Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Kıymetli Kardeşim,

Kimin için yaşıyor ve kimin için ölüyorsun? Vatan, bayrak, toprak, örf, aşiret, aile, para veya sevdiğin bir kadın için mi? Bunlar için yaşar ve ölürsen kazancın ne olacak? Bunlar adına yaşayıp bunlar adına ölmek için, karşılığında büyük bir kurtuluş olması gerekmez mi? Çünkü insanın elindeki en değerli nimetlerden birisi hayatıdır/canıdır. Can ise ancak önemli ve büyük mükâfatlar için feda edilebilir.

Yaşamını ve ölümünü kendisine feda edecek kadar senin yanında en değerli, en önemli kişi kimdir? İşte bu sorunun cevabı iman meselesidir. Çünkü insan, kimin için yaşıyor ve kimin için ölüyorsa onu Rabb edinmiş olur. Bundan dolayıdır ki insan sadece Allah için yaşamalı ve Allah için ölmelidir. Tabii ki bunun da gerçekleşebilmesi için insanın hayatında Allah’ın ve şiarlarının önemli olması gerekir. Aksi durumda ise insan, Allah (cc) için yaşayıp ölmediği gibi, kendisi için yaşayıp öleceği insanlar, maddeler, merciler, ideolojiler bulacaktır.

Günümüzde olduğu üzere, insanlar vatan, bayrak, millet, toprak, para, kadın… için yaşayıp ölüyor. Ve bu, eğitim müfredatlarıyla çocuklara, gençlere aşılanıyor. Sonuç olarak, Allah’ın verdiği hayatı, Allah’tan başkası için yaşayan, “Önce vatan, millet.” diyen ve bunun için ölen toplumlar ortaya çıkıyor. Bu, Rabbimizin bizlerden isteği değildir. Peki, Allah’ın bizden istediği nedir? Kimin için yaşamalı ve kimin için ölmeliyiz? Gelin, Rabbimizin bu hususta bizden ne istediğine ayet üzerinden bakalım:

“De ki: ‘Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilkiyim.’ ”[1]

Namazı neden Allah’a kılıyoruz? Kurbanı neden Allah’a kesiyoruz? Bu ibadetlerin kendisine yapılmasını hak eden tek ilah, Allah (cc) olduğu için, değil mi? Çünkü gökyüzünü ve yeryüzünü yaratan, kullarına hesapsız ve karşılıksız nimetler veren, zorda, darda kalmışlara genişlik veren, sıkıntılarını gideren, hasta olanlara şifa veren, Allah’tır. Güç ve kuvvet sahibi olan, bütün kâinatı nizam içerisinde devam ettiren, dünyanın ve ahiretin sahibi, Allah’tır. Bundan dolayı namazımızı ve kurban ibadetimizi Allah’a yapıyoruz.

Peki, neden yaşamımızı ve ölümümüzü Allah için gerçekleştirmiyoruz? Kendisi için yaşayıp öldüğün kadını, parayı, vatanı, bayrağı, örfü ve aşireti yaratan ve sana bütün nimetleri lütfeden, Allah değil midir? Rabbimizin verdiği bu nimetlere karşılık şükrümüz, ona ortak koşarak mı olmalı? Hayatı sana kim veriyorsa ancak onun için yaşayabilir ve onun için ölebilirsin. Aksi durumda ise kişi Rabbine karşı müşrik, nankör olmuş olur.

Aziz Kardeşim,

Konumuza ışık tutacak, yukarıda zikrettiğimiz ayete tefsir bağlamında, rahmet parıltılarından bir hadisle devam edelim ve hadisin üzerinde detaylıca duralım:

“Ebu Musa El-Eş’ari aktarıyor: ‘Allah Resûlü’ne, cesaretini sergilemek, vatanını/milletini korumak ve gösteriş yapmak için savaşanlardan hangisinin Allah yolunda savaştığı soruldu.’

O, ‘Kim, Allah’ın kelimesi yüce olsun diye savaşırsa o, Allah yolunda savaşmıştır.’ buyurdu.”[2]

Sahabenin -Allah onlardan razı olsun- bu sorusu, günümüzde çokça ihtiyaç duyulan sorulardan bir tanesidir. Resûlullah (sav) suale, öz bir şekilde “Sadece Allah’ın kelimesi yüce olsun diye savaşan, Allah yolunda savaşmış olur.” diye cevap veriyor. Yani kul, sadece Allah’ın kelimesi, dini, Kitab’ı, sünneti, yeryüzünde en yüce olsun, yeryüzüne hâkim olsun diye yaşar ve ölür. Çünkü gökte de yerde de üstün olan İslam’dır. İşte bunun uğruna ölürse o zaman insan, şehit diye isimlendirilir. Aksi durumda bu kişi şehit diye isimlendirilemez.

