PAÇALARINI SIVA

 

وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّۜ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ (19)

19. “Ölüm sarhoşluğu (sekerat) hak olarak gelir. (Ve insana denir ki:) ‘Bu, kendisinden kaçtığın şeydir işte!’ ”

وَنُفِـخَ فِي الصُّورِۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ (20)

20. “Sura üfürülmüştür. Bu, tehditlerimin (vuku bulacağı) gündür.”

وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ (21)

21. “Her nefis, yanında (onu mahşer alanına getiren) bir sürücü (ve yaptıklarına tanıklık edecek) bir şahitle gelmiştir.”

لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَـكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ (22)

22. “Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. Bugün (gerçeği görmeni engelleyen) perdeni kaldırdık. Artık görüşün demir (gibi keskindir).”

وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَيَّ عَت۪يدٌۜ (23)

23. “Beraberindeki (melek) der ki: ‘Bu, (bugüne kadar kayıt altına aldığım kötü amelleriyle) hazır işte!’ ”

اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍۙ (24)

24. “Atın cehenneme her inatçı kâfiri!”

مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُر۪يبٍۙ (25)

25. “Hayrı engelleyen, haddi aşan ve şüpheci kimseyi.”

✽ ✽ ✽

Hayatı ve ölümü yaratan Allah’a hamd, son ânlarında, “Allah’tan başka hak ilah yoktur. Şüphesiz ki ölümün sekeratı (zorlukları) vardır.” buyuran Resûl’üne salât ve selam olsun.

İnsanın sonunu belirleyen, yaptığı amelleridir. Ameller bir nevi insanın gidişatı, istikameti, yol tutuşu ve seyridir. Hepimiz bir yolculuktayız ve her birimizin varacağı son belli. Kimimize verilen mühlet doluyor ve yürüyüşü ağırlaşıp düşüyor. Kalanlar ise ya görüp ibret alıyor ya da aynı gaflet içerisinde umarsızca “bilinen”e doğru gidiyor.

“Fudayl ibni İyâd (ra) bir adamla karşılaşır. Ona, ‘Kaç yaşına geldin?’ diye sorar.

‘Altmış.’ der adam da.

‘Demek altmış senedir Rabbine gidiyorsun ve O’na ulaşmak üzeresin?’

‘Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz.’

‘Sen söylediğinin tefsirini/açıklamasını biliyor musun?’

‘Hayır.’

‘Sen Allah’ın kulusun ve O’na döneceksin. Kim Allah’ın kulu olduğunu ve ona döneceğini bilirse, öleceğini bilir. Kim öleceğini bilirse hesaba çekileceğini bilir. Kim hesaba çekileceğini bilirse sorulacak soruların cevabına hazırlık yapar.’

‘Peki, bunun çaresi nedir?’

‘Bu çok kolay.’

‘Peki, nedir o?’

‘Kalan ömrünü güzel ameller yaparak geçir, geçmişte yaptıkların da bağışlanır. Kalan ömrünü kötü geçirirsen hem geçmişin günahlarını hem de kalan ömrünün günahlarını yüklenmiş olursun.’

Vaziyetimiz Fudayl’ın dediği gibidir… Gidiyoruz. Gidiyoruz; fakat bize, ‘gelecek’ diye dayatılan tozpembe ve batıl bir sözün peşinden gidiyoruz. ‘Gelecek’ diye dayatılanın peşinden, efsunlanmış hâlde koşuyoruz. Lakin o gelecek bir türlü gelmiyor. Dün de ‘gelecek’ idi, bugün de ‘gelecek’. İçtikçe bitmeyen, sahibini daha çok susatan ve şeytanın tesvîfiyle hayatı zîrüzeber eden bir olgudur aslında gelecek. Hâlbuki bir edibin dediği gibidir hakikat: ‘Gerçek gelecek, ahirette. Onun için çalışanlar bir yana, onu düşünenler nerede?’ ”[1]

Nereye Bu Kaçış?

Bu sure, müşriklerin ahiret anlayışındaki sapkınlığını ele alırken; iman edenlerin de dünyanın lezzetleri, nefsin dürtüleri ve şeytanın iğvasıyla küllenen inancını köklerinden silkeliyor.

