SEVGİNİN FITRATI VE HAYATTA SEVGİ

Allah (cc) her bir kulunu temiz fıtrat üzere yaratmıştır. Kendisine iyilik yapıp ihsanda bulunanı sevip ona ilgi duyması, insanın fıtratı gereğidir. Bu hakikate binaen kulun Rabbine yönelerek O’nu sevmesi en tabii olanıdır. Fıtratı bozulmamış olan tam akıl sahipleri bilir ki Allah (cc) kendilerini en güzel bir surette yaratmış, rızık vermiş ve kâinatı beniâdeme hizmetkâr kılmıştır.

Allah’ın (cc) her şeyi insan için yaratması, kuluna ehemmiyet verdiğinin önemli delillerindendir. Mahlukatı arasında insanı en mükemmel biçimde yaratan ve yeryüzünün halifesi kılan Allah (cc), elbette ki yarattığı insana değer vermektedir.

İnsanın muhabbet veya gazap hâlindeki nasibi, ruhani/psikolojik bir görünüm olan sevgi ve nefret hâllerinde açıkça görülmektedir. Her iki psikolojik sonuç da görünen ve görünmeyen bazı sebeplerden doğar. Bu sebepler huyların/mizaçların, zevklerin, inançların ve fikirlerin birbirine uyması ve ruhların birbirini sevmesi yahut bunların aksi olabilir. Bunların haricinde مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ/kalpleri evirip çeviren Allah’ın, kalplerde sevgi veya nefret uyandırmasıyla da mümkündür.

Gözlerin gördüğünde, gönüllerin de hissettiğinde inkâr edemeyeceği ve her görenin seveceği güzel doğa manzaralarının insanın gönlüne ferahlık ve genişlik, bunun zıddı manzaraların da daraltı veya nefret sebebi olması da tabiidir.

Birçok kimsenin bizzat kendi öz nefsini tabiri caizse tam da suçüstü yakaladığı bazı durumlar vardır. Örneğin, sevilen veya nefret edilen söz ya da davranışları birbirinden ayırt ederken farklı ölçülere tabi tutmak suretiyle hükümde eşit davranılmamaktadır. Sevgi ve ilgi duyulan tarafın hoş olmayan tarafları gizlenir veya en azından görmezden gelinir. Bununla beraber faziletleriyle iyi hasletleri sayılıp dökülür. Hoşlanılmayan yahut buğzedilen tarafın iyilikleri ise yok sayılır ya da görmezden gelinir. Sevilen kimsenin yükü ve kusurları dahi nefret edilen kimselerin sırtına yüklenir bazen.

İslam, insanın bizzat kendi iradesiyle olmayıp yaratılıştan gelen fıtri eğilimleri ve içinden geçirdiği sevgi ve nefreti gerçek hayatta fiilen ortaya koymadıkça kişi için sorumluluk kaynağı saymamıştır.

İnsan ruhu, kirli hesaplar ve menfaatler dünyasının katılığı içinde, hayattaki en büyük nimet olan hidayetten beslenmeyen karşılıksız ve içten sevgiden çoğunlukla yoksun kalmanın tehdidi altında bunalmış durumdadır.

Gerçek sevginin, her türlü maddi yarar ve çıkardan arınmış iman temelli karşılıksız bir duygu olduğunun dikkatle incelenmesi, insanlık adına umut verici sonuçlar doğurur. Acaba, Allah’ın (cc) kalplerde yarattığı[1] karşılıksız sevgi üzerinde ısrarla durulmasını gerektiren sebepler nelerdir? Başka tür sevgiler var da onun için mi “karşılıksız sevgi” diye nitelenen apayrı ruhsal bir yücelik üstünde yorum yapma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır? 

İnsanlar, esas itibarıyla fıtratlarındaki muhabbete, huzura, güvene ve uhuvvete hasret duymaktadır. Zira ifsada uğramamış temiz fıtratlar her zaman iyinin ve güzelin tutkunudur. İnsandaki sevme ve sevilme süreci insanın bizzat kendi öz nefsini tanımasıyla başlar. Kendisiyle barışık olmayan bir kimsenin başkalarıyla sağlıklı bir iletişim kurması ne denli zor ise, kendisini sevmeyen birisinin de başkalarını sevmesi düşünülemez.

Günümüz insanının hayatına baktığımızda önceliklerinin bambaşka şeyler olduğunu görürüz. İyi bir kazanç/maaş, toplum içinde saygın prestijli bir iş/meslek sahibi olma, fiziksel güzellik ve bol beğeni alarak başkaları tarafından takdir görecek istekler insanların hayatına yön vermektedir. İnsanlar bu türden yüzeysel ve materyalist özelliklerin kendilerine sevgi, huzur ve saadet getireceğine inanır hâle getirilmiştir. Evet, bu özellikler insana sevgi ve ilgi kazandırır, ama bu sevgi ve ilgi tamamen yapaydır/sentetiktir ve insanın ruhunu ve kalbini asla tatmin etmez. İşte bu sebeple günümüz toplumunda insanların çoğu koca kalabalıklar içerisinde duygusal olarak yalnızlık hissine teslim olmuş durumdadır.

