Allah’ın adıyla.

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Yüce Allah her birinize af ve afiyet ihsan eylesin. Sizleri sevdiği, razı olduğu ve rahmetiyle kuşattığı bahtiyarlardan kılsın. Hamdolsun, ben iyiyim. Siz kardeşlerime duacıyım, sizlerden de dua beklemekteyim.

Bu ay işleyeceğim konu; ilim tarihini değerlendirirken nasıl bir yol izlenmesi gerektiği ve hâlihazırda bu işi yaptığını iddia eden akademinin kaynak ve usul yönünden değerlendirilmesi…

Şöyle ki; Allah (cc) ve Resûl’ü (sav), inanan toplumların belli bir zaman sonra itikadi, ahlaki ve siyasi olarak bozulduğunu haber veriyor. Başta âlimler olmak üzere tüm müminlere, din adına bozulan ne varsa ıslah görevi yüklüyor. Bugün yaşanan bozulmanın bir kısmı geçmişten kaynaklandığı için, ıslah sorumluluğu olanlar işin çıkış noktasına, yani geçmişe gitmek durumunda kalıyor. Hâliyle bugünü ıslah eden bir ilim adamının yolu, bir şekilde geçmişle kesişiyor.

Geçmişi değerlendiren ilim adamının sahih bir usulü/yöntemi olmak zorundadır. Zira geçmişte yaşayan insanlara karşı şer’i sorumluluklarımız var. Ayrıca yapacağımız değerlendirme bir yönüyle İslam tarihiyle, dolayısıyla İslam ile ilgili olacağından İslam’a karşı da sorumluluklarımız var.

Yazıyı yazmamın bir diğer nedeni bugün ortaya atılan büyük iddiaların ardındaki gerçeklere ışık tutmak. Gördüğüm kadarıyla birçok insan; isimlerinin önünde yazan akademik unvanlar nedeniyle koca koca adamların yalan söylemeyeceğine veya sürekli ilmî kriterlerden ve hür düşünceden söz eden akademisyenlerin, gerçekten özgür düşünceli insanlar olduğuna ve dedikodu üretmeyeceğine inanıyor. Türkiye’de alanında çok iyi akademisyenlerin olduğu ve -tevhid ilmi hariç- tüm ilim camiasının faydalandığı nitelikli çalışmalar yaptıkları muhakkak. Ancak Batı tercüme bürosu gibi çalışan, dedikodu üreten, büyük iddialarla toplumu yanlış yönlendiren insanların olduğu da bir gerçektir. Ve ne yazık ki Türkiye’de akademi, nitelikli çalışmalar üreten bilim adamlarıyla değil; dedikodu üreten, sarsıcı iddialarla toplumu meşgul eden, “Faydasız ilimden sana sığınırım.” duasının pratik tefsiri olan… insanlarla gündeme geliyor. Bu nedenle yazının amacı, geçmişe yönelik her değerlendirmenin sahih kaynaklara dayanmadığını ve büyük/sarsıcı iddiaların çoğu zaman lafazanlıktan öteye geçmediğini göstermek. Tecrübem bana şunu gösterdi: Akademinin Allah Resûlü’nün (sav) sünnetine ve İslam tarihine yönelik iddiaları ne denli büyükse, yalan olma ihtimali de o oranda büyüktür ve mutlaka tahkik edilmesi gerekir.

İslam/İlim Tarihine Yönelik Değerlendirmede Usul

1. Kaynaklar Konusundaki Tavrımız

Değerlendirmeye konu olan şahsa/olaya/döneme dair bilgilerin sahih, tartışmasız ve konuyla ilgili kaynaklara dayanması gerekir. Kaynak seçimi, araştırmanın ilk düğmesi gibidir. İlk düğme yanlış iliklendiğinde araştırma bir yanlışlar silsilesine dönüşecektir. Buna göre;

- Kullanılan kaynakların, sahibine aidiyetinde şüphe olmamalıdır.

- Birbirlerine husumet besleyen insanların/toplumların kitapları, kaynak olarak kullanılmamalıdır.[1]

- İlmî ciddiyetten uzak kitaplar önemli konularda kaynak veya belge olarak kullanılmamalıdır.

