasının aleyhinedir. Taşlaşma. Taşlaşmışlara yaklaşma. Taş biriktirme. Taşlara, Baş’lar gibi kıymet verme. Taş yeme. Taş yemek yasaktır. Ayağına taş değmesin. Yolun bahtın açık olsun.’ ”[9]

 

[1]. bk. Kurtubi Tefsiri, 6/167,171

[2]. Bilhassa İsrailoğulları bağlamında Kur’ân-ı Kerim ayetlerinde görülen bu tür teşbihlere, toplumun günlük konuşmalarında da sık rastlanmaktadır. Misal, “Kaya gibi adam, Pırlanta gibi çocuk, Altın Kalpli Dede, Taş Yürekli Herif, Kömür Gözlü Yâr, Elmas gibi kaliteli…”

[3]. bk.2/Bakara, 74

[4]. bk. 7/A’râf, 172

[5]. 2/Bakara, 60

[6]. bk. 2/Bakara, 24

[7]. 21/Enbiya, 98

[8]. bk. 2/Bakara, 264

[9].  Bu kıssa, İsmet Özel’in “Taşları Yemek Yasak” isimli kitabından bazı ekleme ve düzeltmeler yapılarak alınmıştır.