Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Kıymetli Kardeşim,

Seninle muhabbet etmenin sevincini yaşadığım şu satırlarda bu ay, imanın yansıması olan “dosdoğru olmak” üzerinde durup kendimizin muhasebesini, sağlamasını yapacağız.

Müsaadenle önce bir kıssayı hatırlatmak ve sonra bunun üzerinden muhabbetimizi koyulaştırmak istiyorum:

“Ebu Amr Süfyan ibni Abdullah (ra), Allah Resûlü’ne (sav) gelip, ‘Ey Allah’ın Resûlü, İslam’a dair bana öyle bir söz söyle ki bu hususta senden başka kimseye soru sormayayım.’ diye sormuştur.”[1]

Öz ve aynı zamanda büyük bir soru. Bu soru bizlere sorulsaydı nasıl cevap verirdik? Hepimiz birçok ameli alt alta zikreder ve uzunca da izah yapardık, değil mi? Ancak cevapta esas olan, anlaşılır ve öz olmasıdır. Bunu da cevamiu-l kelim özelliği taşıyan Resûlullah’da görmekteyiz.

Bu soru üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İman ettim de ve dosdoğru ol.”[2]

Cevamiu-l kelim olan bu cevaptan anlıyoruz ki hidayet, işin başlangıcıdır. Asıl hidayet, kişinin iman ettikten sonra emrolunduğu şekliyle dosdoğru yaşamasıdır. Her iman eden dosdoğrudur, anlamına gelmez elbette. İman, doğruluğa ulaşmanın anahtarıdır. Ancak dosdoğru olmak, özel bir mücadele/çaba ile mümkündür.

Müslim’in doğruluk anlayışı aklın, örfün, toplumun, ataların, çoğunluğun doğruluk anlayışı üzere değildir. Bilakis onun anlayışı, Rabbimizin (cc) emrettiği ve belirlediği doğruluk anlayışı üzeredir. O doğruluk ilkesiyle ahlaklanır ve hayatını idame ettirir:

“Sen ve seninle beraber tevbe edenler, emrolunduğun(uz) gibi dosdoğru ol(un)! Azgınlaşmayın! (Çünkü) O, yaptıklarınızı görendir.”[3]

“Sen (tevhide) davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevalarına/arzularına uyma…”[4]

Kıymetli Kardeşim,

Dosdoğru olmak derken neyi kastediyoruz? Elbette ki Rabbimize, davamıza, insanların haklarına karşı doğru ve dürüst olmayı. Bu, Rabbimizin, Resûl’ü üzerinden bizlere emridir.

Rabbimize karşı dosdoğru olmak: O’nun (cc) emrine tabi olup yasakladıklarından kaçınırken sadece Allah için yapmak ve dini bir bütün olarak yaşamaktır.

Davamıza karşı dosdoğru olmak: Olduğu gibi görünmek, verilen sözleri tutmak, davanın derdiyle dertlenmek, davayı sahiplenmek… Yani davayla bütünleşmektir.

Örneğin, dava bir zorluk çekerken veya imtihan içerisindeyken eğer kişi bu duruma karşı duyarsızlaşmışsa, o kişide doğruluk ahlakı eksilmiştir ya da tükenmek üzeredir.

Hakeza dava, İslam için bir plan yaparken, dava eri dünya ve nefsinin çıkarları için hesap/plan yapıyor ve davanın planını elinin tersiyle itiyorsa, hangi gerekçe olursa olsun bu, Rabbimizin emrine karşı olmak olduğu gibi aynı zamanda münafıkların ahlakı olur. Resûlullah (sav) Tebuk Gazvesi için hazırlık yaparken münafıkların, sahabenin gücünü bölmek için mescid inşa etme planı yapmaları gibi. Bu, dosdoğru olma ahlakına terstir.

İnsanlara karşı dosdoğru olmak: Onların hak ve hukuklarına dikkat etmektir. Anne babamızın, eşimizin, çocuklarımızın, komşumuzun… haklarını ihlal etmemek örnek olarak verilebilir.

İşte Müslim, bu şekilde emrolunduğu gibi, hayatın her alanında dosdoğru olmalıdır. Ve bu şekilde yaşamını sürdürdüğü takdirde, Rabbimiz (cc) onun için şu müjdeleri vermektedir:

“Şüphesiz ki: ‘Rabbimiz Allah’tır.’ deyip sonra da istikamet üzere olanların üzerine melekler iner (ve der ki): ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadolunan cennetle sevinin. Bizler, dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada canınızın istediği her şey sizindir ve orada olmasını arzuladığınız her şey de sizindir.’ ”[5]

Nasıl dosdoğru olabiliriz?

Dosdoğru olmak, sadece iman etmekle elde edilemiyor. Bunun için özel bir çaba gösterilmelidir. Dosdoğru olmak için kalbi, dili ve arkadaş çevresini terbiye etmek gerekir.

Kalbi istikamet üzere kıldığımızda göz, kulak, ağız gibi bütün organları da manevi olarak istikamet üzere kılmış oluruz. Aksi durumda ise, merkez bozuk olduğu için diğer organlar da manevi olarak istikametten uzaklaşacaktır:

Numan ibni Beşir’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.”[6]

“O gün ki; ne mal ne de evlat fayda verir. Allah’a selim bir kalple gelenler müstesna.”[7]

Dil de kalp kadar, hatta kalpten de önemli bir organdır. Kişi dilini istikamet üzere kılarsa, kalp de kendisini istikamet üzere kılabilir. Aksi durumda ise kişiyi istikametten uzaklaştırır.

Dili kontrol altına almak çok zordur. İşin tehlikeli boyutu ise dilin muhasebesinin yapılmaması veya az yapılmasıdır. Bu nedenle bütün organlar, dile her sabah “kendileri hakkında Allah’tan korkmasını” söylerler:

“Her sabah bütün organlar, dile hitap eder, ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Biz sana bağlıyız. Sen eğri olursan biz de eğri oluruz, sen doğru olursan biz de doğru oluruz.’ derler.”[8]

Arkadaş seçimi de bir o kadar önemlidir. Hadislerde belirtildiği üzere kişi, arkadaşının dini üzeredir. Onun her hâlinden etkilenir. Ona özenebilir; sevdiği için onun gibi yaşar veya arkadaşının kötü amelleri gözünde sıradanlaşır ve zamanla kendisi de o kötü ameli yapmaya başlar.

Şüpheci, ne konuştuğunu bilmeyen, nefis yaparak olaylar üzerinden fetva şaklabanlığı yapan, kalbi ve dili hastalıklı insanlarla arkadaşlık kurmak, muhabbet etmek elbette kişinin doğruluğuna zarar verecektir.

Mezkûr sebeplere sarılıp kalbi ve dili istikamet üzere kılsak bile arkadaş çevremizi düzeltmediğimiz sürece istikamette durmamız mümkün olmayacaktır.

Rabbim bizleri, hakkı hak olarak gören ve tabi olan, batılı da batıl olarak gören ve uzaklaşan kullarından kılsın. Rabbim bizleri doğruluktan ayırmasın. Allahumme âmin.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbine hamdetmektir.

Bir sonraki yazımızda görüşme ümidiyle…

 

[1]. Müslim, 2410

[2]. Müslim, 2410

[3]. 11/Hûd, 112

[4]. 42/Şûrâ, 15

[5]. 41/Fussilet, 30-31

[6]. Buhari, 52; Müslim, 1599

[7]. 26/Şuarâ, 88-89

[8]. Tirmizi, 2407