Erkek ve kadın münasebetlerinde de genellikle benzer bir manzara hâkimdir. İnsanlar “seviyor-sevmiyor” diye papatya falına bakmak da dâhil, nedense hep gerçekten sevip sevmedikleriyle değil de kendilerinin sevilip sevilmedikleriyle ilgilenirler. Nişanlı ya da evli çiftler; nişan veya düğün töreninin ihtişamlı olması, kaliteli güzel mobilyalar ya da pahalı ve şık takılar gibi somut şeyler üzerinden sevginin (sevmenin ve sevilmenin) değerini göstermeye yahut ölçmeye çalışmaktadır. Bu sebeple gayet iyi anlaştıkları zannına kapılan çiftler evlilikten sonra kısa süre içerisinde ayrılıp boşanma kararı alabiliyorlar. Hâlbuki mutlu ve huzurlu gelecek; eşlerin birbirini anlaması, dinlemesi, keşfetmesi ve sevmesiyle mümkün olabilir.

Samimi muhabbette/sevgide herhangi bir şart ve sınırlama yoktur. Zira bu muhabbet herhangi bir ihtiyaca binaen değil, içten gelen bir isteğe dayanır. Çünkü sevgi, kimi insanlarda yalnızlık korkusundan, duygusal bağlılıktan, korunma arzusundan veya güç ihtiyacından beslenir. Fakat bu türden sevgi içten ve gerçek bir sevgi değildir. Hakiki muhabbet, güven temeline dayanır. Mümin kardeşine, eşine veya hocasına karşı tam bir güven oluştu mu, kişinin kalbinde sevgi pınarı da fışkırıverir.

Eğitimin de Temeli: Sevgi

Eğitimde sevgi müminlere, aileye, çocuklara ve sair yaratılmışlara karşı ilgi, şefkat ve merhametle davranmayı gerektirir. Sevgi, ana babanın öğreticiliğinin de temel özelliğidir. Aile içerisinde daha fazla sevgi görmüş çocuklar daha mutlu ve daha başarılı olurlar. İnsanın ilk çocukluk yıllarından itibaren kendisini güven ve sevgi dolu bir hayatın içinde bulması son derece önemlidir.

İnsanın gelişimi, doğum öncesinden başlayarak hayat boyu devam eden bir süreçtir. Bu gelişimin en önemli evresi ilk çocukluk ve ergenlik dönemidir. Bebeklik ve sonraki dönemlerde sevgi ve şefkat görmeyen çocuklar, ömür boyu sevgi ve güven bunalımı yaşar ve kendilerini yalnız hissederler.

Şüphesiz ki iyi bir toplum ancak iyi bir eğitimle ortaya çıkar. İyi eğitim de her şeyden evvel Rabbini tanımakla mümkündür.[2] Eğitim ve şahsiyet terbiyesi ilk altı yaş aralığında, yani bebeklik ve ilk çocukluk döneminde ciddi biçimde oluşur. Çocuğun şahsiyeti sadece okuldaki eğitimle oluşmaz. Okul öncesi aile hayatı, okul dönemi ve yaşadığı çevre de onun kişiliğinin oluşup olgunlaştığı mekânlardır. Özellikle ilk çocukluk döneminde iyi eğitilmeyen, daha da önemlisi sevgiden mahrum kalan çocuklar, ileride telafisi güç durumlarla karşı karşıya kalabilirler. Çocuklar bu dönemde kendilerini yetiştiren ve onlara bakan insanlardan son derece etkilenir, söz ve davranışlarına dikkat eder ve örnek alırlar.

Birtakım farklılıklar gibi sevgi ve sevilen şeyler de farklıdır. Günümüz dünyasında şahsi çıkarlardan arınmış, bütünüyle saf ve duru bir sevgi bulmak da oldukça güçtür. Saf, duru ve içten bir sevgiye ulaşabilmek, maddi bağlamdaki kaygılardan uzaklaşabilmekle mümkündür. Maddi değer ya da kazançları gerçek sevginin hizmetkârı yapabilmek için içtenlikten uzak yaklaşımları da terk etmek gerekir.

Maddi ya da manevi desteklerle karşıdakini sevindirebilmek, bireyin mutluluk hazinesi olmuşsa sözü edilen gerçek sevgi yakalanmış demektir. Karşılık beklemeden başkalarını sevmek ve sevindirebilmek ancak gerçek sevginin tohumu olabilir. Sevgi özde bulunmalıdır. Zaten sevginin olduğu yerde paylaşımın da olacağı kesindir. Halisane bir surette, El-Kerîm olan Rabbin rızasının gözetildiği bir paylaşım varsa ecir kapısı da ardına kadar açık demektir.

Sevgi, insanda doğuştan var olan bir duygudur. Sevgi; insanı işinde ya da mesleğinde motive eden, insanlarda kaynaşmayı, yaratılmışlara ve doğaya karşı saygılı ve hoşgörülü olmayı sağlayan; fert, aile, camia ve genel anlamda topluma huzur ve mutluluk veren manevi bir güçtür. İnsandaki diğer yetenek ve duygular gibi, fıtri olan sevgi de eğitim, öğretim, aile, okul, çevre, kültür ve geleneklerin de etkisiyle iyi veya kötü istikamete yönelebilir.

