Başarı nedir? Dünya metası içinde dilediğini yaparak müreffeh bir yaşam sürmek mi? Kendini ispatlayıp gözlerin odağı, popüler olmak mı? Yoksa emrine amade birçok insan olan, birkaç basamak yukarıda konum sahibi olmak mı? Ya da sözlüklerde yazıldığı gibi sadece “bir işi istenilen biçimde bitirmek” mi?

Her kavrama cahiliye gözlüğüyle bakılan şu günlerde “başarı” kavramını da tekrar vahyin ışığında anlamak elzemdir. Her şeyde olması gerektiği gibi, yine asla dönmek gerekir. Kur’ân’ı Kerim’e baktığımızda başarının ne olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlatılır:

Başarı, iman edip salih amel işlemektir:

“Hiç şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler için, altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş/kazanç budur.”[1]

Başarı, Allah’a (cc) ve Resûl’üne (sav) itaat ederek cennete girmektir:

“…Kim de Allah’a ve Resûl’üne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. Bu büyük bir kazançtır/başarıdır.”[2]

Başarı, kişinin her şeyiyle Allah (cc) yolunda mücadele etmesidir:

“Allah’a ve Resûl’üne iman edersiniz, mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Şayet bilirseniz bu sizin için en hayırlı olandır. (Buna karşılık Allah da) günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerinde çok güzel/hoş meskenlere yerleştirir. Bu, büyük kurtuluştur/kazançtır.”[3]

Allah Resûlü (sav), bu gerçek başarıya eriş(tir)mek için risaleti boyunca sahabesine bazı hedefler göstermiştir. Onlar da bin bir zorluğun içinde, yılmadan bu hedeflere doğru ilerlemişlerdir.

Örneğin kimileyin; demirlerle dağlanan, közlere yatırılan, demir gömlekler giydirilen, işkenceler altında canı boğazına gelmiş sahabesine Arap Yarımadası’nı hedef göstermiştir:

“…Allah’a yemin ederim ki, şu iş (İslam) muhakkak tamamlanacaktır. Öyle ki, bir binekli yolcu (yalnız başına) San’â’dan Hadramevt’e kadar (selametle) gidecek, Allah’tan yahut koyun sahibi koyununa kurt saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz!”[4]

Kimileyin; açlıktan karınlarına taş bağlayan, soğuktan vücutları titreyen, düşmandan korunmak için kazma kürek hendek kazan, önüne çetin bir kaya çıktığında tıkandıklarını söyleyen sahabesine; Kisra ve Kayser’in saraylarını hedef göstermiştir:

“Ahzab Savaşı’nda Allah Resûlü (sav), bizlere hendek kazmamızı emredince bizler hendek kazmaya başladık. Önümüze büyük, sert bir kaya çıktı. Kazmayı ona vuramıyorduk. Durumu Allah Resûlü’ne (sav) haber verince geldi, elbisesini bir kenara koydu ve kazmayı aldı. ‘Bismillah!’ deyip bir defa vurdu. Kayanın üçte biri kırıldı.

Sonra dedi ki: ‘Allahu Ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi. Vallahi, ben şu ânda Şam’ın kızıl saraylarını görüyorum.’

Sonra, ‘Bismillah!’ deyip ikinci defa vurdu. Kayanın diğer üçte biri kırıldı.

Yine dedi ki: ‘Allahu Ekber! Bana İran’ın anahtarları verildi. Vallahi, ben şu ânda Medain’in beyaz saraylarını görüyorum.’

Sonra, ‘Bismillah!’ deyip üçüncü defa vurdu, kayanın tamamı kırıldı.

Yine dedi ki: ‘Allahu Ekber! Bana Yemen’in anahtarları verildi. Vallahi, ben şu ânda San’a kapılarını görüyorum.’ ”[5]

Kimileyin; teçhizat ve sayı bakımından en zayıf kimseler olmalarına rağmen dönemin süper güçlerini yeneceklerini ve başkentlerinin fethedileceğini haber vererek sadece Arap Yarımadası’nı değil, tüm beldeleri hedef göstermiştir:

“Konstantiniyye muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emir, ne güzel emirdir. Onu fetheden ordu, ne güzel ordudur.”[6]

Böylece onlar bu telkinlerle, bu dini gözün görebildiği yerlere kadar ulaştırdılar. Hayalleri ve hedefleri Kafdağı’nın ardında kalmadı. Davalarıyla dağlar aştılar.