İslam’a savaş ilan etmiş, Allah’ın haram kıldığına helal, helal kıldığına haram diyen, İslam karşıtı demokrasiyi, laikliği korumak için canını vermiş birine nasıl şehit diyeceksin? Allah’ın dini için mücadele etmeyen, tam aksine Allah’a kafa kaldırmış, Allah demekten nefret edip onun yerine Tanrı diye söylettiren ordularda ölenler şehit midir? Zina evlerinin önünde nöbet tutarken ölen adama şehit deyip, nasıl cenaze namazını kılacaksın? Bu insanlar, tağutun yolunda ölmüş ve Allah’a karşı kâfir olmuşlardır:

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler ise tağutun yolunda savaşırlar. (Öyleyse) şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi pek zayıftır.”[3]

Kavmiyetçilik/Milliyetçilik İçin Yaşamak ve Ölmek

Bugün dünya düzenini ifsad eden aristokrat kesim, insanları Kürt, Türk; zengin, fakir; güçlü, güçsüz; diplomalı, diplomasız; laik, dinci şeklinde parçalara ayırdı. Daha sonra milliyetçilik, ırkçılık ve gösteriş bayrağını çekti. İnsanları batıl ve boş olan şeyler uğruna birbirleriyle karşı karşıya getirip savaştırdı. Kürt’e, “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözünü ezberlettirdi ve söylettirdi. Kürtler, Türklerin yaptıklarının sonucunda Türklere düşman kesildi.

Avrupa’da ise beyaz, siyah şeklinde insanlar sınıflandırıldı. Beyazlar, siyahlardan daha üstün tutuldu. Böylelikle her fırsatta beyazlar, siyahları ezdi ve toplumdan dışladı. Bu kavmiyetçilik sonucunda beyaz, siyah birbirine düşman kesildi. Hâlen bu savaşın sürdüğünü görmekteyiz.

Bu gündemlerin sonucunda toplumun küçüğünün, büyüğünün damarlarına kadar aşılanan ırkçılık, milliyetçilik yerleşmiş oldu. Ve bu ahlaka sahip olan insanlar, kendi ırkından olanı kabul edip, diğerlerine yaşam hakkını kabul etmedi. “Yallah Arabistan’a” veya “Yallah Kandil’e” demeye başladı. Bu nasıl bir insanlıktır? Dünyayı yaratan, ona hükmeden sen misin? Hani özgürlük vardı?

Oysa üstünlük Allah katında ırk, renk, dil ile değildir. Bilakis takva iledir:

“Ey insanlar! Şüphesiz ki sizleri bir erkek ve dişiden yarattık. Karşılıklı olarak tanışıp kaynaşmanız için sizleri halklara ve kabilelere ayırdık. Gerçek şu ki Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi bilen) Alîm, (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir.”[4]

Biraz da Peygamberimizin (sav) ırkçılığa, kavmiyetçiliğe karşı tutumuna ve muamelesine bakalım:

“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen bizden değildir.”[5]

“İslam, cahiliyeden kalan kavmiyetçiliği ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır.”[6]

Allah Resûlü Dönemi’nde sahabiler arasında cahiliyeden kalma ırkçılık duyguları ara ara nüksediyordu. Peygamberimiz kavmiyetçilik söylemi ve muamelesini gördüğünde hemen sahabesini uyarıyor, bu davranışın cahiliye davranışı olduğunu söylüyordu. Çünkü Arap insanının yıllardır kavgasını yaptığı, uğruna savaştığı, öldüğü ve öldürdüğü ırkçılık, kavmiyetçilik anlayışı vardı. Allah Resûlü (sav), sahabenin bu ahlaka dönme tedirginliği sebebiyle, konunun üzerinde hassasiyetle duruyordu.

Sahabe arasında gerçekleşen ırkçılık söylemlerine dair birkaç örnek verelim:

İlk Müslimlerden olan Bilal (ra), Habeşli siyah bir köleydi. Bir gün Bilal ve Ebu Zerr tartışmış, bu esnada Ebu Zerr, siyahi olan annesinden dolayı Bilal’i ayıplamıştı. Buna çok içerleyen Bilal de Allah Resûlü’ne gidip durumu haber vermişti.

Ebu Zerr’in bu davranışında cahiliye zihniyetinin izlerini fark eden Peygamberimiz, onu gördüğünde şöyle uyarmıştı: “Ebu Zerr! Onu annesinden dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen, kendisinde hâlâ cahiliye (den izler) bulunan bir kimsesin.”[7]

Başka bir örnek de Benî Mustalık Gazvesi’nde, sahabe arasında yaşanan olaydır. Biri Ensar’dan biri Muhacirlerden iki genç kavga etmiş, sonrasında her iki taraf, “Yetişin, ey Muhacirler!” ve “Yetişin, ey Ensar!” şeklinde bağırmaya başlamışlardı. Allah Resûlü (sav), olayı duyduğunda, “Bu cahiliye çağrıları da nedir?” diyerek bu ayrılıkçı hareketlere tepki göstermişti.