- İslam düşmanlıkları vahiy tarafından tescillenmiş insanların İslam’a, tarihine ve önemli şahsiyetlere yönelik değerlendirmeleri kaynak olarak kullanılmamalıdır. Batı, İslam’a düşmandır. Allah Resûlü’nü (sav) yalancı peygamber olarak görmektedir. Biz Museylemetu’l Kezzab’a karşı nasıl olumsuz duygular besliyorsak, Batı akademisyenleri de Allah Resûlü’ne ve İslam tarihine karşı aynı duyguları beslemektedir. Onların başta sünnet olmak üzere tarihimize yönelik değerlendirmeleri, bu itikadi arka plandan neşet etmektedir. Yüce Allah’ın bu husustaki sözleri unutulmamalıdır:

“Ehl-i Kitap’tan kâfirler ve müşrikler Rabbinizden üzerinize hiçbir hayrın gelmesini istemezler. Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük bir fazilet sahibidir.”[2]

“Ey iman edenler! Kendi dışınızda (sırlarınızı paylaşıp iç işlerinizden haberdar edeceğiniz kâfir) bir çevre edinmeyin. (Çünkü kâfirler) size zarar vermekten geri durmaz, sizin zora düşmenizi isterler. Kinleri ağızlarında belirmiştir. Sinelerinin sakladığı (kin) ise çok daha büyüktür. Şayet aklediyorsanız gerçekten size ayetlerimizi açıkladık.”[3]

Ayrıca gözümüzdeki gözlüğün rengi, gördüğümüz şeylere renk verir. Kullandığımız kaynaklar da taktığımız gözlük gibidir. Yanlış gözlük, olayın hakikatini değiştirmese de görüntüsünü değiştirir. İslam düşmanlarının kara/habis gözlükleri; tarihin en aydınlık olaylarını dahi karartır.

2. Şer’i Sorumluluklarımızı Unutmamak

İslam tarihine yönelik araştırma ve değerlendirmelerimiz, şer’i sorumluluklarımızdan bağımsız değildir. Örneğin, Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Bilgin olmayan şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp (gördüğünden, duyduğundan, niyetlenip azmettiğinden) bunların hepsinden sorumludur.”[4]

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının! Çünkü zannın bir kısmı (dahi) günahtır. Tecessüs etmeyin/birbirinizin özelini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın/arkasından konuşmayın. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemeyi ister mi? (Nasıl da) tiksindiniz! Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz ki Allah, (tevbeye muvaffak kılan ve tevbeleri çokça kabul eden) Tevvâb, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”[5]

Yaşasın veya ölsün; her insana/topluluğa karşı sorumluluklarımız vardır. Akademisyen olmamız bu sorumlulukları düşürmez. Batılı bir akademisyen bir olayı alır, ihtimalleri değerlendirir ve tüm olasıkları bir tez olarak yazar. Oysa Müslim olduğunu iddia eden insan, ihtimaller üzerinden değerlendirme yapamaz. Zira bu; suizanna, gıybete, tecessüse, ilmin olmayan şeyin peşine düşmeye neden olur. Bir insanın akademisyen olması, İslam’ın bu haramlarını helale çevirmez. Her akademisyen, araştırma yöntemlerini ve pratiğini gözden geçirmelidir.

3. Yaptığımız Değerlendirmelerin Daha Büyük Sorunlara Neden Olması

Geçmişe yönelik değerlendirmelerimiz, daha büyük sorunlara neden olmamalıdır. Bir hakikati açığa çıkarmak veya bir sorunu ıslah etmek adına yaptıklarımız; ıslahı daha öncelikli problemlere sebebiyet vermemelidir.

Örneğin, Yüce Allah sahabeye yönelik bir sorumluluk yüklüyor bizlere:

“(Muhacir ve Ensar’dan) sonra gelenler derler ki: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, (şefkatli olan) Raûf ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’sin.’ ”[6]

Şayet yapılan çalışmalar ashaba yönelik kin/adavet duygusu oluşturuyorsa; ya çalışmanın usulünde ya çalışma yapanın niyetinde ya da çalışmaya muhatap toplumun ilmî/ahlaki seviyesinde sorun var, demektir.

Geçmişe yönelik çalışmalar bizi bugünden koparmamalıdır. Zira biz, bugüne karşı sorumluyuz. Bugünün adil şahitleri olmak durumundayız. Bugün yaşanan itikadi, ahlaki ve siyasi sapkınlığı görmeyip geçmiş üzerinden “emr-i bi’l ma’ruf” yapmak kolaycılıktır, ucuz kahramanlıktır, gerçeklerden kaçıştır.

Geçmişe yönelik eleştirilerimiz bugünün insanını, eleştirdiğimiz insanlardan/toplumlardan daha kötüsüne yönlendirmemelidir. Örneğin, bir İslam âlimine yönelik eleştiriler; muhatabı Hegel’e, Kant’a, Nietzsche’ye yönlendiriyorsa bu, değerlendirmede bir sorun olduğunu gösterir. Evin dış cephesindeki yalıtımla ilgili bir sorun, binayı dinamitleyerek veya evsiz/sokaklarda yaşamayı tercih ederek çözülmemelidir. Zira İslam, bilgi kaynakları ve salih ameliyle en güzele/en doğruya ulaşmayı hedefler. Güzele yönelik eleştiri/değerlendirme bizi en güzele ulaştırmalı; çirkine mahkûm etmemelidir:

