“SAKIN GAFİLLERDEN OLMA!” (7/A’râf, 205)

Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Allah (cc) her birinize af ve afiyet ihsan eylesin. Sizleri rahmetiyle kuşatsın, sevip razı olduğu şeylere muvaffak kılsın. Hamdolsun, ben iyiyim. İki yıl aradan sonra hep birlikte Ramazan geçirmiş olmanızın sevinç ve neşvesini, yazdığınız mektuplardan okudum, hissettim. Allah (cc) mübarek etsin, sizlere gıpta ettim. Yaşadığınız bu sevinç, Rabbimizin bir ayetini hatırlattı bana:

“De ki: ‘Allah’ın lütfu ve rahmetiyle, (evet) yalnızca bunlarla sevinsinler. O, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.’ ”[1]

Allah’ın lütfu ve rahmeti nedeniyle duyduğunuz sevinç, yeni lütuf ve rahmetlere vesile olsun. Şimdi, müsaadenizle bu ayki hasbihâlimize başlamak istiyorum.

Yüce Allah’ın gündem etmemizi istediği bazı kavramlar olduğunu biliyoruz. Bunlardan biri de gaflettir. Gaflet kavramı kulluğumuzu yıkıma uğratan, bizi Allah’tan ve O’nun rahmetinden uzaklaştıran Kur’ân’ın olumsuz kavramlarındandır. Kur’ân, bazen gafillerden olmayı nehyederek[2] bazen de şirk ve nifak ehlini gaflet içinde olmakla suçlayarak[3] bizleri gaflet ahlakına karşı uyarır.

Arapça bir kelime olan gafletin kök anlamı; dikkat ve uyanıklığın azalması nedeniyle insanın içine düştüğü hata ve yanılgıdır.[4] Kur’ân’ın konu ettiği gaflet, beşerî bir zaaf olan unutmak, uyku, akıl kaybı gibi sebeplerle yaşanan hatalar değildir. Kur’ân’a konu olan gaflet; kişinin farkındalığını yitirmesi, öncelikler hiyerarşisini bozması ve dikkatini dağıtması nedeniyle içine düştüğü gaflettir. Şöyle bir örnekle açıklayalım: Vaktin girmesiyle beraber insan, Rabbine karşı sorumlu olur, namaz kılması gerekir. Uykuda kaldığı için veya tamamen unuttuğu için namazdan gafil kalan ve vakti geçiren insan, Kur’ân’ın kınadığı gafillerden değildir. Fakat film izlediği, işe paydos etmediği, arkadaş sohbetini sonlandırmadığı için namazdan gafil kalan insan, Kur’ân’ın kınadığı gafillerdendir. Zira o, eğlenceyi, dünya işini ve arkadaşı kulluğa öncelemiş; yaptığı bilinçli bir tercih nedeniyle kulluktan gafil olmuştur. Araplar, üzerinde hiçbir ışık ya da tabela olmayan toprağa “ardun ğuflun” derler.[5] Yani yönsüz yol. İnsanın ne tarafa gideceğini bilemediği yol. Gafil insan; kulluk yolunun ışıklarını, yol gösterici tabelalarını, uyaranlarını yitirmiş insandır. Gafil insan; hayatı akışına bırakan, geldiği gibi yaşayan, plansız programsız insandır. İşaretleri olmayan bir yolda insan nasıl içgüdüleriyle yürüyorsa, o da içgüdüleriyle yaşayan insandır.

Öyleyse gaflet; Rabbimizin dikkatli olmamızı istediği konularda dikkatsizlik, uyanık olmamızı istediği konularda gevşeklik, O’na karşı sorumluluklarımızda bilinçsizlik, O’nun belirlediği öncelikler hiyerarşisini bozduğumuz için yaşanan kulluk aksamalarıdır. Özcesi, kulluk farkındalığı ve kulluk bilincinin zayıflaması veya yitirilmesidir. Bu açıdan baktığımızda gafletin kulluğun her alanında olabileceğini anlarız. Rabbimiz de bizi gafletin her türlüsünden sakındırır. Bununla birlikte Kur’ân da özel olarak üç tür gaflete dikkatimizi çeker, gafleti üç başlık üzerinden anlatır: Allah’a (cc) (O’na verilen söze, O’nu anmaya, indirdiği şer’i ve yarattığı kevnî ayetlere) karşı gaflet, ahirete karşı gaflet ve insanın öz nefsine karşı gafleti. Kur’ân’ın nazarımıza sunduğu bu üç gaflet, meselenin özünü oluşturur. İlgili ayetleri bağlamı ve Nebevi uygulamalarla birlikte tedebbür ettiğimizde hastalığı ve şifasını bir arada bulacağız. Sonrası -her meselede olduğu gibi- bizlere kalmıştır. Gafillerden mi olacağız yoksa akledip hatırlayanlardan mı, biz karar vereceğiz. Yüce Allah her insana tercihini kolaylaştırır. Gaflet yolunu seçenlerin kalplerini mühürler, gafletlerini pekiştirir. Akletme/Hatırlama/Farkındalık yolunu seçenlerin yollarını aydınlatır, kalplerini genişletir ve amellerini bereketlendirir.

