OKLARIN KUR’ÂN OKUMAKTAN ALIKOYAMADIĞI SAHABİ: ABBAD İBNİ BİŞR

Ebu’r Rebi Abbad ibni Bişr ibni Vakş ibni Zuğbe ibni Zeura ibni Abduleşhel El-Bedrî El-Ensarî

Allah Resûlü’ne (sav) bahşedilen en büyük mucizelerden biri Kur’ân-ı Kerim’dir. Çünkü diğer peygamberlere verilen mucizeler ölümleriyle birlikte sonlanmış, ancak Allah Resûlü (sav) son elçi olup risaleti kıyamete kadar geçerli olduğundan, mucizesi olan Kur’ân’ı Kerim kendisinden sonra da baki kalmıştır. İnsanlar bu mucizeyi görüp iman etsinler diye varlığı Allah (cc) tarafından korunmuştur. Dolayısıyla bugün bu kitap tıpkı Musa’nın asası,[1] İsa’nın nefesi[2] gibi, bir mucize olarak elimizde bulunmaktadır.

Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Bütün nebilere, insanların iman ettiği benzer mucizeler verilmiştir. Bana verilen mucize ise Allah’ın bana ilka ettiği vahiydir. Bu nedenle, Kıyamet Günü kendisine en çok uyulan nebi olmayı umuyorum.”[3]

Kur’ân-ı Kerim’in mucizevi özelliklerinden bir tanesi, belki de en önemlisi insanı cahiliyenin bataklığından kurtarıp hidayete eriştirmesidir. Küfrün karanlıklarından alıp vahyin aydınlığına iletmesidir. Günahlarla ölen kalplere ruh olup hayat vermesidir. Kısacası en doğruya iletmesidir:

“Şüphesiz ki bu Kur’ân, en doğru olana iletir…”[4]

Bu olağanüstü niteliğinin en büyük delili sahabe neslidir.[5] Onlar en sefih itikad ve ahlaka sahiplerken Allah Resûlü’yle (sav) buluşmuşlar ve kendilerine okunan ayetlerle katre katre arınmışlardır.[6] Her bir ayet onları esfelden eşrefe yükseltmiştir. Vahiy onlardan, tüm zamanların en hayırlı toplumunu meydana getirmiştir. Herkesin kıyamete dek övgüyle bahsedeceği öncü ve örnek bir nesil çıkarmıştır.[7]

Bu kutlu nesle tek tek mercek tutulduğunda, Kur’ân-ı Kerim’in o dağları yerinden oynatan etkisi daha net müşahede edilecektir. Her biri vahiyle buluştuktan sonra icra ettikleri amellerle, Kitab’ın o muazzam gücünü aksettirmiştir.[8]

İşte Kur’ân-ı Kerim’in bu etkisini yansıtanlardan biri de Abbad ibni Bişr’dir (ra). Kendisi Sa’d ibni Muaz gibi yiğitlerin bulunduğu Ben-i Abduleşhel Kabilesi’ne mensuptur. Allah Resûlü’nün (sav) biricik sahabisi ve talebesi olan Musab ibni Umeyr’den (ra) Kur’ân-ı Kerim’i duymuş ve hemen teslim olup iman etmiştir. Medine’nin ilk günlerinde, hatta Sa’d ibni Muaz’dan ve Useyd ibni El-Hudayr’dan (r.anhuma) önce hidayete kavuşmuştur.[9]

Yalnız iman etmekle kalmamış, paha biçilemez fedakârlıklar sergilemiştir. Akabe Biatı’na katılıp Nebi’nin eline el vererek canı üzerine biat etmiştir. Bedir’e, Uhud’a, Hendek’e ve Resûl’ün olduğu tüm savaşlara katılmıştır. Kendisinin (sav) daimî fedaisi olmuştur. Allah Resûlü onu yeri gelmiş koruması olarak, yeri gelmiş komutan olarak, yeri gelmiş zekât memuru olarak… bazı topluluklara göndermiştir. Kendisine verilen her işi hakkıyla yerine getirmiş, zorlukta veya kolaylıkta nice görevlerin üstesinden gelmiştir.[10]

Kur’ân-ı Kerim ve Abbad ibni Bişr

Sahabenin en dikkat çekici özelliklerinden bir tanesi de Kur’ân-ı Kerim’e bağlılıklarıdır. Onlar bu kitabı öyle okumuşlar ki bir ayet duyduklarında nefsî arzularının tümüne dur deyip hemen kötülükten el çekmişlerdir.[11] Öyle okumuşlar ki azap ayetlerine geldiklerinde etkisinden dolayı günlerce hastalanmışlardır.[12] Öyle okumuşlar ki “Rabbimin kelamı! Rabbimin kelamı!” diyerek öpüp yüzlerine sürerek göğüslerine bastırıp ağlamışlardır.[13] Öyle okumuşlar ki Allah Resûlü (sav) bile Kitap kendisine inmesine rağmen onlardan dinlemiştir.[14] Öyle okumuşlar ki kıraatinin güzelliğinden dolayı gökten melekler inmiştir.[15] Öyle okumuşlar ki okurken bedenlerine saplanan oklara dahi aldırış etmemişlerdir. İşte Abbad ibni Bişr (ra) böyle bir Kur’ân aşığıdır.

