Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a; salât ve selam, O’nun Resûl’üne olsun.

Bedir zaferinin etkisi, Medine içinde ve dışında oldukça yoğun bir şekilde görülüyordu. Bu savaşın bir dönüm noktası olduğunu çok iyi anlayan müşrikler yeni süreçte ne yapacaklarına dair bazı çalışmalar içindelerdi. Bu nedenle düzenledikleri birkaç baskınla Bedir zaferini gölgelemeye çalıştılar. Ancak sahabilerin Peygamberimizin (sav) komutasında hızlı bir şekilde karar almaları ve bunları fiiliyata dökmeleriyle bu girişimler sonuçsuz kaldı.

Lakin çeşitli fitnelerle İslam toplumunun iç huzurunu bozmaya çalışan kişi ve topluluklar olmaya devam etti. Sahabiler de bu kişilere suikastlar düzenlediler. Bunlardan ikisi Ka’b ibni Eşref ile Ebu Rafi’ydi. Aslında başka kişilere de suikastlar düzenlenmiş olsa da en meşhur olan ve kâfirlerin kalplerindeki korkuyu katbekat arttıran hadise, bu iki ismin öldürülmesi olmuştu:

“Ka’b ibni Eşref’i Evs Kabilesi’nden sahabiler öldürünce Hazrecliler şöyle dediler: ‘Allah’a yemin ederiz, Resûlullah’ın katında onlar bizden ileri geçmemelidir.’

Bunun üzerine Ebu Rafi’yi öldürmek için Resûlullah’tan (sav) izin istediler.

Bera ibni Azib (ra) şöyle dedi: ‘Resûlullah (sav) Ensar’dan birtakım kimseleri, Yahudi olan Ebu Rafi’yi öldürmeleri için gönderdi. Bunlar da Abdullah ibni Atik’i (ra) emir yaptı. Ebu Rafi’, Resûlullah’a (sav) eza eder ve Resûlullah’ın (sav) aleyhindeki hareketlere malca da yardım ederdi. Bu zengin Yahudi, Hicaz toprağında kendisine ait kuvvetlendirilmiş bir kalede otururdu. Abdullah ibni Atik ile arkadaşları kaleye yaklaştıklarında güneş batmıştı. Oranın insanları deve, sığır, koyun gibi hayvanlarıyla meradan dönmüşlerdi.

Bu durum üzerine, Abdullah ibni Atik (ra) arkadaşlarına şöyle dedi: ‘Siz yerinizde oturunuz, ben gidip duruma bakayım, Ebu Rafi’nin kalesine gideyim ve kale kapıcılarına da nezakette bulunayım. Bu suretle kaleye girebileceğimi sanırım.’

Kale halkı kendilerine ait bir eşeği kaybetmişlerdi. Kaledekiler alaca karanlıkta dışarı çıktılar ve o eşeği arıyorlardı.

Abdullah ibni Atik bundan sonrasını şöyle anlatır: ‘Kalenin kapısına doğru yürüdüm. Nihayet kapıya yaklaştım ve tanınmaktan da endişe ettim! Sonra kendimi saklamak üzere elbiseme büründüm. Sanki bir ihtiyacımı gideriyordum. Artık insanlar tamamıyla kaleye girmişti.

Tam bu sırada kalenin kapıcısı bana şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın kulu! Kaleye girmek istersen hemen gir! Zira ben kapıyı kapatmak istiyorum!’

Ben de hemen kaleye girdim ve eşek ahırına gizlendim. İnsanların kaleye girmesi üzerine kapıcı kapıyı kilitledi ve anahtarları da bir direğe astı. Sonra insanlar kalenin içindeki evlerine döndüler. Sesler kesilip de hiçbir hareket işitmez olunca, ben de gizlendiğim yerden dışarı çıktım ve hemen anahtarlara doğru yürüdüm. Sonra anahtarları alıp kapıyı açtım. Ebu Rafi’nin yanında akşamdan sonra gece sohbeti yapılırdı ve bu sohbet de kalenin üst katlarında olurdu. Gece sohbeti sona erip, dostları Ebu Rafi’nin yanından dağılınca, ben de hemen yanına çıktım ve her kapıyı açtıkça iç tarafından da kapıyı kilitliyordum. Düşündüm ki, eğer Ebu Rafi’nin adamları beni anlarlarsa onu öldürünceye kadar bu iyi fırsatı bana bırakmazlar! Bu suretle Ebu Rafi’nin yattığı odaya kadar vardım. Ebu Rafi’ karanlık bir oda içinde, ailesinin arasında yatmıştı. Ama Ebu Rafi’nin odanın neresinde olduğunu kestiremedim.

