Katâde ibni Nu’mân ibni Zeyd ibni Amir el-Bedrî el-Ensarî

Tevhid daveti her zaman fedakâr insanların omuzlarında yükselmiştir. Kula kulluktan firar edip hiçbir beşerî otoriteye hürriyetlerini vermeyen, etkinliğinin farkında olan bilinçli insanların… Hazlarından sıyrılarak imanın doruklarına ulaşmış, yalnız ebedî hayatı arzulayan insanların… Ülkülerine varlıklarını sunmaktan tereddüt etmeyen insanların… Tarihi yazanlar yazarlar değil, bu insanlardır.

Sahabiler… Bu kuşağın ilk halkası. Tümünün başında gelen örnek öncü nesil. Birçoğunun adı dahi duyulmamıştır. Yaşamları, mahzenlerde saklı mücevher sandıkları gibidir. Kilidini açıp karıştırdıkça gözlerinizi kamaştıran nice değerler bulursunuz. Onları tarih sayfalarından okudukça farkındalık pencereleriniz açılır. Bunun sebebi, hâl tercümelerinin kurgu değil gerçek olmasıdır.

Hayatları inanılması güç fedakârlıklarla doludur. Birçoğu davası uğruna terini, gözyaşını ve hatta kanını akıtmıştır. Katre katre tüm varlıklarını bu yola takdim etmişlerdir. Öyle ki birçok savaşta kimisi bacağını, kimisi kolunu, kimisi gözünü kaybetmiştir. Garip olan ise bu duruma hiç aldırış etmemiş olmalarıdır.

İşte yine onlardan biri Katâde ibni Nu’mândır (ra).

Hicretten önce hidayet kervanına dâhil olan ve İkinci Akabe Biatı’nda Allah Resûlü’nün (sav) elini tutup biat eden yetmiş küsur inciden biridir.

Ensar’ın seçkinlerinden olup Ebu Said el-Hudri’nin (ra) anne bir kardeşidir. Resûlullah’tan (sav) birçok hadis rivayet etmiştir. Aynı zamanda mert bir mücahid, dilaver bir komutan, nadir bir okçudur.

Bedir’e katılarak ismini razı olunanlar listesine yazdırmıştır.[1] Uhud, Hendek, Tebuk gibi büyük küçük tüm gazvelere iştirak etmiş, Allah Resûlü’nün (sav) kalkanı olup kendisinden hiç ayrılmamıştır. Mekke’nin Fethi’ne, kabilesi Beni Zafer’in sancaktarı olarak katılmıştır. Daha nice savaşlarda büyük fedakârlıklar sergilemiştir.[2]

Hayatıyla ilgili çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Ancak elimizde mevcut olanlar, faziletini anlamak için fazlasıyla yeterlidir. Öyleyse azımızı çoğa sayarak okuyalım:

Ne Güzel Bir El Ne Güzel Bir Göz

İslam, amellerin sonuç ve miktarına göre değer atfetmez. Değer, kişinin feda ettiklerinin kendi nefsindeki kıymetiyle ilintilidir. Kendi indindeki pahası, Allah (cc) indindeki pahasıdır. Buna göre; hidayete erişemeseler bile, bir kavmin hidayeti için dokuz yüz elli yıl, gece gündüz, açık gizli çaba sarf eden bir peygamberin gayreti değerlidir.[3] Azıcık olsa bile, sabaha kadar çalışıp sekiz avuç hurma kazanarak dört avucunu infak eden sahabinin emeği değerlidir.[4] Samimiyet ve özveri, amelin değerini dağ gibi oluncaya kadar arttırır.[5]

Bu durumun en güzel örneklerinden biridir Katâde (ra). Allah Resûlü’yle birçok harbe katılmış, şehadete erişemese de Nebi’nin (sav) güzel bir dokunuşuna nail olmuştur. O dokunuş ki Allah’ın (cc) İsa’ya (as) bahşettiği gibi mucizevi bir dokunuştur:

“Katâde ibni Nu’mân’ın göz bebeği Uhud Günü’nde[6] düştü veya gözü yanağının üzerine düştü. Resûlullah (sav) da o gözü eliyle yerine koydu. Böylece, o göz en güzel ve en keskin bir göz hâline geldi.”[7]