1. Allah’a Karşı Gaflet

Bizlere Allah’ı (cc) unutturan, O’na karşı sorumluluklarımızı aksattıran ve bizi O’ndan alıkoyan her türlü duygu ve düşünce, gaflettir. Rabbimiz Kur’ân’da zatına karşı dört gaflet çeşidine dikkat çeker:

a. Allah’a (cc) Verilen Sözde Gaflet

“(Hatırla!) Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Demişlerdi ki: ‘Evet! (Sen bizim Rabbimizsin!) Şahit olduk.’ (Bu,) Kıyamet Günü: ‘Biz bundan gafildik/habersizdik.’ dememeniz içindir. Ya da: ‘Babalarımız daha önce şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen (ve onları taklit eden) bir nesiliz. Batıl ehlinin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?’ dememeniz içindir.”[6]

Yüce Allah her birimizden, bizi yaratmadan önce söz almıştır. Kalubela olarak isimlendirdiğimiz bu ahitleşme, O’nun (cc) rabbimiz ve efendimiz olduğuna dair bizzat kendi zatına verdiğimiz sözdür. İnsan vücuda gelmeden ruhlar âleminde alınan bu sözün iki gerekçesi vardır: Kimse ben bu sözden gafildim/habersizdim, demesin ve şirk koşan atalarını mazeret göstermesin… Demek ki bazı insanlar “bu sözden gafil olduklarını” öne sürecekler. Yüce Allah ise daha yolun başında gaflet mazeretini kabul etmeyeceğini belirtir.

Allah’a verilen rububiyet sözüne karşı iki tür gaflet vardır. İlki müşriklerin gafletidir. O’nun rabb ve efendi olduğunu unutup yeni rabbler ve efendiler edinenlerin gafletidir.[7] İkincisi bu sözü hatırlayanların, yani inananların gafletidir. Bizleri ilgilendiren ikincisidir. Bazı sorular sorarak Rabbimize verdiğimiz sözden gafil olup olmadığımızı anlamaya çalışabiliriz.

Bu sözün yalnızca müşrikleri ilgilendirdiğini mi düşünüyoruz, bizi ilgilendirdiğine inanıyor muyuz? Sevdiğimiz bir hocaya öğrenci olduğumuz için hamdedip sevinç duyuyorken en büyük öğretmene, Rabbimize kul olduğumuz için aynı sevinci duyuyor muyuz? Örneğin günlük yaşantımızda “Allah (cc) bizim tek rabbimizdir, efendimizdir.” sözümüz bizi hangi davranışları yapmaya teşvik ediyor, hangi davranışlardan alıkoyuyor veya hangi durumlarda aldığımız tavrı belirliyor?

Bir şey daha ekleyelim. Bu yazının bütününden şunu anlayacağız: Gaflet; insanın akışa kapılması, farkındalığını yitirmesi ve bilinçsizleşme durumudur. Bu durumun Allah’a (cc) verdiğimiz söze yansıması ise bilinçsiz kulluktur. Bir topluluğun içindeyizdir, tevhidî duyarlılığımız vardır, O’nun rabbliğine aykırı inanç ve eylemlerden uzağızdır… Ancak, neyi niye yaptığımızı unutmuş, tevhidî söylem ve eylemlerin Rabbimize verdiğimiz sözden kaynaklandığı hakikatinden gaflete düşmüşüzdür. Bu gaflet türü, sözleşmeyi bozmaz. Ne ki sözleşmeden kaynaklı eylem ve söylemlerin kalitesini düşürür, onlardan alınan lezzeti etkiler ve onların bereketini azaltır. Bazen insanın Rabbine verdiği sözü yenilemesi gerekebilir, eylem ve söylemlerinin hangi sözden neşet ettiğini gözden geçirmesi lazım gelebilir; yani şöyle bir silkinip Rabbinden yardım isteyerek kalbine çekidüzen vermesi icap edebilir. Gaflet hastalığının şifası, bilinç ve farkındalık ile akışın dışına çıkıp durum muhasebesi yapmaktır.

b. Allah’ı (cc) Anmada Gaflet

“Gönülden yalvararak, korku ile ve yüksek olmayan bir sesle, sabah ve akşam Rabbini zikret. Sakın gafillerden olma! Şüphesiz ki Rabbinin katında olan (melekler), O’na ibadet etmekten büyüklenmez, O’nu tesbih eder ve yalnızca O’na secde ederler.”[8]