“Şüphesiz ki bu Kur’ân, en doğru olana iletir ve salih amel işleyen müminleri, onlara büyük bir ecir olduğu (gerçeğiyle) müjdeler.”[7]

“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele. Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar. Bunlar, Allah’ın hidayet ettikleridir. Bunlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.”[8]

Usulsüz Geçmiş Değerlendirmesine Üç Örnek

1. Sahabe Dönemi Değerlendirmelerinde Kaynak Sorunu

Allah Resûlü’nün ashabı arasında bazı anlaşmazlıkların çıktığı hepimizin malumudur. Sahabe arasında yaşanan ihtilafın temeli, siyasi tercihler ve öncelikler fıkhına dayalıydı. Sonradan gelenler, kimisi siyasi saiklerle kimisi de İslam dinine zarar vermek düşüncesiyle, siyasi ihtilafı, itikadi ihtilafa dönüştürdü. Bunun için de geçmişi yeniden kurguladılar. Sahabe arasındaki ihtilafın itikadi sebeplerden kaynaklandığını işar edecek kıssalar uydurdular, yaşanmış hadiselere eklemeler yaptılar. Allah Resûlü (sav) adına hadis uyduran zındıkların, istismara açık sahabe ihtilafını başıboş bırakmayacağı izahtan vareste olsa gerek…

Sahabe hakkında kurgulanan kıssaları okuduğumuzda, Kur’ân’da övülen topluluk ile tarih kitaplarında anlatılan insanların aynı kişiler olmadığını hemen anlıyorsunuz. İlginçtir; Allah Resûlü’nün (sav) hadisleri büyük bir titizlikle bize aktarılmasına rağmen, hadislere karşı şüphe içinde olanlar; tarih kitaplarında buldukları her habis rivayete ilahi bir vesika muamelesi yapıyorlar. İki üç satırlık hadisleri nakleden ravilere güvenmeyen akademisyenler, kıssacıların anlattığı novella boyutundaki rivayetlere güvenebiliyorlar.

Ben, sahabe hakkında kurgulanan habis rivayetlere yer vermeyeceğim. Ancak bu rivayetlerin yer aldığı kaynaklara dair bir değerlendirme yapmak istiyorum. Sahabeyi inançsız, ahlaksız ve dünyaperest olarak resmeden habis rivayetler ya Şii kaynaklarda yer alıyor ya da şaibeli Sünni kaynaklarda. Sahabeye yaklaşımları nedeniyle Şii kaynakların güvenilirliği yok. Bu nedenle Sünni kaynaklardan ikisi üzerinde durmak istiyorum. Zira sahabeyi karalamak isteyenler genelde rivayetleri bu iki kaynaktan aktarıyor. İki kaynak da Sünni isimlere ait olunca ister istemez, kafalarda şüphe oluşturuyor.

Kaynaklardan ilki, İbni Kuteybe’ye ait olduğu iddia edilen “El-İmâme ve’s Siyâse” kitabı; ikincisi de İbni Cerir Et-Taberi’ye ait “Tarih-i Taberî” ismiyle meşhur “Târîhu’l Ümem ve’l Mülûk” kitabı.

El-İmâme ve’s Siyâse

Sahabeyle ilgili olaylarda kaynak olarak kullanılan kitaplardan biri İmam İbni Kuteybe’ye ait olduğu iddia edilen “El-İmâme ve’s Siyâse” kitabıdır. Birazdan göreceğimiz gibi kitabın İbni Kuteybe’ye ait olması mümkün değildir. İbni Kuteybe’nin (rh) şöhretini kullanmak isteyen birileri, yazdıkları kitabı imama nispet etmiştir. Kitabın İbni Kuteybe’ye nispetindeki şüphelere dair şunları söyleyebiliriz:[9]

Kitabın İbni Kuteybe’ye Nispetinde Şüphe Edilmesinin Sebepleri

Kitabın Kaynaklarına Dair Şüpheler

Kitapta yüzlerce rivayet zikredilmesine rağmen yalnızca beş sened zikredilmiştir. Bir hadisçi olan İbni Kuteybe’nin tüm kitaba dair beş sened zikretmesi makul değildir.

Kitabın bir kısmını, “Zikrettiler ki” gibi bir lafızla zikreder. İbni Kuteybe (rh) gibi bir âlim şöyle dursun, sıradan bir hadis talebesi dahi bu sigayla nakledilen rivayetin ilmî kıymeti olmadığını bilir.

Ravilerin, arasında yer aldığı senetler hadis ilmine göre illetli, zayıf isnadlardır. Şöyle ki;

İbni Kuteybe’nin de parçası olduğu birinci isnad; İbni Kuteybe, İbni Ebi Meryem, El-Aryani, Ebu Avn ibni Amr ibni Teym El-Ensari’dir.