Neyden kaçıyor insanoğlu?

Ölümden.

Nereye kaçıyor insanoğlu?..

Dağa, mağaraya, korunaklı kalelere, doğal yaşama, konforlu meskenlere, kalabalıklara, bilime, teknolojiye…

Nereye kaçabilecek?

“Nerede olursanız olun -korunaklı burçlarda dahi olsanız- ölüm sizi bulacaktır. Onların başına bir güzellik geldiğinde: ‘Bu, Allah’tandır.’ diyorlar. Başlarına bir kötülük geldiğinde: ‘Bu, senden dolayıdır.’ diyorlar. De ki: ‘Hepsi Allah’tandır.’ Ne oluyor bu topluluğa? Neredeyse hiçbir sözü anlamayacaklar.”[2]

Niçin kaçıyor?

Dünya aldattığı için. Dünya çekici olduğu ve gaflete düşürdüğü için. Kendi dünyasının ve yaşadığı dünyanın son bulacağını unuttuğu ve nefsine unutturduğu için…

Sahi Neydi Dünya?

Şimdi senden, aşağıda ayrı ayrı verilen misalleri dikkatlice okumanı istiyorum. Rabbimiz (cc) bu örnekleri düşünelim ve ibret alalım diye verdi. Nebi de (sav) aynı paralellikte, farklı örneklerle anlattı bize:

“Dünya hayatının (geçiciliğinin ve az bir faydalanmadan ibaret oluşunun) misali, gökten indirdiğimiz bir suyun (misali) gibidir. İnsanların ve hayvanların yediği bitkiler ona karışır. (Çeşit çeşit bitkiler birbirine dolanarak yetişir.) Sonunda yeryüzü (bitkilerden) çeşit çeşit ziynetlerini takınır ve (göz alacak şekilde) süslenir. Ehli (sahipleri) de o bitkilerden diledikleri gibi istifade etme imkânına sahip olduklarını düşünürler. İşte tam o sırada, emrimiz gece ya da gündüz geliverir de sanki dün hiç olmamış gibi onu kökünden sökülüp atılmış bir ekin hâline getiririz. Düşünenler için ayetlerimizi böyle detaylı açıklarız işte.”[3]

“Bilin ki; dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme (aracı), malları ve evlatları çoğaltma (yarışından) ibarettir. (Bitirdiği) ekin çiftçilerin hoşuna giden yağmur gibi. (Göz alıcı tazelik ve canlılıktan sonra) kuruyuverir, onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da etrafa saçılan kırıntılara dönüşür. Ahiretteyse çetin bir azap, Allah’tan bağışlanma ve razılık vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir faydalanmadan başka bir şey değildir.”[4]

“Onlara dünya hayatının örneğini ver: (O,) gökten indirdiğimiz bir su gibidir. (Toprakla buluşunca) yerin bitkisiyle karışmıştır. (Sonra da bir zamanlar göz alan güzellikteki yeşil bitkiler) rüzgârın savurduğu kurumuş ota döndü. Şüphesiz ki Allah, her şeyin üzerinde muktedir/iktidar sahibidir. Mal ve evlatlar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı salih ameller ise Rabbinin yanında sevap ve umut bakımından daha hayırlıdır.”[5]

“İnsanoğlunun bir ova/vadi dolusu altını olsa, bir ovayı/vadiyi daha ister. İnsanoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz. Ve Allah, tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.”[6]

“Resûlullah (sav) bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Uykudan uyandığında hasır, vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı.

Biz, ‘Ya Resûlullah! Sizin için bir döşek edinsek?’ dedik.

Bunun üzerine, ‘Benim dünyayla ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada, bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim.’ buyurdu.”[7]

“Ahirete göre dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadarcık bir suyla döndüğüne baksın.”[8]

Müstevrid’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Ben, Resûlullah (sav) ile birlikte bir seferdeyken kenara atılmış bir kuzu leşine rastladık.