Yüce Allah, O’nu (cc) anmamızı hem de çok anmamızı,[9] melekler gibi sürekli O’nu tesbih etmemizi ister… Ayeti dikkatle okuyun, bir şey dikkatinizi çekecek. Allah’ı anmanın sıfatı ile duanın sıfatı aynı şekilde verilmiştir.[10] Tazarru ile (gönülden yalvara yakara), korku ve gizlilik içinde Allah’ı anmamız istenir. Yani, âdeta O’na yalvarıyor, derdimizi arz ediyor, bir şeyler umut ediyor gibi zikretmek emredilir. Bu nitelikte bir zikrin dilin değil, kalbin ameli olacağını; insanın tüm benliğiyle Allah’a (cc) yöneleceğini; zikre duanın, duaya zikrin eşlik edeceğini belirtmemize gerek yok sanırım. Ayete biraz daha dikkatle bakın, bir şey daha dikkatinizi çekecek. Ayette zikre vakit tayin edilmiştir. Kur’ân’ın diğer ayetlerinden öğrendiğimiz kadarıyla sabah ve akşamdan kasıt, güneş doğmadan ve batmadan öncesidir.[11] Yani henüz güne başlamadan, kalp ve zihin yorulmadan ve günün tüm işlerini bitirdikten, kalp ve zihnin meşguliyeti sonlandıktan sonra zikir… Bir şeylerin arasına sıkıştırmadığımız, iş yaparken zaman boşa geçmesin diye değil; sırf Allah’ı anmak için yapılan zikir… İşte bu niteliklere sahip bir zikir emrinden sonra, “Sakın gafillerden olma!” buyurulur. Demek ki Allah’ı böyle zikretmeyenler, O’nun (cc) katında gafil kabul ediliyorlar.

Yanlış anlaşılmasın; zikrin her türlüsü güzeldir, her ân yapılan zikir faydalıdır. Ancak müminin hedefi Yüce Allah’ı, O’nun istediği şekilde zikretmek olmalıdır. Bulaşık yıkarken, hastamızı muayene ederken, penye dikerken, kod yazarken… ağzımızda Rabbimizin zikri, dilimiz O’nun adıyla ıslak olsun. Ancak sabah akşam, gönülden yalvara yakara, korku ve ümit içinde O’nu anmak gibi bir hedefimiz de olsun. Asıl zikrimiz A’râf Suresi’nin 205. ayetinde anlatılan nitelikte, gün içinde yaptıklarımız ise vakti değerlendirmek kabîlinden olsun.

c. Allah’ın Şer’i Ayetlerine Karşı Gaflet

“(Allah) buyurdu ki: ‘Ey Musa! Sana verdiğim risaletim ve seninle konuşmamla seni insanlara üstün/seçkin kıldım. Sana verdiğime kuvvetle yapış ve şükredenlerden ol.’ O levhalarda ona her şeyden bir öğüt ve her şeye dair tafsilatlı bilgiler yazdık. ‘Ona kuvvetle tutun ve kavmine de emret, ona en güzel şekilde tutunsunlar. Fasıklar (cezalandırıldıklarında) yurtlarının (ne hâle geldiğini) size göstereceğim.’ Hakları olmadığı hâlde yeryüzünde büyüklenip kibre kapılanları ayetlerimden çevireceğim. (İlgisiz kalacaklar, duysalar dahi anlamayacaklar.) Onlar bütün ayetleri görseler de inanmazlar. Rüşd/olgunluk/doğruluk yolunu görseler de onu yol edinmezler. Azgınlık yolunu gördüklerinde (hemen benimser) kendilerine yol edinirler. Bu, ayetlerimizi yalanlamaları ve ayetlerden gafil olmaları nedeniyledir.[12]

Ayetler bağlamıyla okunduğunda, söz konusu ayetlerin Musa’ya (as) verilen levhalardaki ayetler olduğu, insanların bir kısmının o ayetlere karşı gafil olduğu anlaşılır. Gerçekten de öyledir; insanların çoğu Yüce Allah’ın vahiy yoluyla indirdiği ayetlere karşı gafildir. Tam bir kayıtsızlık içinde, ayetler yokmuş gibi yaşamaktadır. Allah’ın ayetlerine karşı bu ilgisizlik/gaflet, o insanlara gaflet olarak geri dönmekte ve Yüce Allah, anlamasınlar diye onları ayetlerinden çevirmektedir/alıkoymaktadır… Bu, Yüce Allah’ın değişmez sünneti, kullarıyla muamele yasasıdır. O’na yönelen, ilgi duyan ve seven tam bir ilgi ve sevgi; yüz çeviren ise tam bir ilgisizlik ve buğz görmektedir.

