1. Bölüm

İslâm ile Müslümanlık kavramları, -birbirinden bağımsız- iki ayrı inanç kurumunu temsil ederler. Bunu, -çeşitli ilgi ve çağrışımlarla- birçok kez gündeme getirmiş idik. Aynı zamanda konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak için bu iki kavram arasındaki farkları önceki yazıda -özet olarak- sunmuş idik.[1] Buna rağmen Müslümanlığın İslâm ile yine de karıştırılabileceği olasıdır. Çünkü -yaklaşık bin yıllık geçmişi olan- bu tarihî bocalama tahminlerin çok üzerinde devasa bir sorundur. Zamanın akışı içinde kültürel çarpıklıkların birbirini üretmesiyle gittikçe katlanarak çığ gibi büyümüş olan bu sorun, -yüzyıllar boyunca- birçok siyasal ve sosyal soruna daha kaynaklık etmiştir. Bu iki kavramın asırlar boyu birbirine karıştırılmış olması, Müslümanlar arasında -son bin yıl boyunca- oldukça yıkıcı etkiler bırakmış, neden olduğu mezhep ve tarikat kavgaları nihayet günümüze kadar sarkarak ürkütücü sonuçlar doğurmuştur. Dolayısıyla bu konuda mukayeseli ve daha ayrıntılı açıklamalara ihtiyaç vardır.

Her şeyden önce şu gerçeği hatırlatmak gerekir ki; Müslümanlığı İslâm anlamında değerlendirmek, -üstelik genelleme yaparak- bugünkü Müslüman kalabalıkları “Müslimler” ya da “mü’minler” diye nitelemek mümkün değildir. “İslâm Ümmeti” tarifine uyan çok küçük bir topluluk elbette ki mevcuttur. Bu azınlığın varlığı, -kıyamet kopuncaya kadar da- kuşaklar boyu sürecektir. Bu ilgi ile vurgulamak gerekir ki; “Ümmetim dalâlet üzerinde ittifak etmez; -onun için- Sevâd-ı a’zama uyunuz.” meâlindeki zayıf hadise dayanarak Müslüman çoğunluğu “Sevâd-ı a’zam”[2] diye niteleyenler yanılırlar.

Ne büyük bir talihsizliktir ki –Müslümanlar tarafından ezildikleri ve yeryüzünün dört bir yanına serpiştirildikleri için hiçbir platformda dünyaya sesini duyuramayan- bu sâlih ve hayırlı mü’min azınlığın bir araya gelmesine izin verilmemektedir. Bununla birlikte, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnetin tanımladığı “ümmetin niteliklerine” baktığımızda, bugün İslâm coğrafyası üzerinde yaşayan çoğunluğun bu vasıflara sahip olmadığını açıkça görürüz. Örneğin Âl-i İmrân Sûresi’nin 110’uncu âyet-i kerîmesi İslâm ümmetini çok açık bir ifade ile tanımlamaktadır.[3] Ancak -aralarında mü’minlerin serpili olması nedeniyle topyekûn tekfir edilmeleri doğru olmasa da- Müslüman kalabalıklar, hiçbir şekilde bu tanıma uymamakta, dolayısıyla “İslâm Ümmeti” vasfını hak etmemektedirler. Bunun en güçlü kanıtı ise “İslâm İşbirliği Teşkilâtı” adı altındaki -şekilden ibaret, ruhsuz- örgütün varlığıdır![4]

Aşağıdaki karşılaştırmalar bu gerçeği su götürmez biçimde gözler önüne sermekte, sonuç olarak İslâm ile Müslümanlığın iki ayrı din olduklarını bir kez daha güçlü delillerle kanıtlamaktadır. Bu karşılaştırmalar, aşağıda iki ayrı bölüm olarak -ve olabildiğince özetlenerek- sunulacaktır.

I. “Müslüman” Kişilik ile “Müslim”[5] Kişilik Arasındaki Farklara İlişkin Ayrıntılar:

1. Türkiye’de marjinal grupların ve çeşitli çetelerin bütün üyeleri, Müslüman ailelerin çocuklarıdırlar. Çok hassas olmasa bile, bu amaçla özel surette icra edilmiş anketsel nabız yoklamalarında, bunlar arasında birinin, Müslim-mü’min ailelerden geldiği saptanamamıştır.