Cabir’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Zatu’r Rika’ Savaşı’na Resûlullah’la (sav) birlikte çıkmıştık. Müslimlerden biri, müşriklerden birisinin karısını esir aldı. O müşrik kimse de Muhammed’in (sav) ashabından birinin kanını dökmedikçe Müslimlerin peşini bırakmayacağına dair yemin etti ve Resûlullah’ın (sav) izini takibe başladı.

Resûlullah (sav) bir yerde konaklamıştı ve bize, ‘Bizi kim bekleyip koruyacak?’ buyurdu.

Biri Muhacirlerden diğeri de Ensar’dan iki kişi fırladı. Bu ikisi; Muhacirlerden olan Ammar ibni Yasir, Ensar’dan olan ise Abbad ibni Bişr’di.[16]

Resûlullah (sav), ‘Şu boğazın ağzını bekleyin.’ buyurdu.

Bu iki kişi dağ yolunun ağzına geldiklerinde Muhacir olan kimse uzanıp yattı. Ensar’dan olan da kalkıp namaza durdu. O müşrik gelip namaz kılan kimseyi görünce, onun ordunun nöbetçisi olduğunu anladı ve bir ok attı. Ok da ona saplandı. Ensar, oku saplandığı yerden çıkardı ve namazına devam etti. Müşrik, bu şekilde üç kere ok attı. O, üçünü de çıkardı ve namazına devam etti, rükû ve secdelerini yaptı. Sonra arkadaşı uyandı. Müşrik kimse onların nöbet tuttuklarını anlayınca hızla kaçtı.

Muhacir, Ensar’dan olan kişinin üzerindeki kanı görünce hayretle, ‘Subhanallah! İlk ok attığında beni uyandırsaydın ya!’ dedi.

Ensar’dan olan, ‘Bir sure okuyordum, onu bölmek istemedim.’ dedi.”[17]

“…Ben öyle bir sure okuyordum ki bitirmeden kesmek istemedim. Ok saplanıp diz çökünce zaten sana gösterildim. Allah’a yemin olsun ki Allah Resûlü’nün (sav), şu geçidi koruma emrini yerine getirememe korkusu olmasaydı okuyuşumu tamamlamadan kesmezdim.”[18]

Düşünebiliyor musunuz… Abbad (ra) namaza duruyor, Kur’ân’ı Kerim okuyor, üç defa bedenine ok saplanıyor, yine de namazını bozup okuyuşunu kesmiyor. Çünkü Allah’la (cc) konuştuğunu çok iyi biliyor. Onu hakkıyla okuduğu için bedeni dünyada olsa da ruhu arşın altında. Kalbini semaya öyle bağlamış ki dünyayla tüm bağını kesmiş. Okuduğu ayetlerin etkisiyle bedenindeki acıyı hissetmez olmuş. İşte Kur’ân-ı Kerim böyle okunmalıdır.

Şu zamanda insanlar Abbad’ın (ra) bu örnekliğinden ne kadar da uzaklar. Bugün ne yazık ki Kitab’ın o dağları sarsan, ölüleri dirilten tesiri kayıplara karışmak üzeredir. Bunun sebebi, Kitab’ın mucizevi özelliğini yitirmesi değildir, hâşâ. Mesele okunanda değil okuyandadır. Mesele Kitab’ı kendilerine, kendilerini de Kitab’a açmamalarıdır. Kitab’ın ayetlerine kör, sağır, lal olmalarıdır.[19] Hakkıyla okumayarak, anlamayarak, yaşamayarak sırtlarının gerisine atmalarıdır. Resûl’ün (sav) davalısı olmayı göze alıp Kur’ân’ı terk etmeleridir.[20]

Müslimler, Kur’ân-ı Kerim’i okumanın böylesine tadına varıp iyiye doğru köklü bir değişime gitmek istiyorlarsa öncelikle modernitenin ağlarından kurtulup kendilerini Allah’ın (cc) ayetlerine teslim etmeli, sonra vahiy ekseninde bir yörüngeye oturup hakka doğru adım adım seyretmelidir. Yüzlerini ekranların ışığıyla değil, Kitab’ın nuruyla aydınlatmalıdır. Aksi hâlde gaflet uykusundan ahiret gerçekliğiyle uyandıktan sonra her şey için geç olabilir. Yoksa Abbad’ın (ra) yaşadığı bu durum, hissettiği bu duygu, aldığı bu tat imkânsız değildir. Bütün mesele, inandığımız bu kitabı hakkıyla okumak, okumak, okumaktır:

“Kendilerine verdiğimiz Kitab’ı hakkıyla (içindekilere inanıp, gereğiyle amel ederek) okuyanlar; işte bunlar Kitab’a hakkıyla iman ederler. Kim de ona karşı kâfir olursa, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”[21]

Kur’ân’ın “refiu’d deracat/dereceleri yükselten”[22] sıfatı, Abbad’ın üzerinde böyle tecelli etmiştir. O (ra) artakalan vakitlerde değil, her zaman her yerde, tüm içtenliğiyle kendisini Kitab’a vermiştir. Bu dünyadaki okuyuşuyla rıza mertebesine doğru kademe kademe yükselerek ahiretteki makamını inşa etmiştir:

Abdullah ibni Amr’dan (ra) rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet Günü, Kur’ân okuyan kimseye, ‘Oku ve yüksel.’ denilecektir. ‘Dünyada tertil üzere okuduğun gibi burada da tertil üzere oku. Şüphesiz senin makamın, okuyacağın son ayetin yanındadır.’ denilir.”[23]

Abbad da (ra) okumuş ve yükselmiştir. Öyle yükselmiştir ki Allah Resûlü’nün (sav) övgüsüne ve duasına mazhar olmuştur:

Aişe Annemizden (r.anha) şöyle rivayet edilmiştir:

“Nebi (sav), Mescid’de Kur’ân okuyan bir adamın[24] sesini duydu ve ‘Allah ona merhamet etsin. Bana falanca sureden unuttuğum şu şu ayetleri hatırlattı.’ buyurdu.

Abbad ibni Abdullah, Aişe’nin (r.anha) şu sözünü de eklemiştir: ‘Resûlullah (sav) benim evimde teheccüd namazı kıldı, o sırada Mescid’de namaz kılan Abbad’ın sesini işitti.’

Bana, ‘Ey Aişe! Bu Abbad’ın sesi mi?’ buyurdu.

‘Evet’ dedim.

‘Allah’ım! Abbad’a merhamet et.’ buyurdu.’ ”[25]

Sadece bu makbul, mübarek duaya nail olmakla da kalmamış, Kur’ân-ı Kerim’in eşsiz nitelikleri de bir keramet olarak hayatına yansımıştır. Hani Kur’ân-ı Kerim, En-Nûr olan Rabbimizin manevi ışık kaynağıdır ya, kendisine tutunanların yollarını aydınlatır ya, Abbad’ın da (ra) nuru olup yolunu aydınlatmıştır. Kitab’a olan bağlılığından olsa gerek manevi nuru maddi boyuta ulaşmış, zifiri karanlık gecelerde önünü tenvir etmiştir.

Enes’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Allah Resûlü’nün (sav) ashabından iki adam karanlık bir gecede Allah Resûlü’nün (sav) yanından ayrıldılar. Sonra önlerinde kandile benzer bir nur oluştu. Birbirlerinden ayrıldıklarında o nur da ayrıldı. Ailelerinin yanına varıncaya kadar önlerini aydınlatmaya devam etti.”[26]

“Hammad dedi ki: ‘Sabit Enes’den bize, Allah Resûlü’nün (sav) yanında bulunan (bu iki kimsenin) Useyd ibni Hudayr ile Abbad ibni Bişr olduğunu haber verdi.’ ”[27]

Abbad ibni Bişr’i (ra) ve diğer sahabileri böylesine değerli kılan, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile arınmalarıdır:

“Andolsun ki Allah müminlerin içinde, kendilerinden olan bir Resûl göndermekle onlara iyilikte bulunmuştur. Onlara O’nun ayetlerini okur, onları arındırır ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretir. Hiç şüphesiz, (Resûl gelmeden) önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.”[28]

İşte onlar gibi yeniden öncü ve örnek bir nesil olmak istiyorsak onların sıkı sıkıya sarıldığı bu iki kaynağa bizim de sarılmamız gerekir. Şu ân İmam Malik’in (rh), “Bu ümmetin evveli neyle ıslah olduysa, ahiri de ancak onunla ıslah olur.”[29] dediği yerdeyiz. Onların ıslahı ayet ve hadisle olmuşsa bizim ıslahımız da ancak bunlarla mümkündür.