- İbni Ebi Meryem isimli onlarca ravi vardır. Hangi İbni Ebi Meryem’den aldığını belirtmemiştir. Muhtemelen kastettiği H 144-224 arasında yaşayan, İbni Kuteybe muasırı Muhammed ibni Said ibni Ebi Meryem El-Mısri’dir. İbni Kuteybe H 213-276 yılları arasında yaşadığına göre; İbni Ebi Meryem öldüğünde, on bir yaşında olmalıdır. Ayrıca İbni Kuteybe, ilim almak için Mısır’a gittiğine dair bir kayıt düşmemiş, ilmî hayatını Bağdat’ta tamamlamıştır.[10]

Şu da bir gerçek ki; ravi, kendisinden rivayette bulunduğu ravinin ismini müphem bırakıyor ve karışıklığa neden oluyorsa bu, rivayet için bir kusurdur.

- El-Aryani ismi yine kapalı isimlerdendir. İbni Ebi Meryem’in şeyhleri arasında Aryani ismiyle maruf kimse yoktur. Şayet kastı tabiinden Müslim ibni Mihrak El-Aryani ise, İbni Ebi Meryem onu görmemiştir.[11]

- Ebu Avn ibni Amr Teym ibni Teym El-Ensari; müellif bu raviden, sahabe için kullanılan “Allah razı olsun” methiyesiyle söz eder. Bu isimde bir sahabi bilinmez. Bu isimde bir raviden söz edilmişse de İbni Hacer, “Meçhuldür.” diyerek onu cerh etmiştir.[12]

Görüldüğü gibi kitabın omurgasını oluşturan birinci isnad; ibham/kapalılık, meçhul raviler, inkita/kopukluk, karşılaşması mümkün olmayan raviler gibi birden fazla zayıflık gerektiren illete sahiptir.

Kendisinin de parçası olduğu ikinci isnad: İbni Kuteybe, Said ibni Kesir, Afir ibni Abdurrahman…

- Said ibni Kesir sika bir ravidir. H 146-226 yıllarında Mısır’da yaşar. Ne İbni Kuteybe Mısır’a gitmiş ne de Said ibni Kesir Bağdat’a gelmiştir. Ayrıca İbni Kuteybe’nin hocaları/şeyhleri arasında Said ibni Kesir’in ismi geçmemektedir.

- Afir ibni Abdurrahman meçhul bir ravidir. Ayrıca kitapta, şahit olmuş gibi aktardığı Ebu Bekir’e (ra) biati görmüş olması mümkün değildir. Zira ondan nakleden Said ibni Kesir H 146 doğumludur. On yaşında ondan hadis dinlediğini farz etsek H 156 olur. Bu adamın H 11. yılda -yani yaklaşık 140 yıl önce- gerçekleşen bir olaya şahitlik etmesi akıl işi değildir.[13]

Kitapta bazı rivayetleri, meşhur âlim Muhammed ibni Abdurrahman ibni Ebu Leyla’dan nakleder. Kufe Kadısı İbni Ebu Leyla’nın vefat tarihi H 148’dir. Kitabın müellifi İbni Kuteybe’nin doğum tarihi H 213’tür. Buna göre İbni Kuteybe, kendisi doğmadan altmış beş sene önce vefat eden bir âlimden rivayet dinlemiştir![14]

Kitapta, “Endülüs Fethi’nde kaleyi kuşatan Musa’nın mevlası bana anlattı ki” der. Endülüs H 92’de fethedilir. İbni Kuteybe 213’te doğar. Buna göre kendisi (rh) doğmadan 121 yıl önce yaşanan bir olayı gören kişi, kitabın kaynakları arasındadır![15]

Kitabın kaynakları arasında Mısırlı âlimler yer almaktadır. Oysa İbni Kuteybe Mısır’a gitmemiş, Mısırlı âlimlerden nakilde bulunmamıştır! Kendisinden nakilde bulunduğu Mısırlıların Bağdat’a geldiği veya İbni Kuteybe ile karşılaştığına dair bir kayıt yoktur.

Kitapta isim belirtmeden “Mağripliler dedi ki” veya “Afrikalı şeyhler tahdis etti ki” gibi kaynaklar gösterir. Bir hadis âlimi bu üslupla kaynak göstermeyeceği gibi, İbni Kuteybe de Bağdat’tan çıkıp mezkûr beldelere gitmemiştir. Rivayeti aldığı ravileri gizlemesi başlı başına bir kusurdur.