Örneğin:

Türkiye’de ve Ortadoğu’da alkol ve sigara üreticilerinin, kullanıcılarının ve satıcılarının büyük kısmı; uyuşturucu şebekeleri ile bağlantılı kişi ve çetelerin büyük bölümü; yolsuzluk, kaçakçılık, dolandırıcılık, kalpazanlık ve sahtecilik çetelerinin bütün üyeleri; LGBT topluluğunun[6] bütün mensupları; gıdaya hile karıştıranlar, doğayı tahrip edenler, suları kirletenler, insanlara ve hayvanlara bilinçli olarak eziyet edenler, faiz ve tefecilik sektörlerinin sahipleri, yöneticileri ve işletmecilerinin tamamı Müslüman ailelerden gelmektedirler. Bunların anne ve babaları arasında “Müslim” ve “mü’min” kimselerin bulunduğu, yani İslâm’ın bütünlüğüne inandığını açıklamış birinin var olduğu bilinmemektedir. Bu ilgiyle ilâve etmek gerekir ki Araplar, -gelenek olarak- “Müslim” ve “mü’min” olduklarını ikrar ederler; fakat bu ikrar genelde içtenlikten ve gerçeklilikten uzaktır.

Yakın geçmişte düzenlenen birçok miting ve protesto yürüyüşlerinde “kahrolsun şeriat”[7]diye slogan atan binlerce aktivist ve onları soğukkanlılıkla ve hiç tepki vermeden seyreden kalabalıkların hepsi Müslümandırlar. Bunlardan, bir tek kişinin bile kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımlayabileceğine inanmak imkânsızdır.

Yine yakın geçmişte İslâmî tesettüre ve İslâmî yaşam tarzına yasak koyanlar, ezanı Türkçeye çevirenler, Kur’ân öğretimini ve Kur’ân’ın dilini yasaklayanlar ve onların günümüzdeki uzantılarının tamamı Müslümandırlar. Bunlardan, bir tek kişinin bile kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımladığına ilişkin hiçbir kanıt mevcut değildir.

Yine yakın geçmişte “İslâmî tesettür” konusunu “türban yaygarası”na dönüştürenlerin tamamı Müslüman idiler. Bu grubun içinden de bir tek kişinin bile kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımladığı duyulmamıştır.

Kemalistler, -solcular ve sağcılar gibi- ideolojik grupların bireyleri, ayrıca ateistler, deistler ve tarikatçılar, Müslüman ailelerin çocuklarıdırlar. Şimdiye kadar bunlardan da birinin kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımladığına ilişkin hiçbir kanıt yoktur.

Çok nadir istisnalar hâriç, bu gruplardan hiçbir Müslümanın kendi ikrarıyla İslâm’a aidiyeti saptanamamıştır.

2. Türkiye’de ve Orta Doğu coğrafyasında terör örgütlerine angaje olmuş, şiddet kullanmış ve cinayetlere bulaşmış olanların büyük çoğunluğu Müslüman ailelerden gelmektedirler.

Örneğin:

PKK, DHKPC, İBDA-C, ERGENEKON, FETO ve HİZBULLAH terör örgütlerinin tüm üyeleri Müslüman aileler içinde yetişmişlerdir. Ne bu grupların içinden, ne de ailelerinden bir kişinin bile kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımladığı duyulmamıştır.

Mafya örgütlerinin bütün kurucuları ve üyeleri Müslümandırlar. Bunların, İslâm’ın bütünlüğüne inandıklarını kanıtlamak çok güçtür.

Etnik ayrım yaparak toplum’daki Kürtleri, Arapları, Lazları, Gürcüleri, Pontus dönmelerini ve Çerkezleri yok sayan[8]; PKK’yi ve Hizbullah’ı kurarak Kürtleri birbirine kırdırmak suretiyle Türkiye’deki demografik yapıyı değiştirmek isteyen “derin devlet” elemanlarının tamamı Müslümandırlar. Bunlardan, bir tek kişinin bile kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımladığına ilişkin hiçbir kanıt mevcut değildir.

İdeolojik faaliyetlerinden ırkçı oldukları anlaşılan ve “Ya Allah, bismillâh, Allahu ekber”; “ezan susmaz, bayrak inmez, vatan bölünmez” ve “şehitler ölmez” gibi sloganlar eşliğinde sık sık gösteriler düzenleyen militanlar, Müslüman olduklarını asla inkâr etmezler. Ancak bunlardan birinin, kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımlamış olduğu duyulmamıştır. Bunların sergilediği bu tür duygu sömürüsüne (İslâm terminolojisinde) “Telâub” adı verilir. İslâm’ın kutsal değerlerini ve bilimsel ölçülerini alaya almak anlamına gelir. Bu ise ırkçıların İslâm’la ilişkilerini sonlandıran nedenlerden biridir.

Yakın geçmişte işkence merkezlerinde on binlerce insanın büyük kısmını öldüren, bir kısmını da sakat bırakan JİTEM, GLADYO, KONTRGERİLLA ve benzeri derin yapıların kurucuları, ajanları ve uygulayıcıları Müslüman idiler. Bunlardan da birinin, kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımlamış olduğuna rastlanmamıştır.

Türkiye’de Askeri darbe düzenleyen kliklerin tüm üyeleri Müslüman idiler. Onlardan kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımlamış hiçbir kişi yoktur.