İşte başarıyı tüm anlamlarıyla kazanan ve son nefesinde, son cümlesiyle bu kavrama bambaşka bir mana kazandıran hidayet kandillerinden biridir, Haram ibni Milhan. Küçük yaşta Ashab-ı Suffa’ya katılmış ve nübüvvet medresesinde, Resûlullah’ın (sav) dizinin dibinde yetişmiştir. Peygamber’in hikmet membasından kana kana içmiş; ilmiyle amil, peygamber vârisi olmuştur.

Bedir’e katılmış; ismini mağfiret listesine yazmış; Allah’ın (cc), şu müjdesine nail olmuştur:

“Dilediğinizi yapın, şüphesiz ki sizleri bağışladım. Cennet size vacip oldu.”[7]

Uhud’a katılmış ve “Gevşemeyin, üzülmeyin! Şayet inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz.”[8] öğüdüyle, canı pahasına Allah Resûlü’nü (sav) ve müminleri savunmuş, Allah’ın (cc) yeryüzündeki şahitlerinden biri olmuştur.

Bi’ri Maune Vakası ise; hayatının şehadetle taçlandığı gündür. Canını, davasına feda ederek şehit olmuştur.

Kâbe’nin Rabbine Yemin Olsun ki Ben Kazandım!

Hicretin dördüncü yılı, Safer ayında Adal ve Kâre Kabilelerinden bir topluluk Allah Resûlü’ne (sav) gelip şöyle dediler:

“Ey Allah’ın Resûlü! Şüphesiz ki bizler İslam’a girdik. Bizimle birlikte ashabından dinde fakih olan bir topluluğu gönder ki bizlere Kur’ân okusunlar ve İslam’ın kurallarını öğretsinler.”[9]

Allah Resûlü (sav) bunun üzerine yaklaşık on kişiyi, başlarına Asım ibni Sabit’i atayarak gönderdi. Bu kavimlerle birlikte Ben-i Lihyan Kabilesi’nden yüz kişi, peşlerine düşüp onları Reci’ Kuyusu’nun yanında pusuya düşürerek şehit etti. Bu olay, “Reci’ Faciası” ismiyle siyer tarihine geçti.

Aradan bir ay geçmedi[10], yine bazı kavimler Allah Resûlü’nden (sav), dinlerini öğretmesi için ashabından bir topluluğu kendilerine göndermesini istediler:

Enes ibni Malik anlatıyor:

“Ebu Bera ibni Amir, Resûlullah’ın (sav) yanına, Medine’ye geldi. Resûlullah da onu İslam’a davet etti.

O ise Müslim olmadı, fakat İslam’dan da uzaklaşmadı ve şöyle dedi: ‘Ey Muhammed! Necid halkına ashabından birtakım adamlar göndersen de onları senin dinine davet etseler, umarım ki sana icabet ederler.’

Resûlullah (sav), ‘Ben onlar için, Necid halkının (bir zarar vermesinden) korkarım.’ buyurdu.

Ebu Bera dedi ki: ‘Ben onlara kefilim. Onları gönder de o kimseleri İslam’a davet etsinler.’

Resûlullah (sav) onlara Ensar’dan, kendilerine ‘Kurra’ ismi verilen yetmiş kişiyi gönderdi. Bunlar gündüz odun topluyor (ve bunları satarak geçimlerini sağlıyor), gece namaz kılıyorlardı.”[11]

“Peygamber (sav), Ümmü Süleym’in erkek kardeşi Haram’ı, yetmiş kişiyle birlikte Ben-i Amir’e gönderdi. Gittikleri yere ulaştıklarında dayım[12], arkadaşlarına, ‘Ben sizin önünüze geçeyim; eğer bana eman verirlerse, Allah Resûlü’nün (sav) sözlerini onlara anlatırım. Eğer bana eman vermezlerse, bana yakın durup beni koruyun.’ dedi. Haram öne çıktı, onlar da eman verdiler. O, Allah Resûlü’nden aldıklarını anlatırken, bir adama işaret ettiler. Bu adam çıktı, mızrağını ona sapladı ve onu öldürdü.[13]

Haram (bedeninden fışkıran kanı eliyle başına yüzüne sürüp[14]) şöyle dedi: ‘Allahu Ekber! Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki kazandım!’