Anlamak için, ‘Ya Ebu Rafi’!’ diye seslendim.

Ebu Rafi’ de, ‘Kim o?’ diye cevap verdi.

Ben de hemen sesin geldiği tarafa yaklaştım ve kılıcımla ilk darbeyi vurdum! Fakat dehşet içindeydim ve bir şey de göremedim! Ebu Rafi’ haykırdı! Ben hemen odadan dışarı çıktım ve kısa bir zaman bekledim.

Sonra tekrar odaya daldım ve sesimi değiştirerek, ‘Bu feryat da nedir ya Ebu Rafi’?’ dedim.

Ebu Rafi’ de, ‘Anan cehenneme gitsin! Sen seslenmeden önce birisi yanıma girip beni oda içinde kılıçla vurdu.’ dedi.

Bunun üzerine ben ona bir darbe daha vurdum, iyice yaraladım. Fakat yine öldüremedim. Sonra kılıcın keskin ucunu onun karnına bastırdım. Nihayet Ebu Rafi’ arkasına devrildi. Onu sırtı üzerine yatmış gördüm. Hemen kılıcımı karnının içine soktum, sonra üzerinde tersine çevirdim, nihayet kemiğin sesini işittim. Sonra dehşetle dışarı çıktım. Bu defa onu öldürdüğümü anladım ve hemen kapıları birer birer açmaya başladım. Bu suretle kalenin merdiveninin son basamağına varmıştım. Burada yere ulaştığımı sanarak ayağımı yere attım. Meğerki daha sona gelmemişim. Mehtaplı bir gecede merdivenden aşağıya düştüm. Bacağım kırıldı!

Hemen bir sargıyla bu kırığı sardım, sonra kapının önüne oturdum ve kendi kendime, ‘Ebu Rafi’yi öldürüp öldürmediğimi iyice öğreninceye kadar bu gece kaleden dışarı çıkmam.’ dedim.

Nihayet horoz ötmeye başlayınca, ölü ilancısı kalenin surunun üstüne çıktı ve, ‘Hicaz ahalisinin taciri, Ebu Rafi’nin ölümünü bildiririm.’ diye ilan etti.

Bunun üzerine ben de bir ayak üzerinde sekerek arkadaşlarımın yanına gittim ve onlara şöyle dedim: ‘Sizler gidiniz ve Resûlullah’a sevinçli haberi bildiriniz! Allah (cc), Ebu Rafi’yi öldürdü.’

Nihayet Resûlullah’ın (sav) huzuruna vardım ve olan biten her şeyi anlattım.

Ayağımın kırıldığını duyunca, Resûlullah (sav) bana şöyle buyurdu: ‘Ayağını bana uzat.’

Ben de hemen ayağımı uzattım ve Resûlullah da (sav) ayağımı eliyle sıvazladı. Sanki ayağımdan hiç ağrı duymamışa döndüm.’ ’ ”[1]

Hadis kaynaklarında yer alan bu suikast hadisesinde dikkatimizi çeken ilk husus, sahabenin salih amel noktasında nasıl da birbirleriyle yarıştıklarıdır. Bu insanlar cahiliyelerinde birbirleriyle rekabet ediyor ve hep en önde olmak istiyorlardı. İslam olduktan sonra bu hırslarını hayra yönlendirdiler.

Bu sadece Evs ve Hazrec ile ilgili bir durum değildir. Sahabenin genelinde bu ahlakın olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden de başkalarının bir adım önüne geçmek için Peygamberimize sürekli olarak “En hayırlı/güzel amel nedir, bizi cennete götürecek ameller nelerdir?” gibi sorular soruyorlardı. Örneğin, fakir sahabilerin Peygamberimizle olan şu diyalogları oldukça dikkat çekicidir:

“Ebu Hureyre (ra) şöyle dedi: ‘Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslimlerin fakirleri Resûlullah’a gelerek, ‘Varlıklı Müslimler cennetin yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler.’ dediler.