Son zamanlarda sayıları gittikçe artan “kobaycı doktorlar”ın, (yani insanları denek olarak kullanan) hekimlerin(?) -büyük ihtimalle- tamamı Müslüman ailelerin çocuklarıdırlar. Çoğunlukla gizli (Menzilci) Nakşbendî oldukları sanılan bu doktorlardan, birinin bile “Müslim” ve “mü’min” olduğuna ilişkin ikrarı tespit edilmemiştir.

3. Çıkar amaçlayarak dinî duyguları sömürmeyi meslek edinmiş olan ve bu niyetle tarikat ve cemaat kuranların ve bu tarikatlara girenlerin tamamı Müslümandırlar.

Örneğin;

Bunların elit tabakası İslâm terminolojisini bildiği için aralarından kimileri bazı münasebetlerle “Müslim” ve “mü’min” olduğunu söyler. Ancak gerçeklikten ve samimiyetten yoksun olan bu tür ikrarlar spekülasyondan öte bir değer ifade etmez.

Sünnet inkârcıları da Müslüman olmalarına rağmen -eğitimli oldukları için- aynı spekülatif ikrarla “Müslim” ve “mü’min” olduklarını zaman zaman söylerler. Ancak bu -beceri gösterisi- gerçekçi değildir.

Türkiyeli mezhepçi Hanefistlerin, Şafiistlerin, Caferîlerin ve Alevîlerin tamamı Müslümandırlar. Bu gruplardan bazı ilâhiyatçılar, İslâm akâidi konusunda birçok kitap da yazmışlardır. Ancak eserlerinde İslâm ile Müslümanlık arasındaki farklara hiç dokunmamışlardır. Bu davranışın bilinçli olduğuna büyük ihtimal vermek gerekir. Dolayısıyla bunların büyük bir dikkatle takiyye yaptıkları anlaşılmaktadır.

Ramazan ayını israf ve oburluk paranoyası haline getirmiş olan tüketim sömürüsünün bütün öncüleri, reklâmcıları ve onlara inanan kalabalıkların tamamı Müslümandırlar. İslâm’ın israf yasağına rağmen bu çılgınlığı bir dinsel yaşam tarzı olarak benimsemiş bulunan milyonlarca insanın “Müslim” ve “mü’min” olduklarını savunmak için bir gerekçe bulmak neredeyse imkânsızdır. Nitekim bunlardan birilerinin, bu yollu bir ikrarda bulunduğuna rastlanmamıştır.

Türkiye’de İslâm’a geçit vermemek için organize olmuş ilâhiyatçı akademisyenlerin büyük kısmı, bütün resmi din adamları, üfürükçüler, muskacılar, falcılar, büyücüler, medyumlar, Alevî dedeleri, tarikat şeyhleri ve tarikat propagandalarına kendilerini adamış olan binlerce mistik misyonerin tamamı Müslümandırlar. Bunları İslâm’la ilişkilendirmek gerçekle bağdaşmaz. Çünkü özellikle tarikat topluluklarının merkezlerinde İslâm’ın iman esaslarına -yani akaide ilişkin konulara- temas etmek âdeta yasaktır. Bu merkezlerden bazılarının bitişiğine şeklen konuşlandırılmış “medreselerde” okutulan akaid dersleri ise aslında tarikatı İslâm’la ilişkilendirmeye dönük çok eski bir takiyye geleneğidir. Çünkü esasen tasavvuf ve tarikatçılık, Şamano-Budist Müslümanlık ile sıkı irtibatlıdır. Özellikle Milli Türk Müslümanlığı, tasavvuf temeli üzerinde inşa edilmiş bir dindir. Dolayısıyla “Müslümanlık” görünürde bir din ise de temelde bir iman kurumuna dayanmamaktadır. Buna alternatif olarak, (tarîkatlar aracılığıyla) Müslümanlıkta kerâmet mitolojisi ve evliyalık kurumu tesis edilmiştir.[9]

Hakimiyetin (Allah’a değil) “kayıtsız şartsız halka ait olduğunu” her münasebette dile getiren siyasilerin tamamı Müslümandırlar. Bunlardan hemen hiç kimsenin kendini “Müslim” ve “mü’min” olarak tanımladığına ilişkin hiçbir ikrar tespit edilmemiştir. Oysa “ikrar”, imanın ispatı için kesinlikle şarttır. Bu bir yana, yakın geçmişte üst düzey bir devlet adamı, hiç çekinmeden ve çok açık bir ifade ile (TV ekranlarında) aynen şu ifadeleri kullanmıştı: “Kur’ân’ın ‘ahkâm âyeleri’ne göre dünya tanzim edilmemiştir. Gelin gene eski günlere dönelim diyorsanız, bu irticadır; dönemezsiniz”[10]

Biraz önce adları geçen grupların büyük kısmı kendi itirafları ile Müslüman olduklarını açıkça ifade ederler. Ancak bunlardan hiçbir kimse, bilinçli olarak “ben Müslimim” demez! Şu var ki, bu konu tartışıldığı zaman takiyye yaparak, “ben Müslimim” ya da “ben mü’minim” diyenlerin sayısı elbette çok olur.