Sonra diğer arkadaşlarının üzerine yürüdüler. Dağa sığınan topal bir adamın dışında hepsini öldürdüler.”[15]

Çok üzülmüştü Allah Resûlü (sav). Öyle üzülmüştü ki -anamız babamız onun bir damla gözyaşına feda olsun- otuz sabah hem ağlayıp hem ağlatmış, hain kâfirlere beddua etmişti. Şehit olan sahabiler, öğretmenlerinin çok üzüleceğini bildiklerinden Allah’a dua edip, ahiretlerinin dünyalarından daha hayırlı olduğunu Peygamberlerine bildirmesini istemişlerdi:

“Burada katledilen sahabiler dediler ki: ‘Allah’ım! Sen bizim, sana kavuştuğumuzu; senden razı olduğumuzu ve senin de bizden razı olduğunu Peygamberimize ulaştır.’ ”[16]

Rabbimiz onların durumunu haber vermiş, Nebi’sinin (sav) hüznünü yatıştırıp teskin edecek ayetler indirmişti:

“...Enes devamla dedi ki: Cibril (as), Peygamber’e (sav) gelip şunu haber verdi: ‘Onlar Rablerine kavuştular. Allah onlardan razı oldu, onları da razı etti.’

Enes dedi ki: Biz onların, kavmimize ulaştırdıkları şu sözleri (Kur’ân’da) okuyorduk: ‘Biz Rabbimize kavuştuk; O bizden razı oldu, biz de O’ndan razı olduk.’

Allah Resûlü de (sav) Allah’a ve Rahmân’a isyan eden Ri’l, Zekvan ve Lihyan kabilelerine otuz sabah beddua etti. ”[17]

Kim kazandı? Haram ibni Milhan mı yoksa onu öldürten Amir ibni Tufeyl mi? Şehadet, Allah’ın (cc) rızasıdır. Yenilgi değildir ki Haram kaybetsin, bilakis başarıdır. Üstelik en büyük başarıdır:

“Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür. Bu, kurtuluşun en büyüğüdür.”[18] [19]

Başarı, bedel ödemektir.[20] Haram ibni Milhan bu başarının bedelini canıyla ödemiştir. Rotasız gemi gibi her rüzgârın estiği yöne savrulan insanlar bu mertebeye erişemezler. Bir öyle bir böyle, müzebzeb[21] karakterli insanlar bu mertebeye erişemezler. Bu mertebeye ancak Haram ibni Milhan gibi; davalarının harcını kanla, gözyaşıyla, terle yoğuranlar erişebilir. İşte her Müslim, böyle bir örneğe şahit ve sahip olduğu için onur duymalı ve sevinmelidir:

“Abdullah ibni Mesud (Bi’ri Maune şehitleri için) şöyle demiştir: ‘Kim şehit olan bir topluluğa şahit olmaktan dolayı sevinecekse bu topluluğa şahit olsun.’ ”[22]

Birinin Şehadeti, Diğerinin Hidayeti

Müslimler, dinde karşılaştıkları zorluklar karşısında azimetleri ya da ruhsatları tercih etmekte muhayyerdir, istediklerini seçebilirler; fakat azimetleri tercih ettikleri oranda davaları kuvvetlenir ve taraftar kazanırlar. Çünkü gördüğü eziyetler karşısında dik durup taviz vermeyen insanlar dışarıdan dikkat çeker ve takdir edilirler. Ülkülerine sadakatleri, katılaşmış kalpleri yumuşatır. Dinin, bireylerine kazandırdığı bu onur, yumuşayan kalplerde hayranlık uyandırır. Böylelikle en katı yürekli kimseler bile onların örnekliği sayesinde hidayet bulabilirler. Bu hakikatin en güzel örneği; şehadetiyle, katilinin hidayetine vesile olan mert, Haram ibni Milhan’dır:

Müslimlerin şehit edildiği Bi’ri Maune Günü, Amir ile birlikte bulunanların arasında Cebbar ibni Selma da vardı. Cebbar daha sonra Müslim oldu.

O, iman etmesini şöyle anlatır:

“Şüphesiz ki Müslim olmamın sebebi şu olmuştur: Ben o gün, Müslimlerden bir adamı iki omuzu arasından vurdum ve süngünün ucundaki demir, onun göğsünden çıktığı zaman ona baktığımda şöyle dediğini işittim: ‘Vallahi ben kazandım!’

Ben dedim ki: ‘Neyi kazandın? Ben seni öldürmedim mi?’

Sonra onun bu sözünü başkalarına sordum.

‘O, şehadeti kazandığını söylemiştir.’ dediler.