Allah’ın şer’i ayetlerine karşı gafletin bir yansıması da Kur’ân’a karşı ilgisizliktir. Onu okumak, anlamak ve yaşamak konusunda gösterilen her gevşeklik, hakikatte Kur’ân’a karşı gaflettir. Ne yazık ki bugün Kur’ân’a inandığını, dahası o hâkim olsun diye çalıştığını iddia eden kimseler ona karşı gaflet içindedir. Deliller hiyerarşisinde ona ikincilik konumu atfetmekte, birçok beşerî kitabı ona öncelemekte, anlamak için en az çabayı ona teksif etmektelerdir… Kitab’a karşı bu gafletin cezası, Kitap’tan hakkıyla istifade edememek, Kitab’ın kalpleri ihya ve imar eden etkisinden mahrum kalmaktır.

d. Allah’ın Kevnî/Kaderî Ayetlerine Karşı Gaflet

“(Bunun üzerine) ayrı ayrı ayetler/mucizeler olan tufan, çekirge, (bit, pire, böcek vb.) haşerat, kurbağalar ve kan yolladık üzerlerine. Yine büyüklenip kibre kapıldılar ve suçlu günahkâr bir toplum oldular. Azap üzerlerine çökünce: “Ey Musa! Senin yanında bulunan (Allah’ın) ahdiyle bizim için Rabbine dua et. Bu azabı bizden giderirsen, andolsun ki sana iman edecek ve İsrailoğullarını seninle beraber yollayacağız!” demişlerdi. (Sözlerini tutup tutmayacaklarını sınamak için) bir zamana kadar azabı kaldırınca, (bir de ne göresin) onlar sözlerini bozmuşlar bile. (Bunun üzerine) onlardan intikam aldık. Ayetlerimizi yalanlamaları ve ona karşı gafil olmaları nedeniyle onları suda boğduk.[13]

Ayetler bağlamıyla birlikte okunduğunda söz konusu kevnî ayetlerin insanları uyarmak için yaratıldığını ve bunların Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine delalet eden ayetler olduğunu anlıyoruz. Yine anlıyoruz ki insanların bir kısmı o ayetlere karşı gafildir ve gafletleri nedeniyle Yüce Allah onları cezalandırmıştır.

Aslında Yüce Allah, kullarının gidişatına göre her kulu için bazı ayetler yaratmakta veya var olan ayetlerini kullarına göstermektedir. Zira O’nun sıfatlarından biri de “ayet göstermek”tir.[14] Yoldan saptığımızda bizi yola döndürecek, istikamet üzere yürüdüğümüzde kalbimizi pekiştirecek bu ayetler, mümin olsun kâfir olsun her insana gösterilir. Yukarıda okuduğumuz ayetler, Firavun ve avanesine gösterilen uyarıcı ayetlerdir. Müminlere gösterilen ayete örnek ise Bedir Günü yaşanan hadiselerdir:

“Şüphesiz ki sizin için (Bedir Günü) karşı karşıya gelen iki toplulukta (dersler çıkaracağınız) ayet/ibret vardır. Bir grup Allah yolunda savaşıyordu. Diğeri ise kâfirdi ve (müminleri) çıplak göz ile kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah, yardımıyla dilediğini destekler. Şüphesiz ki bunda, (çokça Kur’ân okuyup, Allah’ın şer’i ve kevni ayetleri üzerinde kafa yordukları için) basiret sahibi olanlara ibretler vardır.”[15]

“(Hatırlayın!) Hani siz Rabbinizden yardım istemiştiniz. O da: ‘Şüphesiz ki peş peşe inen bin melekle sizi destekleyeceğim.’ diye duanıza icabet etmişti. Allah bunu ancak bir müjde ve kalplerinizin mutmain olması için yapmıştı. Yardım/zafer yalnızca Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir. Hani Allah’tan bir güven içinde olasınız diye sizi bir uyku hâli bürümüştü. Ve (Allah) sizi onunla temizlemek, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizi (yakin ve kararlılık ile) pekiştirmek ve ayaklarınızı sabit kılmak amacıyla gökten sizin için yağmur indirmişti. Hani Rabbin meleklere vahyediyordu: ‘Şüphesiz ki ben, sizinle beraberim, iman edenleri sabit kılın. Ben, kâfirlerin kalplerine şiddetli bir korku salacağım. (Öyleyse) vurun boyunların üstüne, vurun onların bütün parmaklarına!’ ”[16]

Yüce Rabbimiz, El-Hallâk (çokça yaratan, her daim yaratan) olarak her gün her birimiz için sayısız kevnî/kaderî ayet yaratır. Bu ayetleriyle hayatlarımıza müdahale eder. O’nun ayetlerini görmek için çabalayanlarımız ayetleri görür ve o ayetlerle imanına iman, bilincine bilinç katar. Akışa kapılıp farkındalığını yitirenler ise Rabbimizin ayetlerinin farkına varamaz… Yol gösterici, uyarıcı, hatırlatıcı ayetler biriktikçe insan bir adım daha helakina yaklaşır. Firavun gibi bir tağuta dahi Allah (cc) dokuz ayrı ayet göndermiş,[17] pişman olduklarında azabı kaldırmış,[18] sözlerini unuttuklarında ise onları azapla yakalamıştır. Elbette bir tağuta dahi bunca fırsat veren Rabbimiz, biz müminlere çok daha fazla fırsat verecektir. Buna mukabil fırsatları kaçırmamak için O’ndan yardım istemeli, gösterdiği ayetleri görmemizi sağlamasını dilemeliyiz.