 

[1]. bk. Feriduddin Aydın, “İslâm ile Müslümanlık Arasındaki Farklar Nelerdir?”; http://qolumnist.com/tr/2018/03/18/islam-ile-muslumanlik-arasindaki-farklar-nelerdir

[2]. Sevâd-ı a’zam: Büyük çoğunluk demektir. Yukarıdaki hadisin bugünkü Türkçe anlamı ise şudur:

“Ümmetim, yanlış üzerinde görüş birliğinde bulunmaz.” Bu sözlerin Muhammed’e (sav) ait olduğu kanıtlanamamıştır. Nitekim, İslâm’a bağlı topluluklar (ilk 35 yıl hariç), tarih boyunca sapkın düşünceler üzerinde sürekli görüş birliğinde bulunmuşlardır. Dahası var; bu kamplar, birbirine karşı kanlı savaşlar vermek suretiyle (adetâ aralarında yardımlaşarak) İslâm’ı, daha beşiğindeyken boğmuşlardır. Bu cinayetlerin örnekleri çoktur. Bunların en büyüklerinden biri de “Müslümanlık” faciasıdır.

[3]. Âyetin bir bölümünün meâli şöyledir: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.”

[4]. Aslında “Müslüman İşbirliği Teşkilâtı” şeklinde olması gereken bu isimde (İslâm) kelimesinin kullanılmış olması, -dehşet uyandıran- bir çelişkiler sarmalının sonucudur. Bunu şöyle ifşa etmek mümkündür: Arap dünyasında “Müslümanlık” ve “Müslüman” kelimeleri hiç kimse tarafından kullanılmamaktadır. Çünkü bu sözcükler hem Arapça olmadıkları, hem de Kur’ân-ı Kerîm’de yer almadıkları için Araplarca bilinmemektedir. Bu bir yana, “Müslümanlık Dini”nin, biri İran’da öbürü ise Türkiye’de iki farklı türünün bulunduğu hakkında Arap dünyası bugüne kadar hiçbir bilgiye sahip olamamıştır! (Tıpkı DAEŞ terör örgütüne, Türkiye’de “IŞİD” adının verildiğinden bu örgüt üyelerinin haberi olmadığı gibi…) Araplar ve diğer toplumlar, İran’daki dini, mezhep düzeyinde “Şîîlik الشيعة” olarak adlandırmaktadırlar. Oysa Şîîlik, İran’ın mecûsî kaynaklı “Moselmânîliği”nin -deyim yerindeyse- sadece vitrin adıdır. Türkiye’de de çoğunluğun, arkasına gizlendiği “Sünnîlik” de “Milli Türk Müslümanlığı’nın” vitrin adından başka bir şey değildir.

[5]. Bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır ki; Müslümanlık Dini’nin bağlısına “Müslüman”, İslâm Dini’nin bağlısına ise “Müslim” denir. Bu kavramların birbirine karıştırılmaması gerekir. Nitekim bu kavramlar yüzyıllar önce bir elit grup tarafından bilinçli olarak; geniş halk kitleleri tarafından ise bilinçsiz olarak birbirine karıştırıldığı için, günümüzde içinden çıkılamayacak korkunç bir din ve düşünce anarşisi yaşanmaktadır.

[6]. “LGBT topluluğu veya LGBT toplumu, lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender bireylerin meydana getirdiği gruplar.” Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/LGBT_toplulu%C4%9Fu

[7]. Şerîat: İslâm literatürünün en önemli terimlerinden biridir. İslâm’da hayat nizamını düzenleyen yasalar zincirinin tamamına verilen addır. Kur’ân ve Sünnetteki ahkâmın tamamını kapsar.

[8]. Bu ırkçı kesim -hatta bütün ırkçılar-, Hucurat Sûresi’nin 13’üncü âyet-i kerîmesine inanmamaktadırlar. Bu da Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanmamak anlamına gelir ki bu nedenle ırkçıları -örneğin, Türkçüleri, Arapçıları ve Kürtçüleri- mü’min saymak mümkün değildir.

[9]. Animist Müslümanlık ile atalar kültü arasındaki ilişkiler konusunda bilgi için bk. http://halkbilimifolklor.blogspot.com/2013/11/turklerde-atalar-kultu.html

[10]. bk. Hürriyet Gazetesi 09.11.1999: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/demirel-ahkam-ayetlerine- donusu-onermek-irticadir-39112375;

bk. http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/2/0241.htm