Bunun üzerine iman ettim.”[23]

Kul; ağaç yaprağının, kendisini rüzgâra bırakması gibi tüm benliğini Allah’ın takdirine bırakmalıdır. Rabbimiz, dünyadaki mücadelenin seyrini; dilerse Ashabu’l Uhdud gibi ateşte yakarak, dilerse Yûnus’un (as) kavmi gibi hidayete eriştirerek sonuçlandırır. İki hâlde de kazanan, mümindir. Öyleyse kişi; dünyadaki sonunu değil, ahiretteki akıbetini düşünmelidir. Çünkü meleklerin güzel selamlarıyla karşılanıp cennete varınca, ebedî nimetlerin tadını alınca, razı olunmuş şekilde Allah’ın (cc) vechine bakınca… dünyada yaşadığı zorluğun hiçbiri insanın gözüne gelmeyecektir:

“Kâfirler, bölük bölük cehenneme sevk edilirler. Ona geldiklerinde kapıları açılır ve (cehennem) bekçileri onlara der ki: ‘Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünün karşılaşmasına dair sizi uyaran, sizin içinizden resûller gelmedi mi?’ Derler ki: ‘Evet (geldi).’ Fakat azap sözü kâfirler üzerine hak olmuştur. Onlara denir ki: ‘İçinde ebedî kalacağınız cehennem kapılarından girin. Kibirlilerin kalacakları yer ne kötüdür.’

Rablerinden korkup sakınanlar, bölükler hâlinde cennete sevk edilirler. Ona geldiklerinde kapıları açılır ve (cennet) bekçileri onlara der ki: ‘Selam olsun size, tertemiz olarak geldiniz. Ebedî kalacaklar olarak oraya girin.’ Derler ki: ‘Bize olan vaadine sadık kalan ve cennette dilediğimiz gibi hareket edelim diye bizi (cennet) arzına vâris kılan Allah’a hamd olsun. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.’ Meleklerin arşın etrafını sarmış (bir şekilde), Rablerini hamd ile tesbih ettiğini görürsün. Aralarında hak ile hüküm verilmiş ve: ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.’ denilmiştir.”[24]

 

[1] .85/Burûc, 11

[2] .4/Nîsa, 13

[3] .61/Saff, 11-12

[4] .Buhari, 3612; Ebu Davud, 2649; Nesai, 5320

[5] .Nesai, 8536; Ahmed, 18313

[6] .Ahmed, 18565; Hâkim, 8368; Buhari, Et-Tarihu’l Kebir, 1760

[7] .Buhari, 4274

[8] .3/Âl-i İmran, 139-140

[9] .İbni Hişam, 2/169

[10] .Rivayetlere baktığımız zaman Reci’ ve Bir’i Maune hadiselerinin aynı yıl içerisinde olduğu kesin bir şekilde anlaşılır. Bununla birlikte bazı tarihçiler iki olayın da aynı ayda (Safer ayında) olduğunu zikretmişlerdir; bk. İbni Hişam, Es-Sire, 2/183; İbnu’l Esir, El-Kamil fi’t Tarih, 2/55; Tarihu İbni Haldun, 2/438

[11] .Buhari, 4090

[12] .Haram ibni Milhan, Enes ibni Malik’in dayısıdır.

[13] .Haram ibni Milhan’ı öldürten, Amir b. et-Tufeyl’dir. Kavminin lideri olan Amir, şair ve cesur bir savaşçı olmasıyla tanınır. Daha önce Allah Resûlü’ne (sav) gelmiş iman etmek için bazı teklifler sunmuştur. Allah Resûlü (sav) bu teklifleri kabul etmeyerek ona ayrıcalık tanımayınca intikam almak istemiştir.

               “Enes’ten rivayete göre Peygamber (sav) -Ümmü Süleym’in kardeşi olan- dayısını yetmiş süvari ile birlikte gönderdi. Müşriklerin başında Amir b. et-Tufeyl vardı. (Peygamber efendimizi) şu üç husustan birisini seçmekte serbest bırakarak dedi ki: Çöl ahalisi senin olsun, şehir halkı da benim olsun yahut ben senden sonraki halife olayım ya da (binlerce asker ver bana) binlerce askeri olan Gatafanlılar ile üzerine saldırayım...” (Buhari, 4091)

[14] .Buhari, 4092

[15] .Buhari, 4091; İbni Sad, Tabakat, 3/588

[16] .Buhari, 4093

[17] .Buhari, 4091; İbni Sad, Tabakat, 3/588

[18] .9/Tevbe, 72

[19] .Başarı kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de “فَوْز, فَلَاح, تَوْفِيق ” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Bu kelimeler aynı zamanda kurtuluş, kazanç, tevfik gibi manalara da gelmektedir.

[20] .bk. Halis Bayancuk, Kulluk Bedel Ödemektir, Tevhid Dergisi, S 97

[21] .4/Nîsa, 143

[22] .İbni Sad, Tabakat, 3/588

[23] .Siyeri İbn-i Hişam, 2/187

[24] .39/Zümer, 71-75