Kitapta var olan tarihî/mekânsal hatalar

Bu kitapta İbni Kuteybe, Ebu’l Abbas Es-Seffah’ı iki ayrı şahsiyet olarak nakletmiş; Ebu’l Abbas’ı ayrı, Es-Seffah’ı ayrı bir şahsiyet olarak zikretmiştir. Oysa aynı İbni Kuteybe (rh) “El-Maarif” adlı kitabında ilk Abbasi Halifesi Ebu’l Abbas Es-Seffah’a dair doğru malumatlar vermiştir.[16]

Bu kitapta Abbasi Halifesi Mehdi ölünce yerine oğlu Harun Reşid’in geçtiği nakledilmiştir. Oysa aynı İbni Kuteybe “El-Maarif” kitabında sahih olanı aktarmış; Mehdi ölünce yerine Musa El-Hadi’nin geçtiğini, o da ölünce yerine kardeşi Harun Reşid’in geçtiğini nakletmiştir.[17]

Bu kitapta Harun Reşid’in, oğlu Me’mun’u veliaht tayin ettiği; ondan sonra da diğer oğlu Emin’i atadığı ve Emin’in ayaklanarak kardeşine isyan ettiği nakledilmiştir. Oysa İbni Kuteybe (rh) “El-Maarif” kitabında olayın doğrusunu nakletmiş; önce Emin’in, ardından da Me’mun’un veliaht tayin edildiğini ve Me’mun’un kardeşine karşı ayaklandığını belirtmiştir.[18]

Bu kitapta Harun Reşid’in H 195’te vefat ettiği nakledilmiştir. Oysa İbni Kuteybe (rh) “El-Maarif” kitabında H 193’te vefat ettiğini nakletmiştir; ki, doğrusu da budur.[19]

Bu kitapta Emin ve Me’mun kardeşlerin, babalarının ölümünden hemen sonra birbirine düştüğü nakledilmiştir. Oysa “El-Maarif”te naklettiği gibi olaylar Harun Reşid’in vefatından çok sonra cereyan etmiştir. Babalarının vefatından bir yıl sonra Emin anlaşmayı bozmuş ve oğlu Musa’yı veliaht tayin etmiştir. Bu olaydan bir yıl sonra da kardeşiyle savaşsın diye Horasan’a ordu çıkarmıştır.[20]

Kitapta Musa ibni Nusayr’ın Merakiş Fethi’nden bahsedilir. Oysa bu şehri inşa eden, Murabıtlar Devleti Sultanı Yusuf ibni Taşfin’dir. Yusuf bu şehri H 476’da inşa eder. İbni Kuteybe (rh) H 276’da vefat eder.[21]

Kitapta müellifin Dımeşk’te ikamet ettiği belirtiliyor. Oysa İbni Kuteybe Bağdat’ta yaşamış, Diynevr dışında bir yere gitmemiştir.[22]

İbni Kuteybe’nin sahabeye dair akidesine muhalif konular

İbni Kuteybe (rh) Sünni âlimlerdendir ve kitaplarında Ehl-i Sünnet çizgisini sahiplenir. Ancak “El-İmâme ve’s Siyâse” kitabı Şii iddiaları destekleyen bir kitaptır. Örneğin;

Ali’nin (ra) dilinden şunu aktarır: “Ey Muhacirler! İnsanlar arasından onu (hilafeti) en fazla hak eden bizleriz. Çünkü biz, Ehl-i Beyt’iz. Biz sizlerden daha fazla onu hak ediyoruz… O (hilafet) bizim aramızdadır. Sakın hevaya uyup sapıtmayın.”

Hiç şüphesiz bu söz, imamet inancına inanan Şiilere ait bir sözdür. Onlar imametin veraset yoluyla Allah Resûlü’nden (sav) Ehl-i Beyt’e geçtiğine ve hep onların arasında kalacağına inanırlar. Hiçbir Sünni âlim bu düşünceyi kabul etmez.[23]

- İbni Kuteybe’nin “Tevilu’l Muhtelifu’l Hadis” kitabındaki Rafıziler aleyhine sözleri nedeniyle Rafızi yazarlar ona iftiralarda bulunmuş, teşbih inancında olduğunu iddia etmişlerdir.[24] Oysa bu kitapta zahiren İbni Kuteybe, Rafızi tezlerini savunmaktadır.

Bu kitapta sahabeyi ağır sıfatlarla eleştirir. İbni Ömer’i (ra) korkaklıkla, Sad ibni Ebu Vakkas’ı (ra) hasetçi olmakla, Muhammed ibni Mesleme’yi (ra) bir Yahudi’yi öldürdü diye Ali’ye (ra) buğzetmekle, Aişe Annemizi (r.anha) Osman’ı (ra) öldürtmekle… suçlar. Bu yaklaşım Sünni bir âlimin değil, Şiilerin yaklaşımıdır.[25]

Bu kitapta Musab ibni Zubeyr’in (rh) Muhtar ibni Ebu Ubeyd’i öldürdüğü, bunun nedeninin, Muhtar’ın Ehl-i Beyt’i desteklemesi olduğu iddia edilir. Hakikat şudur ki Muhtar, kendisine vahiy geldiğini iddia ettiği için öldürülmüştür. Muhtar’ı Ehl-i Beyt savunucusu olarak takdim etmek Şiilerin üslubudur. Zira onlar, Hüseyin’in (ra) katilleriyle savaştığı için onu tazim ederler.[26]