O zaman Peygamberimiz (sav), ‘Hayrola! Onlar ne yaptılar ki?’ diye sordu.

Fakir muhacirler, ‘Bizim kıldığımız namazı onlar da kılıyorlar. Tuttuğumuz oruçları onlar da tutuyorlar. Üstelik onlar sadaka veriyorlar, biz veremiyoruz. Köle azat ediyorlar, biz edemiyoruz.’ dediler.

Resûlullah (sav), onlara, ‘Sizden önde gidenlere yetişebileceğiniz, sizden sonra gelenleri geçebileceğiniz, sizin yaptığınızı yapanlar dışında herkesten üstün olacağınız bir şeyi haber vereyim mi?’ diye sordu.

‘Evet, söyle ya Resûlullah!’ dediler.

Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: ‘Her farz namazın peşinden otuz üçer defa, ‘Subhanallah, Elhamdulillah, Allahu Ekber,’ dersiniz.’

Birkaç gün sonra fakir muhacirler Resûlullah’a (sav) tekrar gelerek, ‘Zengin kardeşlerimiz bizim yaptığımız tesbihleri duymuşlar. Aynını onlar da yapıyorlar.’ dediler.

Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Ne yapalım! Artık bu, Allah’ın bir lütfudur; Allah lütfunu dilediğine verir.’ ’ ”[2]

Diğer bir noktaysa İslam toplumunun dertleriyle dertlenme ve çözüm üretme uğraşlarıdır. Sahabe şu şekilde düşünebilirdi: “Şayet Ebu Rafi’ ile ilgili bir şey yapılması gerekiyorsa bunu zaten Peygamberimiz söyler.” Ama onlar bunu yapmadı. Bir sorun olduğunu gördüler, dili ve malıyla İslam toplumuna zarar veren bir fitnecinin varlığına şahitlik ettiler ve çözüm için de Peygamberimize gelip önerilerini sundular. Bu dönemde yaşanan başka suikastlarda, bizzat bu ameli işledikten sonra Peygamberimize sadece haber verildiğine dair örnekler de mevcuttur.

Şayet İslam toplumunda yaşıyorsak topluma karşı, küfür toplumunda yaşıyorsak hizmet ettiğimiz İslami cemaatlere karşı sorumluluklarımız vardır. Bu sorumluluklarımızı bize hatırlatan kişilerin olması güzeldir. Ancak biz toplumu/cemaati aile, kendimizi de ailenin bir bireyi gibi görmezsek bu sorunları fark etmemiz de çözüm üretmemiz de mümkün değildir. Sadece bizlere bu hassasiyet hatırlatıldığında bir süre yol alır, sonra eski durağanlığımıza geri döneriz.

Yine bu kıssada sahabenin Peygamberimize verdiği sözü yerine getirmek için gösterdiği azami çabayı görüyoruz. Bu öyle bir çaba ki kendi canını dikkate bile almıyor. Arkasından kapıları kilitleye kilitleye yukarı çıkıyor. Gaye, yakalanmadan önce Peygamberimizin verdiği emri yerine getirebilmek.

Peki, bu kadar çaba gösteren, kendi canından vazgeçen, üstlendiği ameli düzgün bir şekilde yapıp yapmadığını bizzat duyabilmek için kendini tehlikeye atan bu sahabi son olarak ne diyor?

“Sizler gidiniz ve Resûlullah’a (sav) sevinçli haberi bildiriniz! Allah (cc), Ebu Rafi’yi öldürdü.”

Ameli asla kendisine nispet etmiyor. Ortaya koyduğu fedakârlığın büyüklüğünü, zikretmeye değer görmüyor. Ne yazık ki bugün tam tersi bir hâl var. Yapılan amel küçük, ama sahibinin o amel üzerinden propagandası büyük. Olması gereken ise tüm güzellikleri Allah’a (cc), kötülükleriyse kendi nefsine nispet etmek.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

[1]. Buhari, 3783, 3785

[2]. Buhari, 155; Müslim, 142