Allah’a Karşı Gafletin Cezası

Yukarıda saydığımız dört maddenin tamamıyla Allah’a (cc) karşı gafil olmanın cezası Yahudileşmek, yani nifaktır. Diğer bir ifadeyle, inandığını iddia ettiği hâlde Allah katında müminlerden kabul edilmemektir. Zatına verilen sözlere karşı gaflet içinde olmanın cezasına dair Rabbimiz şunları zikreder:

“Sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lanet ettik ve kalplerini katı kıldık. Kelimeleri yerinden oynatarak tahrif ediyorlar. (Ayrıca) emrolundukları şeyden paylarına düşen (ameli) terk ettiler. Onların azı hariç sürekli olarak onlardan ihanet görürsün. (Buna rağmen) affet ve hoş gör. (Çünkü) Allah, muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları sever.”[19]

“İçlerinden kimi de Allah’a şöyle söz vermişti: ‘Andolsun ki Allah bize lütuf ve ihsanından verirse hiç şüphesiz Allah yolunda sadaka verecek ve salihlerden olacağız.’ Onlara lütfundan ve ihsanından verince de cimrilik ettiler ve ilgisiz bir hâlde yüz çevirip gittiler. Allah’a verdikleri sözü bozmaları ve yalan söylemelerine karşılık, onunla karşılaşacakları güne kadar kalplerinde var olacak olan bir nifakla onları cezalandırdı.”[20]

Allah’ı anmaya/zikre karşı gafletin cezası olarak şunları zikreder:

“Şüphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldattıklarını sanırlar. (Oysa onlara mühlet verip, azabın gelip çattığı güne kadar onları oyalamakla) Allah onları aldatmaktadır. Namaza kalktıkları zaman tembel bir şekilde kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı çok az zikrederler.[21]

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyar ve ellerini sıkar (cimrilik ederler). Allah’ı unuttular, Allah da (onları yardımsız ve nefisleriyle baş başa bırakarak) unuttu. Şüphesiz ki münafıklar, fasıkların ta kendileridir.”[22]

Allah’ın ayetlerine karşı gafletin cezası olarak ise şöyle buyurur:

“Onlar, Kur’ân’ı derinlemesine düşünmezler mi? Yoksa, kalpleri üzerinde kilitler mi var?”[23]

Allah’a (cc) karşı gafil olmak; insanın öz nefsine tuzak kurması, kendi fıtratına yabancılaşmasıdır. İleride müstakil bir başlık olarak ele alacağımız “insanın kendisine gafleti”, aslında Yüce Allah’a karşı gafletinin cezasıdır.

2. Ahirete Karşı Gaflet

Kur’ân’ın gaflet özelinde dikkatimizi çektiği ikinci başlık, ahirete karşı gaflet içinde olmaktır:

“İşin karara bağlanıp sonlanacağı o pişmanlık gününe dair uyar onları! Onlar gaflet içerisindedir. Onlar inanmazlar.”[24]

“İnsanların hesap vakti yaklaşmıştır. (Oysa) onlar, gaflet içerisinde, ilgisiz, yüz çevirmiş hâlde (yaşamaya devam etmektedirler).”[25]

“Hak olan vaad/kıyamet yaklaşmıştır. (O, vuku bulduğunda) kâfirlerin gözleri yuvalarından fırlayacak ve (diyecekler ki:) ‘Eyvahlar olsun bize! Muhakkak ki biz, bundan gaflet içerisindeydik. (Hayır, öyle değil!) Bilakis, biz zalimler idik.’ ”[26]

“Onlar, dünya hayatının sadece görünen kısmını bilirler. Ahiretten de tam bir gaflet içerisindelerdir.”[27]

Ahirete karşı gaflet, iki kısma ayrılabilir. İlki onu inkâr etmekten kaynaklı gaflettir ve bu, inkârcı kâfirlerin gafletidir. İkincisi ise dünya hayatıyla kurulan sağlıksız ilişkiden kaynaklanan gaflettir, inananların ahirete karşı gafleti budur.

Ahirete karşı gafletin nedeni, dünya hayatının oyalayıcı ve insanı içine çeken akışına kapılmaktır:

“Bilin ki; dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme (aracı), malları ve evlatları çoğaltma (yarışından) ibarettir. (Bitirdiği) ekin çiftçilerin hoşuna giden yağmur gibi. (Göz alıcı tazelik ve canlılıktan sonra) kuruyuverir, onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da etrafa saçılan kırıntılara dönüşür. Ahiretteyse çetin bir azap, Allah’tan bağışlanma ve razılık vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir faydalanmadan başka bir şey değildir.”[28]

“Sizden önceki (münafık ve kâfirler) gibisiniz. Onlar sizden daha kuvvetli, malları ve evlatları da daha fazlaydı. Onlar nasiplerince zevküsefa sürdüler. Sizler de sizden öncekilerin nasiplerince zevküsefa sürdükleri gibi nasibinizce zevküsefa sürüyorsunuz. Ve onların dalıp gittikleri gibi (dünyanın oyun ve eğlencesine) daldınız. Bunların tüm amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. Ve bunlar, hüsrana uğrayan kimselerdir.”[29]