Resûlullah (sav) dedi ki: ‘Bu kuzunun sahipleri için artık değersiz hâle geldiğini görüyor musunuz?’ Dediler ki: ‘Ey Allah’ın elçisi, değersiz hâle geldiği için onu bir kenara atmışlar.’

Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Muhammed’in canını elinde tutana yemin ederim ki dünya Allah katında, bu kuzunun, sahipleri gözündeki değersizliğinden daha değersizdir.’[9]

Dünyaya Dair Selefimizden Bir Demet

“Bil ki dünya ehli, içinde bulundukları gaflet yönünden, bir gemiye binerek adalardan birine çıkan insanlara benzer. Kaptan, yolculara ihtiyaçlarını görmeleri için gemiden çıkabileceklerini, ancak geç kalmamalarını söyleyerek geminin yola devam edeceği ve aceleleri olduğu hususunda onları uyarır. Yolcular adanın çeşitli taraflarına dağılarak, bazıları ihtiyaçlarını görür ve hemen gemiye dönerek yerlerin boş olduğunu görürler.

Bu yolcular yerlerin en genişini, en rahatını ve isteklerine en uygun olanını kaparlar. Diğer bazı yolcular ise adada duraksayıp oradaki çiçeklere, kuş nağmelerine, güzel taşlara ve madenlere bakmakla vakit geçirip son ânda gemiyi kaçırma tehlikesini hatırlayıp hemen gemiye dönerler. Fakat orada daracık bir yer bulup oraya otururlar. Diğer kısım yolcular ise o gördükleri güzel taşlarla ve eşsiz çiçeklerle ilgilenip onlardan bir kısmını yanlarına alırlar. Gemiye geldiklerinde ise çok az bir yerin kendilerine kaldığını görürler. Yanlarında getirdikleri şeyler de yeri iyice daraltır. Böylece taşıdıkları şeyler birer yük ve kötülük hâline gelir. Ne onları atabilir ne de gemide onları koyacak bir yer bulabilirler. Hâl böyle olunca onları boyunlarında taşıyıp aldıklarına pişman olurlar. Oysa bu pişmanlığın onlara hiçbir faydası yoktur. Sonra yanlarında taşıdıkları çiçekler solar ve çürümeye başlar. Çürümüş çiçeklerin kokusu onları rahatsız eder.

Diğer bir kısım yolcular ise adadaki cıngılın içlerine dalarak gemiyi unuturlar, uzak yerlere giderler. Hatta kaptan, gemi kalkacağı sırada insanlara çağrı yapar, ancak kendi işleriyle ilgilendikleri için onun sesini duyamazlar. Bazen meyve yerler, bazen çiçekleri koklarlar ve bazen de ağaçların güzelliğine hayran hayran bakarlar. Onlar bu durumdayken âniden karşılarına çıkacak yırtıcı bir hayvandan korkarlar, meydana gelecek bir afete karşı tetikte olurlar, elbiselerine takılıp ayaklarına batacak dikenlerden ve vücutlarını yaralayacak dallardan sakınırlar. Onlardan bazıları gemiye yetişir ve bir de bakarlar ki oturacak yer kalmamış! Böylece sahilde kalıp ölürler. Bazıları da kendi eğlencesiyle meşgul olurken yırtıcı bir hayvana yem olur. Bazıları ise yılanlar tarafından ısırılır. Kimisi de yolunu kaybeder ve ölünceye kadar avare bir şekilde dolaşıp durur.

İşte dünya ehlinin kendi acil hazlarıyla meşgul olup, gidecekleri yeri ve işlerinin sonunu unutmaları, bu misalde anlatılan olaya benzer. Sonunda harap olup gidecek olan birtakım taşların ve bitkilerin, akıllı bir insanı aldatması ne çirkin bir şey! Dünyada bunlarla meşgul olup onları yitirdiğinde üzülüyor, sonra bu dünyadan ayrılırken ona bir yük oluyor ve onları yanına da alamıyor.”[10]

Hasan El-Basrî (rh), Halife Ömer ibni Abdülaziz’e (rh) şu mektubu gönderir:

“Şüphesiz ki dünya göçme yeridir, kalma yeri değil! Âdem (as), dünyaya cezasını çekmek üzere indirildi.