Sonrasında da onlara kayıtsız şartsız kabileye itaati, onu savunmayı ve kabile taassubunu değil de İslam kardeşliğini tavsiye eden şu sözleri söyledi: “Kişi zalim de olsa, mazlum da olsa din kardeşine yardım etsin. Eğer kardeşi zalimse, onu engellesin. Çünkü zalimi yaptığı işten döndürmek ona yapılacak bir yardımdır. Eğer mazlum ise ona yardım etsin!”[8]

Riya/Gösteriş İçin Yaşamak ve Ölmek

İnsanın nefsine hoş gelen, hatta nefsini en güzel tatmin ettiği duygusu riyadır. Riya, insanoğlunun hoşuna gitse de Allah (cc) katında küçük şirktir. Çünkü riyanın temelinde, yapılan amelleri insan endeksli yapmak vardır.

Örneğin, riyakâr insanlar infak yapacağında, “Ne kadar çok infak yapıyor, cömert adam.” demelerinin beklentisi ve niyetini taşıyor. Veya İslam için hizmet yapıyor, günlerini feda ediyor, yoruluyor. Sonra “Ne kadar güzel hizmet ediyor, çok çabalıyor, fedakârlık yapıyor.” desinler diye insanların ortamında bu yaptıklarını sürekli anlatıyor veya ima ediyor. Dikkat edilirse riyanın temelinde, insan endeksli amel yapmayı görebiliriz.

Bunun zıddı olan ihlasa gelince, onun temelinde de amelleri sadece Allah (cc) için yapmak vardır. Olması gereken ve Rabbimizin kabul ettiği ameller de sadece O’nun rızası için yapılan amellerdir. Aksi takdirde gösteriş için yapılan her amel, salih olsa da Allah katında kabul değildir ve kişi bundan dolayı günahkârdır.

“Ameller zirve ameller olsa da riya olduğunda kabul edilmez.” mevzusuna örnek olması için hepimizin bildiği meşhur bir kıssayı hatırlatmak istiyorum:

“Kıyamet Günü hesabı ilk görülecek kişi, şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allah, ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder.

Allah, ‘Peki, bunlara karşılık ne yaptın?’ diye sorar.

‘Şehit düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim.’ diye cevap verir.

Allah, ‘Yalan söylüyorsun. Sen, ‘Babayiğit adam’ desinler diye savaştın, o da denildi.’ buyurur.

Sonra emrolunur, o kişi yüzüstü cehenneme atılır.

Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur‘ân okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah, ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder.

Ona da, ‘Peki, bu nimetlere karşılık ne yaptın?’ diye sorar.

‘İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızan için Kur’ân okudum.’ cevabını verir.

Allah, ‘Yalan söylüyorsun. Sen ‘Âlim’ desinler diye ilim öğrendin, ‘Ne güzel okuyor.’ desinler diye Kur’ân okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi.’ buyurur.

Sonra emrolunur o da yüzüstü cehenneme atılır.

Daha sonra Allah’ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah, verdiği nimetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve itiraf eder.

Allah, ‘Peki, ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın?’ buyurur.

‘Verilmesini sevdiğin, razı olduğun hiçbir yerden esirgemedim, sadece senin rızanı kazanmak için verdim, harcadım.’ der.

Allah, ‘Yalan söylüyorsun. Hâlbuki sen, bütün yaptıklarını, ‘Ne cömert adam’ desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi.’ buyurur.

Emrolunur, bu da yüzüstü cehenneme atılır.”[9]

Sonuç olarak şunu söylemek isterim: Şeytan, insanın ayağını kaydırmak için her yolu dener. Ancak bu tuzaklar içinde insanoğluna etki eden en tesirli tuzağı ise riyadır. Kalbini gösterişten arındırmamış hastalıklı kişiler, bu tuzağa daha fazla yakalanmaktadır. Bu nedenle önce kalbimizde gösteriş, kendini beğenme, riya duygularını temizleyip ihlası yerleştireceğiz, daha sonra da şeytanın bu tuzağına karşı uyanık olacağız.

Rabbim bizleri, Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye yaşayan ve ölen ihlaslı kullarından eylesin. Rabbim bizleri, riya, kibir gibi kötü hasletlerden muhafaza etsin. Bizleri salih ve kabul olunmuş amellere muvaffak kılsın. Allahumme âmin.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

Bir sonraki yazımızda görüşmek ümidiyle…

 

[1]. 6/En’âm, 162-163

[2]. Buhari, 2810

[3]. 4/Nisâ, 76

[4]. 49/Hucurât, 13

[5]. Ebu Davud, 5121

[6]. Buhari, 3518

[7]. Buhari, 30; Müslim, 1661

[8]. Müslim, 2584

[9]. Müslim, 1905