Bu kitapta Ebu Bekir, Ömer ve Osman Dönemlerine yirmi beş sayfa ayrılmış, sahabe arasında vaki olan fitneye ise 200 sayfa ayrılmıştır. Müellif, İslam’ın en aydınlık günlerini özetlemiş, tarihin karanlık günlerini detaylı anlatmıştır. Bilindiği gibi bu, Sünni ulemanın değil, Şiilerin tarih yazma metodudur.[27]

Bu kitapta fitne dönemini uzunca anlatmasına rağmen Abdullah ibni Sebe isimli Yahudi’nin rolüne değinmez. Oysa “El-Maarif” kitabında diğer tüm Sünni ulema gibi Abdullah ibni Sebe’ye değinir.[28]

İbni Kuteybe’nin genel üslubuna benzemeyen bir kitaptır

İbni Kuteybe’nin kitaplarında bir hadisçi/tarihçi titizliği vardır. Önceki örneklerde geçtiği gibi bu kitapta haberlerin isnadı, verilen bilgilerin sıhhati ve konuların tertibi basit bir ilim talebesinin imtina edeceği hatalarla doludur.

İbni Kuteybe kitaplarına uzun mukaddimeler/ön sözler yazmıştır. Bu kitabında uzun, detaylı bir mukaddime yoktur.[29] 

Diğer kitaplarında kendi görüşünü aktarırken “Ebu Muhammed dedi ki” diyerek söze başlar. Bu kitapta ise “Abdullah dedi ki” diyerek başlamıştır.

Diğer kitaplarında kendi çalışmalarına atıf yapar, referans gösterir. Bu kitabında hiçbir kitabını kaynak olarak göstermez.

Diğer kitaplarında zikrettiği şeyhlerden hiçbirini bu kitapta zikretmez.

Diğer kitaplarında Endülüs, Afrika ve Mağrib’e dair bilgi vermezken, bu kitabın konusu olmamasına rağmen bu bölgelere dair bilgiler verir.[30]

Diğer kitaplarında Abbasi halifelerini tenkit etmemesine rağmen, bu kitapta onları tenkit eder.[31]

İbni Kuteybe kitaplarında kullanılan söz, cümle yapısı, ifade tarzı ile “El-İmâme ve’s Siyâse” kitabının üslupları birbirinden farklıdır. Türkçeye çevrilmiş kitapları okunduğunda dahi bu farklık hissedilecektir. Örneğin, onun (rh) “Tevilu’l Muhtelifu’l Hadis” kitabı[32] ve “El-İmâme ve’s Siyâse” isimli ona nispet edilen kitap[33] karşılaştırmalı okunabilir. İki kitabın farklı kalemler tarafından yazıldığı anlaşılacaktır.

Ulemanın Kitaba Bakışı

İbni Nedim “El-Fihrist” kitabında onun eserlerinin dökümünü yapar. Ancak bu kitaba yer vermez.[34]

Geçmiş ulema onun diğer kitaplarından nakil yapmalarına rağmen, bu kitabından nakilde bulunmamış, onun biyografisini yazanlar bu kitabı ona nispet etmemiştir. Kitabı ilk defa ona nispet ederek zikreden İbnu’ş Şebbat’tır. Onun vefat tarihi H 681’dir. Yani kitabı ilk defa, H 276’da vefat eden İbni Kuteybe’den (rh) dört asır sonra yaşayan bir müellif ona nispet etmiştir. Bu da dört asır boyunca ona ait böyle bir kitabın bilinmediğini göstermektedir.[35]

Sonuç olarak; İbni Kuteybe’ye (rh) nispet edilen kitabın hiçbir ilmi kıymeti yoktur. Sahabe gibi sevmek, örnek almak ve buğzetmemekle mükellef olduğumuz insanlar hakkında kaynak olarak kullanılamaz.

Tarih-i Taberî

Sahabe arasındaki ihtilafı değerlendiren zevatın sıklıkla kullandığı bir diğer kaynak “Tarih-i Taberî”dir. Taberi’nin müfessir, muhaddis ve fakih kimliğiyle meşhur olduğu, isminin okuyucuya güven telkin ettiği ve İslam tarihinin önemli simalarından olduğu bir gerçektir. Ancak Taberi’nin tarihçiliği ile tefsirciliği arasında bir fark vardır ve bu fark onun tarih kitabını kaynak olarak kullanma konusunda hassasiyet gerektirmektedir. Şöyle ki; Taberi (rh) tefsir, hadis ve fıkıh ilminde görüşleri nakleden, isnad ve metin eleştirisi yapan, şer’i usullere uygun olarak tercihte bulunan bir âlimdir. Tarih’inde ise yalnızca bir mürettip ve musanniftir. O güne kadar nakledilen tüm olayları bir araya toplamış ve kronolojik olarak nakletmiştir. Rivayetleri isnad ve metin tenkidine tabi tutmamıştır. Tarih-i Taberî’nin mukaddimesinde şöyle der:

“Bu kitabımda olan rivayetleri okuyup da sahih yorumunu veya hakiki manasını bilmediği için kerih ve çirkin bulan okuyucu/dinleyici bilsin ki; bu, bizden değil bize nakledenlerden kaynaklı (bir problem)dir. Biz ancak bize nakledileni, nakledildiği gibi aktardık.”[36]

Taberi’nin (rh) sözünden anlaşılıyor ki kendisine nakledilen haberleri, hiçbir ilmî kritiğe tabi tutmadan bize nakletmiştir. Şayet okuyucu/dinleyici kerih ve çirkin bir haberle karşılaşırsa; araştırma ve tahkik görevi okuyucuya aittir. Hâli bu olan bir kitabı kaynak olarak kullanmak, rivayetler üzerine hüküm bina etmek; dahası, sahabeye karşı şer’i sorumluluklarımızı kitapta yer alan rivayetlerle çiğnemek, iman ve ilim ahlakıyla bağdaşmaz.

Taberi rivayetlerinin ilmî kıymetine gelince;

Taberi’nin (rh) kullandığı senedlerde 209 ravi vardır. Bunlardan bir kısmı kendi şeyhi, direkt rivayette bulunduğu ravilerdir. Ravilerden bazısından yüzlerce rivayette bulunmuştur. Sahabe arasında yaşanan hadiseler de dâhil, fitne dönemlerine dair yüzlerce nakilde bulunduğu bazı ravilerin hâllerine dair şu bilgileri paylaşmak istiyorum.

Muhammed ibni Humeyd Razi: 420 rivayeti bulunuyor. Buhari (rh) onun için, “Onda nazar/sorun var.” der.  Yakup ibni Şeybe, “Çokça münker rivayetleri vardır ve Ebu Zur’a onun yalancı olduğunu söylemiştir.” der.[37]

Ferheveyh Ahmed ibni Sabit Er-Razi: 100’den fazla rivayeti vardır. İbni Ebu Hatim, “Yalancı olduğunda şüphe etmezler.” der.[38]

Seyf ibni Ömer: Taberi’nin önemli kaynaklarından biri de Seyf ibni Ömer’dir. Seyf ibni Ömer hakkında âlimler şunları söyler: İbni Maîn, “Hadisleri zayıftır.”; İbni Ebu Hâtim, “Metruku’l hadis/hadisleri terk edilmiştir.”; Ebu Davud, “Bir şey değildir/rivayetlerinin hiçbir kıymeti yoktur.”; Nesai ve Darekutni, “Zayıftır.”; İbni Adiy, “Bazı hadisleri meşhurdur, çoğunluğu ise münkerdir.”; İbni Hibban, “Güvenilir (sebt) ravilerden uydurma rivayetler nakleder, (yani uydurma rivayetlerin isnadına güvenilir ravilerin ismini koyar) ve derler ki: ‘Hadis uydurur.’ ” demiştir…[39] 

- Lut ibni Yahya (Ebu Mihnef): Taberi’nin önemli kaynaklarından biridir.