Ey müminlerin emîri, dünyadan uzak dur! Dünyanın erzakı onu terk etmek, zenginliği ise fakir kalmaktır. Dünya her ân birini öldürür, aziz kıldığını zelil hâle getirir, dünyalık toplayanı fakir eder. Dünya, onu tanımayanın yiyip öldüğü bir zehir gibidir. Dünyada, yarasını tedavi edip belanın uzun sürmesinden korktuğu için bir süre orada korunan kişi gibi ol. Bu aldatıcı, hilekâr ve dolandırıcı yurttan uzak dur! O yurt ki hilesiyle süslenmiş, aldatmasıyla insanları fitneye düşürmüş ve hayalleriyle onları dolandırmıştır. Dünya, ona talip olanların yolunu gözleyen duvaklı bir gelindir. Gözler ona bakmakta, kalpler onun için yanıp tutuşmakta ve canlar ona âşık olmakta, oysa o, bütün kocalarını öldürmektedir! Ne geriye kalan kocası geçmişten ibret alıyor, ne sonra gelen öncekine bakıp onunla evlenmekten vazgeçiyor, ne de Allah’ı tanıyan bir arif dünyanın hilelerini anlattığında öğüt alıyor! Dünyaya âşık olan kişi ondan istediğini almış, aldanmış, haddini aşıp ahireti unutmuş, aklını onunla meşgul etmiş ve sonunda ayakları dünyadan kayıp gitmiştir. Gerçeği görünce çok pişman olmuş ve üzülmüştür. Ölüm sarhoşluğu ve acısı üzerine çullanmış, kaçırdığı şeyleri telafi edemeyecek olmasının kederi her yanını sarmış, dünyadan ne istediğini anlayamamış ve bir süreliğine bile yorgunluk atıp dinlenemeden azıksız bir hâlde dünyadan ayrılarak istirahat yeri olmayan bir yurda gelmiştir.

O hâlde, ey müminlerin emîri, dünyadan sakın! Dünya hakkında çok temkinli ve uyanık ol. Çünkü dünyalık sahibi olan kişi ne zaman bir şeye sevinse, dünya başına bir kötülük verir. Bugün dünyada seni sevindiren, yarın üzer. Orada bolluk ve rahatlığın hemen yanı başında bela ve darlık vardır. Orada kalmanın sonunda yok olma vardır. Dünyanın sevinci, kederle bulanmıştır. Orada elden giden, bir daha asla geri dönmez. İleride meydana gelecek şeyler bilinmez ki beklensin! Dünyanın umutları yalancıdır, emelleri asılsızdır, saflığı bulanır, yaşamı dert ve çiledir. Yaratıcı, dünya hakkında bir haber vermemiş ve darbımesel söylememiş olsaydı bile dünya, uykudakini uyandırır ve gafili uyarırdı. Oysa Yüce Allah tarafından dünyadan sakınmamızı söyleyen nice söz söylenmiş ve öğüt verilmiştir. Allah katında dünyanın hiçbir değeri ve ağırlığı yoktur. Dünyayı yaratan, ona bakmamıştır. Dünya bütün anahtarları ve hazineleriyle Peygamber Efendimize arz edilmiş, o ise kabul etmemiş ve kendisini yaratanın sevmediğini sevmekten veya sahibinin alçalttığını yüceltmekten hoşlanmamıştır.

Böylece Yüce Allah dünyayı, salihlerden kendi tercihleriyle saklayıp gizlemiş, düşmanlarına ise alabildiğince dünyalık vererek onları aldatmıştır. Dünya ile aldanmış ve orada iktidar sahibi olmuş kişi, dünyalıkla onurlandırılmış olduğunu zanneder. Oysa Yüce Allah’ın, karnına taş bağladığında Muhammed’e (sav) ne yapmış olduğunu unutur.”[11]

“Bir hükümdar, havadar, suyu bol ve çok güzel olan bir yere bir şehir kurar. Kanallar açar, ağaçlar diker, sonra tebaasına, ‘Bu şehre doğru yarışın, önce varanlara en güzel köşkler verilecek, her kim geri kalırsa insanlar onu geçecek ve köşklerini alıp onlara yerleşecekler, geri kalanlar ise bu nimetlerden mahrum kalacaklar.’ der.