Dünya hayatı oyalayıcı ve insanı içine çeken bir yapıya sahiptir. Şayet insan “ahirete iman şuuru”yla akışa müdahale etmezse bu akışa kapılıp yoldan çıkması işten bile değildir. Ahirete iman şuuru filtre gibidir. Neyi gündem edineceğimizi, neye ne kadar önem vereceğimizi belirler. Aksi hâlde dünya hayatı kendi gündemini, zevklerini, ihtiyaçlarını bize dayatır. Dünyanın dayattığı oyalayıcı gündem, “Acaba bu meşru mu, yarın Allah (cc) sorduğunda ne cevap vereceğim?” bilinciyle engellenmezse insanın felaketi olur. Her birimiz kendimizden biliriz, bir sınır koymazsak dünyevi ihtiyaçlarımız hiçbir zaman bitmez. “Şu noktada durmalıyım.” demediğimiz sürece dünyaya dair planlarımızın sonu gelmez. Bir hedefi gerçekleştirdiğimiz ân, zihnimizde yenisi belirir. İşte dünya anaforuna kapılıp ahirette gaflete düşmek, tam da budur: Dünyevi nimetlerin birinci önceliğimiz olması, onu düşündüğümüz kadar ahireti düşünmemektir.

Allah Resûlü (sav) ve sahabesi, dünya hayatının akışına kapılmamamız için bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Tavsiyelerin özü, dünyadaki konumumuzu belirlemek ve dünyaya dair günübirlik programlar yapmaktır:

Mucâhid’den (rh) rivayet edildiğine göre Abdullah ibni Ömer (ra) şöyle dedi:

“Allah Resûlü (sav) omuzumu tutup, ‘Dünyada yabancı veya yolcu gibi ol.’ buyurdu.

İbni Ömer de şöyle derdi: ‘Akşama kavuştuğunda sabahı, sabaha ulaştığında akşamı bekleme. Sağlığında hastalığın için, yaşamında da ölümün için bir şeyler yap.’ ”[30]

Ali ibni Ebi Talib’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Dünya arkasını dönüp gitti, ahiret ise bize doğru geldi. Bunların her birinin çocukları vardır. Siz dünyanın değil, ahiretin çocukları olun. Zira bugün amel vardır, hesap yoktur; yarın ise hesap vardır, amel yoktur.”[31]

İnsan dünyadaki konumunu belirlemeli ve sık sık kendine hatırlatmalıdır. Dünyada kalıcı mıdır, yoksa misafir mi? Dünya geçilecek bir yol mudur, yoksa yerleşilen bir yurt mu? İnsan dünyadaki konumunu belirlemezse doğmamış çocuğa don biçmeye başlar. Henüz evlenmeden, ileride doğacak üçüncü çocuğuna ev alma planları kurar. Bu denli uzun vadeli dünyevi programlar, insanı uhrevi programlardan alıkoyar. Yani insan bile isteye dünya hayatını ahirete tercih eder ve böylece dünyaya karşı farkındalık sahibi, ahirete karşı gafillerden olur. Bu tercihin elbette manevi bir cezası vardır:

“(Bunun nedeni) onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah’ın kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecek olmasıdır. İşte bunlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Bunlar, gafillerin ta kendileridir. Çare yok! Hiç şüphesiz onlar, ahirette hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”[32]

3. İnsanın Kendisine Karşı Gafleti

“Andolsun ki cehennemi, kalpleri olup da onunla (hakikati) anlamayan, gözleri olup da onunla (hakikati) görmeyen; kulakları olup da onunla (hakikati) duymayan insanlar ve cinlerin çoğunluğu için yarattık/hazırladık. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta (hayvanlardan) daha sapkınlardır. Bunlar gafillerin ta kendileridir.[33]

Yüce Allah bu ayette gafilleri hem de içine su katılmamış ham gafilleri tanıtmaktadır. Su katılmamış gafil; kalbini hakkı anlamak, gözünü hakkı görmek ve kulağını hakkı işitmek için kullanmayan insanlardır. Yani nefsine karşı gafil olmak, kişinin kendi organlarına yabancılaşması, onları yaratıldıkları vazife için kullanmamasıdır. Aslında insanın kendi öz nefsine karşı bu gafleti, başka bir gafletin cezasıdır. Daha önce geçtiği gibi, insan önce Allah’a karşı gaflete düşer. O’na verdiği söze, O’nu anmaya, O’nun şer’i ve kevnî ayetlerine karşı gaflete düşer; Rabbini unutur. İnsan Rabbini unutunca Rabbi de onu unutur ve öz nefsini ona unutturur. İşte insanın öz nefsini unutmasına, daha doğru bir ifadeyle öz nefsinin insana unutturulmasına, kişinin kendisine karşı gafleti diyoruz.

