Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a; salât ve selam, O’nun Resûl’üne olsun.

Bedir zaferinin etkisi Medine içinde ve dışında oldukça yoğun bir şekilde görülüyordu. Bu savaşın bir dönüm noktası olduğunu çok iyi anlayan müşrikler yeni süreçte ne yapacaklarına dair bazı çalışmalar içindelerdi. Bu nedenle düzenledikleri birkaç baskınla Bedir zaferini gölgelemeye çalıştılar. Ancak sahabilerin, Peygamberimizin (sav) komutasında hızlı bir şekilde karar almaları ve bunları fiiliyata dökmeleriyle bu girişimler sonuçsuz kaldı.

Lakin çeşitli fitnelerle İslam toplumunun iç huzurunu bozmaya çalışan kişi ve topluluklar varlığını sürdürmeye devam etti. Sahabiler de bu kişilere suikastlar düzenlediler. Bunlardan ikisi Ka’b ibni Eşref ile Ebu Rafi’ydi. Bu zaman diliminde başka kişilere de suikastlar düzenlenmiş olsa da en meşhur olan ve kâfirlerin kalplerindeki korkuyu katbekat arttıran hadise, bu iki ismin öldürülmesi olmuştu.

Ka’b ibni Eşref Bedir zaferini öğrenince hayretini gizleyememiş ve şu sözler ağzından dökülmüştü:

“Adları geçen bu insanlar Arapların kralları, insanların da liderleri sayılırlar. Vallahi eğer Muhammed bu adamları öldürtmüşse o zaman yerin altı, üstünden daha hayırlıdır.”[1]

Daha sonra da Mekkelileri taziye için ziyaret etmiş ve orada onları Peygamberimize (sav) karşı kışkırtacak sözler söylemişti. Burada Ebu Sufyan ile arasında yaşanan diyalog oldukça ilginçtir:

“Ebu Sufyan ona, ‘Allah aşkına söylesene! Allah katında bizim dinimiz mi daha sevimli, yoksa Muhammed ile ashabının dini mi?’ dedi.

O da, ‘Sizin yolunuz onlarınkinden daha doğru.’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine şu ayetler indi: ‘Kendilerine Kitap’tan pay (ilim) verilen kimseleri görmedin mi? Onlar cibte ve tağuta iman ediyorlar ve kâfirler için: ‘Bunlar, müminlerden daha doğru bir yol üzeredir.’ diyorlar.’[2][3]

Ka’b ibni Eşref, Medine’ye döndüğünde diliyle Müslimlere ve Peygamberimize eziyet etmeyi sürdürünce Allah Resûlü (sav) ashabına, bu kişiye suikast düzenlemelerini emretti. Bu hadise siyer kaynaklarında şu şekilde geçmektedir:

“Resûlullah (sav), ‘Ka’b ibni Eşref’in hakkından kim gelecek? Çünkü o, Allah ve Resûl’üne eziyet etmiştir.’ buyurdu.

Bunu duyan Muhammed ibni Mesleme kalkarak, ‘Ya Resûlullah! Onu öldürmemi ister misin?’ dedi.

Nebi (sav), ‘Evet.’ buyurdu.

İbni Mesleme de, ‘Öyleyse önce ona bir şeyler söylememe müsaade et.’ dedi.

Nebi (sav) buna izin verdi.

Muhammed ibni Mesleme kalkıp Ka’b’ın yanına geldi ve ‘Şu adam bizden zekâtları vermemizi istiyor. Böylece bizi büyük bir maddi sıkıntıya soktu. Ben sana, bana borç veresin diye geldim.’ dedi.

Ka’b da, ‘Hem başka şeyler de istiyor. Vallahi usandırıp bıktırıyor.’ dedi.

İbni Mesleme de, ‘Biz bir kere ona uymuş bulunduk. Artık onun durumu tamamen açığa çıkıncaya kadar onu bırakıvermek de istemiyoruz. Şimdi senden bize bir veya iki vesak (ölçek) miktarında hurma vermeni istiyoruz.’ dedi.