Sonra hükümdar bu insanlar için yarış meydanı yapar, meydana uzun gölgeli, altlarından sular akan büyük ağaçlar diker, bu ağaçlarda her çeşit meyve ve üzerlerinde de çok güzel öten kuşlar vardır.

Sonra hükümdar, insanlara, ‘Bu ağaçlara ve gölgelerine aldanmayın. Bu ağaçlar yakında köklerinden sökülecek, gölgeleri gidecek, meyveleri kalmayacak, kuşları ölecektir. Sizin için kurduğum şehre gelince; ağaçları, meyveleri, gölgeleri, nimetleri devamlı ve ebedîdir. O şehirde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hatırından geçirmediği nimetler vardır.’ der.

İnsanlar bu şehri işitince onu aramaya çıkarlar. Kendilerine yorgunluğun, sıcaklığın ve susuzluğun tesir ettiği bir sırada, yollarında bu fâni olan ağaçlara tesadüf ederler. O ağaçların altına inip, gölgeleriyle gölgelenirler, tatlı meyvelerini yerler, kuşlarının nağmelerini dinlerler.

Onlara, ‘Siz bu ağaçların altına, dinlenmeniz ve hayvanlarınızı müsabakaya hazırlamanız için indiniz. Hayvanlarınıza binmek için hazırlanın ve hazırlıklı bulunun, boru ötünce müsabaka için toplanılacak yere ulaşırsınız.’ denildi.

Onlardan çoğu, ‘Biz bu koyu gölgeleri, bu tatlı suları, bu olgun meyveleri ve bu rahatlığı nasıl bırakırız ve bu sıcakta, bu yorgunlukla; bu uzak yolculuğu, bağırsakları parçalayan bu tozlu ve susuz çölleri nasıl geçebiliriz? Biz peşin parayla, uzun vadeli ve görmediğimiz bir malı nasıl satın alabiliriz? Gördüğümüz bir şeyi, görmediğimiz bir şey için nasıl bırakabiliriz? Eldeki peşin bir dirhem, yarından sonra vadedilen bin dirhemden daha hayırlıdır. Gördüğün şeyi al, duyduğun şeyi bırak, biz bugünün çocuklarıyız. Bu hazır ve görülen bir yaşamadır. Bu yaşamayı, uzak beldedeki görünmeyen bir yaşamaya nasıl terk edebiliriz? O beldeye ise ne zaman ulaşacağımızı da bilmiyoruz.’ dediler.

Her bin kişiden bir kişi kalkıp hazırlanarak, ‘Vallahi bizim bu yerimiz, sökülmesi yakın olan bir ağacın altındaki yok olacak bir gölgedir. Ağacın meyveleri kalmayacak ve kuşları ölecektir. Devamlı bir gölgeye ve ebedî mutlu bir yaşama müsabakayı terk etmeyiz, ancak acizlerin acizi terk eder. Bir ağacın gölgesinde istirahat eden bir misafirin oraya çadır kurup sıcağın ve soğuğun eziyet vermesinden korktuğu için orayı vatan edinmesi yakışmaz. Bir ağacın altını ancak beyinsizlerin beyinsizi vatan edinir. O hâlde haydi yarışa, haydi yarışa, acele edin, acele edin. Ölümün hükmü bu âlemde geçerlidir. Bu dünya devamlı bir yurt değildir. Hazırlığınızı çabuk yapın, çünkü ömürleriniz yolculuklardan bir yolculuktur. Müsabaka atlarını koşturun ve acele edin. Zira onlar geri alınacak olan emanetlerdir. Geçici bir gölgenin altında ikamet etmeyin, çünkü siz bu dünyada seferde bulunmaktasınız. Her kim bu dünyada güzel yaşamak isterse umudunu, çökecek bir yere bağlamış olur. En güzel yaşayış, bu âlemden ayrıldıktan sonra müsabaka ehlinin çok şerefli yurdundadır.’ derler ve müsabaka için toplanılan yere giderler, arkadaşlarının az olmasından korkmazlar. Azimetlerin sırtında giderler. Gitmelerinde hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Geri kalanlar, ağacın gölgesinde uyurlar. Vallahi az bir zaman geçmeden ağacın dalları solar, yaprakları dökülür, meyveleri tükenir, dalları kurur, ağaçların suyu çekilir, sonra ağaçlar kökünden sökülür. Ağaçların altında kalanlar yakıcı ve kavurucu rüzgârın tesirinde şaşkın şaşkın dolaşırlar. Ağaçların gölgesindeki yaşamları ellerinden çıktığı için üzülerek feryat ederler. Ağaçların bakıcısı, sökülen ağaçları yakar, ağaçlar ve etrafındaki bitkiler alevler saçan bir ateş olur. Ateş, ağacın altında bulunanları da kuşatır. Onlardan hiçbiri ateşten kurtulamaz.