“…Allah’ı unuttular. Allah da (onları yardımsız ve nefisleriyle baş başa bırakarak) unuttu…”[34]

“Allah’ı unuttukları (için), Allah’ın da onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Bunlar, fasıkların ta kendileridir.”[35]

Yüce Allah’a karşı gafil olan insana öz nefsi unutturulur. Artık o, kendisi için neyin faydalı neyin zararlı olduğunu bilmez. Bazen bilir, ancak uygulayacak irade ve azmi gösteremez. Kendi elleriyle içine düştüğü kuyuyu derinleştiren bedbaht gibi, kulluğunu berbat edecek işler yapar. İnsanın kendisine karşı gafletinin, yani organlarını yaratıldıkları gaye için kullanamamasının bir diğer nedeni ahirete karşı gaflet içinde olmasıdır. Yüzünü dünyaya, sırtını ahirete dönen her insan, bir tercihte bulunur. Allah’ın (cc) değer verdiğini değersizleştirir, değersizleştirdiğini değerli yapar. Tam da amelinin cinsinden bir cezayla cezalandırılır; Allah katında değersizleşir. Yüce Allah, insanı insan yapan organları bir bir mühürler. İnsan, öz nefsine yabancılaşır. Organlar kulluk için kullanılmadığında insanın hayvandan farkı kalmaz; A’râf Suresi’nin 179. ayetinde okuduğumuz üzere hayvandan da aşağılara düşer. Ahiretten yüz çeviren insanın organlarının mühürlenmesine dair Rabbimiz şöyle buyurur:

“(Bunun nedeni) onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah’ın kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecek olmasıdır. İşte bunlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Bunlar, gafillerin ta kendileridir.”[36]

“O hâlde çözüm nedir?” diye soruyorsanız Kur’ân ve sünnetten üç çözüm zikredebilirim:

İnsanın özüyle barışması, cezaya sebep olan iki suçtan arınmasıyla mümkündür: Allah’a (cc) ve ahirete karşı gafleti sonlandırdığı ân; Yüce Allah kalp, göz ve kulağındaki örtüyü kaldıracak, onun kendine gafletini sonlandıracaktır.

Gelin, A’râf Suresi’nin 179. ayetini bir daha okuyalım. Sonra şu soruyu soralım: Bu duruma düşen bir insan nasıl kurtulur? Zihninde bu soru beliren insana Kur’ân ne cevap veriyor biliyor musunuz? Bir sonraki ayeti okuyun, Yüce Allah’ın, kendi zatıyla konuşarak Kur’ân okuyanlara ne cevap verdiğini göreceksiniz.

Sünnetten çözüm: Farkındalığı arttırmak; insanın kendisinin, bedeninin hatta her bir organının ayrı ayrı vazifesinin farkında olmasıdır. İnsanın kendisine karşı farkındalığı arttıkça gafletten kurtulması o denli kolaylaşır. Anamız, babamız, canımız kendisine feda olsun; Peygamberimizin (sav) dualarını okuduğumuzda her bir organına, hatta her bir eylemine karşı farkındalığı olduğunu görüyoruz.

Cabir’den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (sav) rükû ettiğinde şöyle derdi:

اللَّهُمَّ لَكَ رَكَعْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ اَسْلَمْتُ، وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ، اَنْتَ رَبِّي خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي، وَدَمِي وَلَحْمِي،
 وَعَظْمِي وَعَصَبِي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ

“Allah’ım, sadece senin önünde eğildim, sana iman ettim, sana teslim oldum, sana dayandım. Sen benim Rabbimsin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiklerim ve sinirlerim sana olan sevgi ve korkuyla saygı hâlindedir.”[37]

Yine Cabir’den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (sav) secde ettiğinde şöyle dua ederdi:

اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ اَسْلَمْتُ، وَاَنْتَ رَبِّي سَجَدَ وَجْهِي لِلَّذِي خَلَقَهُ، وَصَوَّرَەُ وَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَەُ،
تَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

“Allah’ım! Senin için secde ettim, sana iman ettim ve sadece sana teslim oldum. Sen benim Rabbimsin. Yüzüm; kendisini yaratan, şekil veren, ona kulağı ve gözü bahşeden Allah’a secde etmektedir. En güzel yaratıcı olan Allah, ne kadar güzel ve yücedir.”[38]

Ummu Seleme Annemizden (r.anha) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) en çok şu duayı yapardı:

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ

“Ey kalpleri evirip çeviren (Allah’ım), kalbimi dininin üzerinde sabit kıl.”[39]

İbni Abbas’tan (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle dua ederdi:

رَبِّ تَقَبَّلْ تَوْبَتِي وَاغْسِلْ حَوْبَتِي وَاَجِبْ دَعْوَتِي وَثَبِّتْ حُجَّتِي وَاهْدِ قَلْبِي وَسَدِّدْ لِسَانِي وَاسْلُلْ سَخِيمَةَ قَلْبِي

“Ey Rabbim! Tevbemi kabul et, kusurlarımı yıka (yok et), duama icabet et, delilimi sağlam kıl, kalbime hidâyet ver, dilimi doğru kıl, kalbimin haset ve kinini çıkar.”[40]