Bunun üzerine Ka’b ibni Eşref, ‘Peki, ama verdiğim hurmaya karşı bana bir rehin vereceksiniz.’ dedi.

Muhammed ibni Mesleme ve arkadaşları, ‘Peki, sana rehin olarak ne vermemizi istiyorsun?’ dediler.

O da, ‘Kadınlarınızı rehin verin.’ dedi.

Bunun üzerine, ‘Sana kadınlarımızı nasıl rehin verebiliriz? Sen Arapların en yakışıklısısın!’ dediler.

Ka’b, ‘Öyleyse çocuklarınızı bana rehin verin.’ dedi.

‘Sana çocukları nasıl rehin verelim? Onlara, bir iki vesak hurma için rehin alındılar diye leke sürülür. Bu da bize utanç olur. Sana silahları rehin olarak verelim.’ dediler ve ona silahları getireceklerine dair söz verdiler.

Gece olunca Muhammed ibni Mesleme ona geldi. Yanında Ka’b’ın süt kardeşi olan Ebu Naile vardı. Onları kaleye davet etti. Kendisi de yanlarına indi.

Ka’b’a karısı, ‘Gecenin bu saatinde nereye çıkıyorsun?’ deyince o, ‘Bu gelen Muhammed ibni Mesleme ile kardeşim Ebu Naile’den başkası değil.’ dedi.

Böylece Muhammed ibni Mesleme ile yanında Ebu Abs ibni Cebr, Haris ibni Evs ve Abbâd ibni Bişr’i içeri aldı.

Muhammed ibni Mesleme onlara önceden, ‘Ka’b yanımıza gelince ben onun saçlarından tutup koklayacağım, sonra siz de koklarsınız. Onun başını tuttuğumu gördüğünüz zaman siz atılıp boynunu vurun.’ diye tembih etmişti.

Ka’b elbiselerini giyinmiş olarak geldi, üzerinden esans kokuları geliyordu.

Muhammed ibni Mesleme, Ka’b’a, ‘Bugünkü gibi güzel kokan bir koku koklamamıştım.’ dedi.

Ka’b da, ‘Arapların en mükemmel, en güzel kokulu kızı benim hanımım.’ deyince Mesleme, ‘Müsaade eder misin başını bir koklasam?’ dedi.

O, ‘Evet.’ deyince önce kokladı, sonra da arkadaşlarına koklattı.

Sonra, ‘Bir daha koklayabilir miyim?’ dedi.

(Ka’b,) ‘Evet.’ deyince onun başını kavradı ve arkadaşlarına, ‘Haydi!’ dedi.

Onlar da kılıçla vurup öldürdüler. Sonra gelip Nebi’ye (sav) haber verdiler.”[4]

Allah Resûlü’nün (sav) başta Ka’b ibni Eşref olmak üzere suikast düzenlediği tüm müşriklerin ortak bir özelliği vardı: Dilleriyle Müslimlere, en önemlisi de Peygamberimize eziyet etmek. Bunu bazen şiirleriyle bazen de ortamlardaki kışkırtıcı cümleleriyle yapıyorlardı. İslam’ın karşısında kılıç kalkanla mücadele eden ve savaş meydanlarında nam salmış müşriklere bu tarz girişimlerde bulunmayıp böyle şair gibi kişilere suikast düzenlenmesi Peygamberimizin özel bir uygulamasıydı.