Ateşin içinde kalanlar, ‘Bizimle beraber ağaçların altında gölgelenip sonra bizi bırakıp gidenler nerede kaldılar?’ derler.

Bunlara, ‘Başınızı kaldırın, onların makamlarını görürsünüz.’ denilir.

Bunlar başlarını kaldırınca, onları hükümdarın köşklerinde, çeşitli nimetler içinde zevk ve sefa sürerken görürler. Onlarla beraber olmadıkları için acı ve üzüntüleri kat kat artar. O sırada kendileri ile arzu ettikleri arasına perde çekilir, acı ve elemleri daha da artar.

Bunlara, ‘Geride kalanların cezası budur.’ denilir.

Nitekim Allah-u Teâlâ, ‘…Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmetmekteydiler.’[12] buyurmuştur.”[13]

Misallerle anlar ve idrak ederiz. Bu, hem insanı yaratan ve en iyi bilen[14] Rabbimizin (cc), hem de vahyini indirdiği Resûlullah’ın (sav) metodudur.

Bedevinin birisi, bir grup insanın yanına konuk olur. Ona yemek verirler. Yemeği yer, sonra bir çadırın gölgesi altında uyumaya başlar. Adamlar çadırı sökünce, güneşte kalıp uyanır ve ayağa kalkıp şu beyti söyler:

“Uyanık ol, dünya ancak altında uyuduğumuz bir gölgeye benzer,

Bir gün gelip senin gölgenin yok olması da kaçınılmazdır!”[15]

İnsanın sonunu belirleyen, yaptığı amelleridir, demiştik. O hâlde uyanık ol, gölgen yok olmadan salih ameller için paçalarını sıva. Şairin dediği gibi;

صاح شمر ولا تزل ذاكر الموت ... فنسيانه ضلال مبين

“Arkadaşım, paçaları sıva, ölümü hatırlamaya devam et. Onun unutulması açık bir sapıklıktır.”

“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” duamızla…

 

[1]. Ali Tantavi, Suverun ve Havâtirun, s. 6-7

[2]. 4/Nisâ, 78

[3]. 10/Yûnus, 24

[4]. 57/Hadîd 20

[5]. 18/Kehf, 45-46

[6]. Müslim, 1048

[7]. Tirmizi, 2377

[8]. Müslim, 2858

[9]. Ahmed, 18021

[10]. Minhacu’l Kâsidîn, İbnu’l Cevzî, Tahlil Yayınları, 2/28-29

[11]. age, 2/21-22

[12]. 16/Nahl, 118

[13]. Sabredenler ve Şükredenler, İbni Kayyim El Cevziyye, Polen Yayınları, s. 352-354

[14]. “Hiç yarattığını bilmez mi? O, (lütuf ve ihsan sahibi, en küçük şeylere ilmiyle nüfuz edip haberdar olan) El-Latîf, (her şeyden haberdar olan) El-Habîr’dir.” (67/Mülk, 14)

[15]. Minhacu’l Kâsidîn, İbnu’l Cevzî, Tahlil Yayınları, 2/24