Ne yazık ki bugün bizleri Kitab’ımızdan kopardılar. Nurumuzu çaldılar ve karanlıklar içinde kaldık. Bir karış ötemizi göremiyoruz. Ruhsuz bedenlerle dolaşıyoruz âdeta. Nefislerimizi kamçılayan şehvetlerle çepeçevre abluka altına alınmışız. Bu çevreden öyle hızlı seyrediyor ki hayat, menzilemizi göremiyoruz. Ağır çekim bir yaşama hiç olmadığı kadar muhtacız. Sakin sakin, yavaş yavaş, tane tane… tüm benliğimizi kendisine açarak ve arz ederek vahyi okumaya açız. Hayatın zehrinden kurtulmak için Kur’ân’ı bir panzehir olarak ayet ayet yudumlamamız şart. Asude bir son, ancak böyle mümkündür:

“İman edenlerin, Allah’ın zikrine ve (Kur’ân ayetlerinden) inen hakka karşı kalplerinin yumuşamasının zamanı gelmedi mi?..”[30]

Devam edecek, inşallah…

 

[1]. bk. 7/A’râf, 160; 26/Şuarâ, 32; 26/Şuarâ, 63

[2]. bk. 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110

[3]. Buhari, 4981; Müslim, 152

[4]. 17/İsrâ, 9

[5]. Bu manada Ahmed ibni İdris Şehâbeddin El-Karafi şöyle der: “…Öyle ki bazı usul âlimleri, ‘Şayet Allah Resûlü’nün (sav) ashabından başka bir mucizesi olmasaydı nübüvvetinin ispatı için yeterli olurdu.’ demiştir.” (bk. En-Vârü’l-Burûk Fî Envâi’l-Furûk, Alimu’l Kitab, 4/170)

[6]. bk. 2/Bakara, 151

[7]. bk. 9/Tevbe, 100

[8]. Anlamak ve Yaşamak İçin Kur’ân Okumaya Çağrı, Halis Bayancuk, Tevhid Basım Yayın, s. 9-37

[9]. Kitabü’t-Tabakati’l-Kebir, İbni Sa’d, Siyer Yayınları, 3/509

[10]. bk. Hâkim, 5065; Kitabü’t-Tabakati’l-Kebir, İbni Sa’d, Siyer Yayınları, 3/510;

[11]. bk. Buhari, 4642

[12]. bk. İbni Kesîr Tefsîri, İmam Hafız İbni Kesîr, Polen Yayınları, 10/371

[13]. bk. El-Bidâye ve’n-Nihâye, İbni Kesir, İhyau’t Turas, 7/41 ; Es-Sünne, Abdullah ibni Ahmed, Daru İbnu’l Kayyım, 1/140

[14]. bk. Buhari, 4582; Müslim, 5049

[15]. bk. Müslim, 796

[16]. Es-Sîretü’n-Nebeviyye, İbni Hişâm, Mektebetu ve Matbuatu Mustafa, 2/209; El-Bidâye ve’n-Nihâye, İbni Kesir, İhyau’t Turas, 4/98

[17]. Ebu Davud, 198; Darekutni, 869

[18]. Ahmed, 14704; Hâkim, 557

[19]. bk. 2/Bakara, 18; 2/Bakara, 171; 6/En’âm, 39

[20]. “Resûl der ki: ‘Rabbim! Şüphesiz ki benim kavmim, bu Kur’ân’ı terk edilmiş olarak bıraktılar.’ ” (25/Furkân, 30)

[21]. 2/Bakara, 121

[22]. bk. 40/Mü’min, 15; Hüküm ve Hikmetleriyle Ramazan ve Oruç, Halis Bayancuk, Tevhid Basım Yayın, s. 136

[23]. Ebu Davud, 1464; Tirmizi, 2914

[24]. İbni Hacer (rh) şöyle der: “Mescid’de Kur’an okuyan bir adam, sözündeki kimse daha önce şahitleri geçtiği üzere ve Kur’ân’ın faziletleri metninin şerhinde de anlatıldığı gibi Abbad ibni Bişr’dir.” (bk. Fethu’l-Bari, İbn Hacer El-Askalani, Darul-Marife, 11/138) Zaten rivayetin kalan kısmında geçen Aişe’nin (r.anha) sözü, bu kimsenin Abbad (ra) olduğuna delalet etmektedir.

[25]. Buhari, 2655; Müslim, 788

[26]. Buhari, 3639; Ahmed, 12404

[27]. Buhari, 3805

[28]. 3/Âl-i İmran, 164

[29]. Eş-Şifa, Kadı Iyad, Daru’l Fikri, 2/88; Müsnedü’l Muvatta, Muhammed El-Cevheri, Daru’l Garbi’l İslami, s. 584

[30]. 57/Hadîd, 16