Öncelikle şu hususu belirtmekte fayda vardır ki Allah (cc) bilhassa Ehl-i Kitap’tan olan müşriklerin, dilleriyle eziyet edeceklerini müminlere haber vermiş ve onlarla mücadele yolunu da anlatmıştır:

“Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda sınanacaksınız. Yine andolsun ki, sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden size çokça eza verecek sözler işiteceksiniz. Şayet sabreder ve korkup sakınırsanız hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.”[5]

“Hak kendilerine açığa çıktıktan sonra Ehl-i Kitap’tan birçoğu, benliklerinde yer etmiş kıskançlık nedeniyle sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek istediler. Allah bu konuda hükmünü verinceye dek onları affedin, onları hoş görüp (yaptıklarını) görmezden gelin. Şüphesiz Allah her şeye kadîrdir.”[6]

Çözüm yolu olarak zikredilen affetme ve görmezden gelme metodu, Peygamberimizin (sav) uyguladığı genel bir stratejiydi. Peygamberimiz onlara nasihatlerde bulunuyor ve yaptıklarının yanlışlığını anlatıyordu. Ancak bu sürecin bazı istisnaları yaşandı. Bilhassa dilleriyle eziyet edip de toplum nezdinde statüleri olan bazı kişiler İslam aleyhine konuştuklarında kalplere etki ediyordu. Savaş meydanında kâfir bir savaşçının verebileceği zarar, en fazla birkaç müminin şehit edilmesidir; fakat bu şairlerin yaptıkları, sinelerde yer ediyor ve fitneye sebep oluyordu. Bu ise çok daha büyük bir zarardır. Bu sebeple Peygamberimiz, 120 yaşına gelmiş olan Ebu Rafi gibi bir müşrike suikast emrini verdi. Bundan sebep savaşta bile öldürülmesi yasak olan kadınlar, dilleriyle eziyete başlayınca bu emirle muhatap oldular...

Ka’b ibni Eşref bir Yahudi’ydi ve bu süreçte suikastla öldürülenlerin çoğu da Ehl-i Kitab’a mensuptu. Yahudilerle, Medine’ye hicretinin hemen sonrasında bir sözleşme imzalayan Peygamberimiz (sav), onların bu sözleşmeyi ihlal ettiğini defalarca görmesine rağmen onları sadece uyarmakla yetindi ve bir siyaset gözetti. Var olan Yahudi topluluklarını parça parça Medine’den çıkarttı. Başından beri asıl hedef buydu. Ancak uygun bir zemin beklendi. Maslahat mefsedet dengesi hesap edilerek hareket edildi.

Yapılan suikastlar da aslında bu siyasetin bir parçasıydı. Yahudiler, yaptıkları kışkırtmalarla kendi hâline bırakılacak bir topluluk değildi. Ancak toptan bir savaşa girişilmesi de mümkün değildi. O yüzden Allah Resûlü (sav) bu suikastlarla gerekli mesajı vermiş oluyordu. Hem bu suikastlar üstlenilmiyor hem de bu kişilerin, dilleriyle İslam’a eziyet ettikleri, Yahudilerin ileri gelenlerine defalarca bildirilmesine rağmen bir sonuç alınamadığı için sorumluluk doğmuyordu.

Suikastlarla verilen mesajlar gerçekten çok kuvvetliydi. Ka’b ibni Eşref gibi toplumun ileri gelenlerinden birini en korunaklı kalelerinde, kendi evlerinde vurmak; öldürülmelerinden daha fazla etki bırakmıştı.

Bu etkinin oluşmasını sağlayan bir diğer etken ise böyle bir meselenin hiç gündemde dahi olmamasıydı. Allah Resûlü (sav), istihbaratı sayesinde Mekke’den Medine’ye baskın için çıkacak topluluğun haberini, onlar daha Mekke’den ayrılmadan alırken, Yahudiler birçok kimsenin ortasında konuşulan ve kararlaştırılan bu suikastlardan haberdar olamıyorlardı. Bu da sır mefhumunun sahabe arasında nasıl net bir şekilde  yerleştiğini bizlere göstermektedir.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

[1]. İbni İshak, Es-Sire, s. 297; İbni Hişam, 3/13; Delâil, Beyhaki, 3/189-190; Taberi, Tarih, 2/52

[2]. 4/Nîsa, 51

[3]. Delâil, Beyhaki, 3/190

[4]. Buhari, 64; Müslim, 1801

[5]. 3/Âl-i İmran, 186

[6]. 2/Bakara, 109