“…Allah Resûlü (sav), gözünü kaldırdı ve yerine koydu. Sonra yavaşça elini sürdü ve dedi ki: ‘Allah’ım (gözünü) güzelleştir.’ ”[8]

Katâde (ra) evliliğine yakın bir zamanda,[9] en değerli uzvu olan gözünden yaralanmıştır. Ancak yarasına hiç aldırış etmemiştir. Böylesine değerli varlığını davasına takdim etmekten çekinmeyenin mükâfatı elbette tahayyül edilemeyecek kadar kıymetli olacaktır. Allah (cc) dünyada zaten daha hayırlı bir göz vermiştir. Öyle ki yaşlandığında Allah Resûlü’nün (sav) elini sürüp dua ettiği gözü, diğerinden daha güçlü ve daha sağlam kalmıştır.[10]

Peygamberimizin (sav) mucizesi ve duası kendisi üzerinde gerçekleşen Katâde’yi (ra), dünyadaki bu mükâfatının yanında ahirette kim bilir ne büyük nimetler bekliyor. Fedakârlıklarıyla bu mertebeye erişenlerin iki cihanda iki gözü aydın olsun…

İhsan üzere kendilerine tabi olmakla yükümlü olan bugünün muvahhidleri, Katâde (ra) gibi variyetlerini fisebilillah vermekten çekinmemelidir. Vakti zamanı geldiğinde her türlü zahmete göğüs gererek davası uğruna sebat etmelidir. Dünyanın göz bağcılığından kurtulmalıdır. Yer gök, münezzeh inkılabı beklerken kendi nefsini tercih etmeleri yakışık almaz:

“Medine ahalisine ve etraflarında bulunan bedevilere, (savaşa çıkarken) Allah Resûlü’nden geri kalmaları ve kendi nefislerini Allah Resûlü’ne tercih etmeleri yakışık almaz. Bunun nedeni şudur: Allah yolunda bir susuzluk, yorgunluk veya açlık çekmeleri, kâfirleri öfkeden kudurtacak bir yerde konaklamaları ya da düşmana karşı bir zafer elde etmelerine karşılık, mutlaka onlara salih bir amel yazılır. Şüphesiz ki Allah, muhsinlerin/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanların ecrini zayi etmez.”[11]

Ne Güzel Şahitlik

Katâde (ra) mücadele heyecanını hiçbir zaman kaybetmemiştir. Allah Resûlü’nden (sav) sonra Ebu Bekir’in ve Ömer’in (r.anhuma) yanında saf tutmuş, ortaya büyük bir mücadele koymuştur. At sırtında bir ömür geçirmiş, altmış beş yıllık hayatını iman ve cihadla doldurmuştur. Takvimler Hicri 23 yılını gösterdiğinde rıhlesini tamamlamış, Nebi’nin (sav) şehrinde Rabbine doğru yol almıştır:

“Katâde ibni Nu’mân, Hicri 23 yılında, altmış beş yaşındayken vefat etti. Ömer ibni Hattab, Medine’de onun cenaze namazını kıldırdı. Allah ona rahmet eylesin. Kabrine de onun anne bir kardeşi olan Ebu Said el-Hudri ile Muhammed ibni Mesleme ve el-Hâris ibni Hazeme inmişlerdir.”[12]

Dönemin halifesi onun cenaze namazını kıldırmış, sahabenin büyükleri onu kabrine indirmişlerdir. Böylece ardında pirüpak bir şahitlik bırakmıştır. En hayırlı nesil, onun faziletine tanıklık etmiştir. Umulur ki onların duaları cennet ehli olmasına vesile olur:

“Bir Müslim ölür de cenaze namazını Allah’a şirk koşmayan kırk kişi kılarsa muhakkak Allah onların duasını kabul eder.”[13]

Katâde’yi (ra) hayırla yâd edenler yalnız Ömer (ra) ve diğer sahabiler değildir. Ardında o kadar güzel bir nam bırakmıştır ki yıllar boyunca kendisinden sonraki nesiller tarafından da hayırla anılmıştır. Örneğin, Ömer’in torunu Ömer (rh), bakın onu ne güzel anmıştır:

Ebi Ma’şer el-Medenî’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Ebu Bekir ibni Muhammed ibni Amr ibni Hazm -kendisi Katâde ibni Nu’mân’ın torunlarından biridir- Medine ehlinin şiirlerinin bulunduğu bir divanla Ömer ibni Abdülaziz’in (rh) ziyaretine gitti.