Nafî’ ibni Haris’ten (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle dua etmiştir:

اللَّهُمَّ عَافِنِي فِي بَدَنِي، اللَّهُمَّ عَافِنِي فِي سَمْعِي، اللَّهُمَّ عَافِنِي فِي بَصَرِي، لَا إِلَهَ إِلَّا اَنْتَ

“Allah’ım, bedenime afiyet ver. Allah’ım, kulağıma afiyet ver. Allah’ım, gözüme afiyet ver. Senden başka hiçbir ilah yoktur.”[41]

İnsan mutlaka bir şeylerin farkındadır. Zira fark edebildiği için insandır. Farkındalık Allah’a (cc), ahirete, insanın niçin yaratıldığına yönlendirilirse kulluk bilinci; yönlendirilmezse gaflet olur. İnsan fark etmesi gerekeni fark etmezse farkındalık duygusu yok olmaz, aksine başka şeylere yönelir. Vitrinleri fark eder, lüks araçları fark eder, karşı cinsi fark eder, filmleri/dizileri fark eder, aynaya bakıp kendini fark eder, modeli yükseldikçe insanları aptallaştıran cihazları fark eder… Öyle veya böyle; insan mutlaka bir şeyleri fark eder, bir şeylere karşı gafil kalır. Neyi fark edip neye gafil kalacağı insanın öz tercihidir. İnsanı Allah katında değerli kılan da değersizleştiren de tercihleridir. Rabbim! Sen El-Karîb’sin; bize şah damarımızdan daha yakınsın, bizimle kalbimiz arasına girersin. El-Alîm ve El-Habîr’sin; bizi bizden iyi tanırsın. Gaflete düşünce elimizden tut, bizi kendine yönlendir, kalbimizdeki düşünceleri hayra çevir. Bizi bize bırakırsan yolumuzu yitirir, helak oluruz. Sana; rahmetine, hidayetine, elimizden tutmana muhtacız. Bizi bırakma Allah’ım!

 

[1]. 10/Yûnus, 58

[2]. bk. 7/A’râf, 205

[3]. bk. 7/A’râf, 179; 10/Yûnus, 7; 16/Nahl, 108; 19/Meryem, 39

[4]. bk. El-Mufredât, s. 609, ğ-f-l maddesi

[5]. bk. Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 4/386, ğ-f-l maddesi

[6]. 7/A’râf, 172-173

[7]. Geniş bilgi için bk. Esmau’l Husna, Halis Bayancuk, 1/53; Tevhid İnancını İnşa Eden Kavramlar, Halis Bayancuk, s. 139

[8]. 7/A’râf, 205-206

[9]. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Sabah akşam O’nu tesbih edin.” (33/Ahzâb, 41-42)

[10]. “Rabbinize gönülden (yalvara yakara) ve gizlice (için için) dua edin. Şüphesiz ki O, (duada) haddi aşanları sevmez.” (7/A’râf, 55)

[11]. “Onların söylediklerine sabret. Güneş doğmadan önce ve batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et.” (50/Kâf, 39)

[12]. 7/A’râf, 144-146

[13]. 7/A’râf, 133-136

[14]. bk. 40/Mü’min (Ğafir), 13

[15]. 3/Âl-i İmran, 13

[16]. 8/Enfâl, 9-12

[17]. “Andolsun ki Musa’ya, dokuz apaçık ayet/mucize verdik. Sor İsrailoğullarına! Hani (Musa) onlara geldiğinde Firavun ona: ‘Ey Musa! Ben, senin kesinlikle büyülenmiş biri olduğuna inanıyorum.’ demişti.” (17/İsrâ, 101)

[18]. “(Sözlerini tutup tutmayacaklarını sınamak için) bir zamana kadar azabı kaldırınca, (bir de ne göresin) onlar sözlerini bozmuşlar bile.” (7/A’râf, 135)

[19]. 5/Mâide, 13

[20]. 9/Tevbe, 75-77

[21]. 4/Nisâ, 142

[22]. 9/Tevbe, 67

[23]. 47/Muhammed, 24; Ayet, Kur’ân ayetleri üzerinde düşünmeyen münafıklarla ilgilidir.

[24]. 19/Meryem, 39

[25]. 21/Enbiyâ, 1

[26]. 21/Enbiyâ, 97

[27]. 30/Rûm, 7

[28]. 57/Hadîd, 20

[29]. 9/Tevbe, 69

[30]. Buhari, 6416

[31]. Buhari, Kitâbu’r Rekâik, 4. Bab başlığı, muallak olarak

[32]. 16/Nahl, 107-109

[33]. 7/A’râf, 179

[34]. 9/Tevbe, 67

[35]. 59/Haşr, 19

[36]. 16/Nahl, 107-108

[37]. Nesai, 1051

[38]. Nesai, 1127

[39]. Tirmizi, 3522

[40]. Ebu Davud, 1510; Tirmizi, 3551

[41]. Ebu Davud, 5090