Kal ve Hâlde Hayırların İlk Halkası: Sevgi

Sevgi, müminlerin de mutluluğunu ve manevi hayatını besleyen önemli bir kaynaktır. Ancak her şeyde olduğu gibi bu konuda da ölçülü ve mutedil olmak gerekir. Ruh sağlığı ve gönül zenginliğinin en güvenilir göstergesi sevgidir.

Bilhassa cemai bir hayatta aksamayan bir düzenin, huzurun, mutluluğun ve muhabbetin sürekli kılınması ve hayatın güzelleşmesi için öncelikle her bir ferdin bir diğerine karşı iyi niyet ve samimi duygularla yaklaşması ve fisebilillah birbirini sevmesi gerekir. İyilik, ilim, hikmet, ihsan, özveri, muhabbet ve merhamet gibi asil duygulara sahip olan müminler her geçen dem daha da olgunlaşır ve meleklerin dahi gıpta ettiği temiz bir ruhun yüceliğine ulaşabilir.

Başta tevhid akidesi olmak üzere saydığımız bu değerlerden mahrum olanlar ise huzur ve saadete ulaşamadıkları gibi çevrelerine de zarar veren biyolojik varlıklar hâline gelirler. İnanç olarak tevhid dışı sapkın inanışlara yönelerek maddiyatı önceleyen ve nefsani hazlarda aşırıya giden insanlar bu hazların geçici tatmininden sonra ruh yorgunluğuna ve iç sıkıntılarına maruz kalırlar.

Kişi çevresine, çalışma arkadaşlarına, ortak alanı paylaştığı kardeşlerine ve genel anlamda müminlere nasıl bakarsa, bilmelidir ki kendisine de öyle bakılır. Selim kalpten neşet eden bir sevgiyle bakar ve asgari seviyede dahi olsa saygı gösterirse muhataplarınca da aynı ölçüde sevilir, saygı ve değer görür.

Sevgi, dostlar arasında kapalı kapıları açan bir anahtar, hayatın rengi, lokomotifi ve saadetin şifresidir. Hayır üzere bir araya gelmiş müminleri ayakta tutan güç, esas itibarıyla ne mal ne servet ne makam ne de hoşa giden sıfatlardır. Bilakis kullandıkça bitmeyen tükenmeyen, üstelik artan sevgidir.

Sevgi; cafcaflı, ağdalı, abartılı sözler değil, minicik ve sıradan da olsa içten gelen hoş sözlerdir. Örneğin: “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” veya “Bir çay/kahve içer misin?” gibi… Yahut telefonla arayarak kısa bir hasbihâl, insan tabiatına aykırı zindan imtihanıyla baş başa kalan müminlere bir selam/bir mektup, minik bir sürpriz, içtenlikle yapılan bir çaya/yemeğe davet, birlikte yürüyüşe çıkmak… İşte bu, diğerleri için karşılıksız bir şeyler yapabilmektir. Bu, bir diğer kardeşini birtakım şahsi özellikleriyle olduğu gibi kabul etmek, onu cankulağıyla dinlemek veya sıkıp sıkıştırmamaktır.

Bu, aynı zamanda diğerine içten bakışlar takdim etmektir. Kardeşlerinin arasında sadece mevcudiyetiyle değil tüm benliğiyle var olmaktır. Peşinen yargılamamak, insafsızca tenkit etmemek ve olur olmaz sebeplerle kınamamaktır. Şunu diyebilmektir örneğin: “Senin yerinde ben olsaydım bundan daha iyisini yapamazdım.” Yahut, “Beğenmedim!” demek yerine, “Yaptığın şey çok güzel olmuş” diyebilmektir. Sevmek aslında çok kolay bir şeydir ve sanılanın aksine hiç de zor ve karmaşık değildir. Fakat kişinin içinde sevgi yoksa, hayatı boyunca buna hep özlem duyar. Gerçek anlamda sevmeye ve sevilmeye öncelik verenler, lezzetini ancak yaşayanların bilebileceği güzel bir hayat sürerler. Bu, onların içini aydınlatıp gözlerini ışıldatır. Arzusu cennet olan müminler, cennetlerde karşılıklı olarak tahtlar üzerine oturup sohbet etmeyi umdukları potansiyel “cennet yoldaşları” ile muhabbet temelli bir murafakat tesis etmelidir. Allah’ı (cc) ve Resûlullah’ı (sav) sevmek… Peygamber vârisi olmaya aday muvahhid ilim ehlini, aileyi, dostları ve kardeşleri sevebilmek aynı zamanda dünya saadetindendir.

O hâlde kimi ve neyi, ne için sevdiğinin şuurunda olmak zaruridir.

 

[1]. bk. Tevhid Meali, 20/Meryem, 96

[2]. bk. Tevhid Meali, 96/Alak, 1