Yanına varınca Ömer ibni Abdülaziz, ‘Bu adam kim?’ dedi.

Adam (şiirle karşılık vererek) dedi ki:

‘Ben gözü yanağına aktığında

Mustafa’nın eliyle en güzel şekilde yerine konulanın oğluyum

O göz ki ilk hâline döndü

Ne güzel bir göz! Ne güzel bir dönüş!’

Ömer ibni Abdülaziz, ‘İşte bize bir şeyi aracı koyanlar, bunun gibi şeyleri aracı koysunlar’[14] dedi ve (şiirle) şöyle karşılık verdi:

‘Bu ikramlar süt dolu kadehler değildir

İçine su karışmış sonra bevle dönmüş[15]

Sonra kendisine yakınlaşıp en güzel hediyeleri vermiştir.’ ”[16]

Bugün onların durduğu yerde duruyor ve ardında bıraktığı güzel örneklikten dolayı bizler de kendisini hayırla anıyoruz.

Selam olsun Katâde’ye. Allah kendisinden razı olsun…

 

[1]. Buhari, Kitâbu’l Meğâzî, 13. Bab başlığı, muallak olarak; Ahmed, 16214

[2]. Kitabü’t-Tabakati’l-Kebir, İbni Sa’d, 3/524; Hayâtu’s-Sahâbe, Mahmud El-Mısrî, s. 861; Hâkim, 5281

[3]. “Andolsun ki Nuh’u kavmine gönderdik. İçlerinde elli yıl eksik olarak bin yıl yaşadı. Onlar zalimlik yapmaya devam ederken tufan onları yakalayıverdi.” (29/Ankebût, 14)

[4]. Ebu Akil’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

           “Geceleyin iki sa’ (8 avuç) hurma mukabilinde sırtımda deriden iple su taşıdım. Onların birini, ihtiyaçlarını görmeleri için aileme bıraktım. Diğerini ise Resûlullah’a (sav) yakınlaşmak için getirdim.

           Yanına gelip bunu haber verince, ‘Onu sadaka mallarının arasına serp (at)’ buyurdu.

           Bazıları alay ettiler ve ‘Vallahi, Allah bu zavallının parasından müstağniydi.’ dediler.

           Bunun üzerine Allah (cc), ‘Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenleri var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir…’ ayetlerini (iki ayeti) indirdi.” (Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 33119)

[5]. “Kim temiz olan/helal maldan bir hurma kadar infak ederse Allah, onu sağ eliyle kabul eder. Sonra onu arttırır. Sizden birinin deve yavrusunu besleyip büyüttüğü gibi Allah, o küçücük sadakayı besler/büyütür/arttırır… Tâ ki Kıyamet Günü’nde dağ kadar oluncaya kadar.” (Buhari, 1410; Müslim, 1014)

[6]. Bazı rivayetlerde bu hadisenin Bedir Günü olduğu söylenmiştir. Ancak Uhud Günü olduğunun daha sahih olduğunu belirtmişlerdir. (bk. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, 3/1275; Üsdü’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s Sahabe, İbnü’l-Esîr, 4/370)

[7]. Kitabü’t-Tabakati‘l-Kebir, İbni Sa’d, 3/524

[8]. Siyeru A’lamin Nubela, Zehebi, Müessesetü’r-Risale, 2/333

[9]. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, 3/1275

[10]. Kitabü’t-Tabakati’l-Kebir, İbni Sa’d, 3/524

[11]. 9/Tevbe, 120

[12]. Kitabü’t-Tabakati’l-Kebir, İbni Sa’d, 3/524

[13]. Müslim, 948; Ebu Davud, 3170; İbni Mace, 1489

[14]. Hayâtu’s-Sahâbe, Mahmud El-Mısrî, s. 861

[15]. Yani verdiği hediyeler içine su karışmış süt gibi veya bevl gibi basit değersiz değildir.

[16]. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, 3/1275; El-Bidâye Ve‘n-Nihâye, İbni Kesir, İhyau’t Turas, 4/38