“İmam Taberi, Et-Târih’inde ismi Lut ibni Yahya, künyesi Ebu Mahnef olan birinden çokça rivayette bulunmuştur. Taberi, Lut ibni Yahya adındaki bu şahıstan 587 rivayette bulunmuştur. Bu rivayetler Resûlullah’ın (sav) vefatından başlayıp Yezid’in hilafetine kadar varmaktadır. Eserimizde konu edeceğimiz bu periyot içerisinde Sâideoğulları Çardağı, Şûra Kıssası, asilerin Osman’a (ra) karşı ayaklanmalarına ve sonra da öldürülmesine neden olan hususlar, Ali’nin (ra) hilafeti, Cemel Vakası, Sıffin Muharebesi, Tahkim Olayı, Nehravan Savaşı, Muaviye’nin hilafeti, Hüseyin’in (ra) öldürülmesi gibi olaylar yer almaktadır. Tüm bu olaylar hakkında Ebu Mahnef’ten gelen bir rivayet mutlaka görürsün. Ehl-i bidat bu rivayetlere istinad etmekte düşkünlük göstermektedir. Sadece Ebu Mahnef değil, o en meşhurlarıdır. Ondan başka raviler de bulunmaktadır. Mesela Vâkıdi[40] gibi. Vâkıdi, metruk ve yalancılık ithamına maruzdur, yani muttehem bi’l kizb’dir. Kendisinin büyük bir tarihçi, hafız, tarih bilgisine sahip olduğu konusunda kuşku yoktur. Ancak sika değildir. Üçüncü ravi de Seyf ibni Ömer Et-Temîmî’dir[41]. Bu da tanınmış bir tarihçidir. Fakat metruk, muttehem’dir. Bunlardan biri de Kelbî’dir[42]. Kelbî de meşhur bir yalancıdır. Öyleyse adları zikredilenlerin ve benzerlerinin rivayetlerine karşı insanın dikkatli olması gerekir. Ebu Mahnef’e tekrar dönelim. Onun hakkında İbni Maîn, ‘sika değil’; Ebu Hâtim, ‘metruku’l hadis’ değerlendirmesinde bulunmuştur. Bir defasında bu ravi hakkında kendisine soru sorulduğunda elini silkelemiş ve, ‘Onun hakkında soru soran birisi ha!’ demiştir. Dârekutni aynı ravi hakkında ‘Zayıf’; Zehebi, ‘Kıssacı, mahvolmuş güvenilmez (ihbârî tâlif, lâ yûsaku bih)’ değerlendirmesinde bulunmaktadır.[43] Târîhu’t Taberî’yi açıp da ashaba dil uzatan bir rivayetle karşılaşırsan, Taberi’nin bunu mutlaka Ebu Mahnef’ten rivayet etmiş olduğunu görürsün. Bu durumda rivayeti bir kenara atman gerekir. Neden? Çünkü rivayet, Ebu Mahnef rivayetidir.

Sözü edilen Ebu Mahnef, bidat, yalan ve rivayet bolluğunu bir arada toplamıştır. Hem bidatçidir hem yalancıdır hem de bol bol rivayette bulunan biridir.”[44]

Ravilerle ilgili genel bir değerlendirme yapacak olursak şunu söyleyebiliriz:

209 raviden kırk civarında zayıf, on beş civarında meçhul, kalan ravilerin bir kısmının güvenirliğinde ihtilaf edilmiştir.[45]

Sonuç olarak; Taberi’yi kaynak olarak kullanacak bir araştırmacı her rivayeti ayrı ele almalı, sened ve metin kritiği yapmalıdır.

2. Hadisçiler ve Siyasi Otorite

İkinci örneğimiz, İmam Ahmed (rh) özelinde tüm hadisçilere yöneltilen bir iddiadır. İddia şöyle: Hadisçiler siyasi otoriteye karşı tavır alınca onlara karşı çıkmayı emreden hadisleri; iyi ilişkiler kurunca ise onlara itaati emreden hadisleri rivayet ediyorlar. Şimdi, bu kadar ağır bir iddiaya dair yüzlerce kat’i ve açık delil olduğunu düşünürsünüz, değil mi? Okuyalım:

Bir gün, bir hoca çıkıp şu mealde konuştu: Ahmed ibni Hanbel (rh), ilk etapta yönetime muhalifti. Müsned’ine zalim sultanlara karşı çıkmayla ilgili hadisleri koydu. Sonra Mütevekkil, devlet başkanı olup Sünni ulemayı koruyunca, Müsned’den ilgili hadislerin tamamını çıkardı…

Bir ilim adamı… Yıllardır din adına kitaplar yazıyor, düzenli dersler veriyor. Herkesin bildiği bir imamı eleştiriyor. Siyasi şartlara ayak uydurarak “tedavüle hadis soktuğunu”, siyasi şartlar değişince de “hadisleri tedavülden kaldırdığını” iddia ediyor.[46] Zalim sultana karşı çıkmayı emreden hadisler, elimizdeki Müsned’de yerli yerinde duruyor. Ama ne gam, İmam Ahmed (rh) üzerinden tüm hadisçileri töhmet altında bırakan hoca, iddialarını sürdürmeye devam ediyor. Bu iddiaları “duyan biri” ne düşünür? Karşısında sürekli aklı kullanmayı, araştırmayı, tahkik ehli olmayı öğütleyen hocalar var. Koca koca adamlar yalan söylemeyeceğine göre; demek ki bu hadisçiler Allah ve Resûl düşmanı, sultanların keyfine göre tedavüle hadis sokan birer zındık! Bu durumda bize hadis diye aktarılan hiçbir şeye güvenmemek gerekir… Bu insanların düşündüğü tam da bu!

Peki, bu kadar büyük bir iddianın yüzlerce kat’i ve açık delili nerededir?

Bu iddiayı ilk defa dillendiren kişi, M. Said Hatipoğlu Hoca’dır. Kendisi kültürel tarihimizi eleştirel bir gözle okumamız gerektiğine inanan, düşüncelerini “Kültürel Mirasımızı Tenkid Zarureti” isimli kitapla ilmî camiayla paylaşan bir akademisyendir. Evet, mutlaka kültürel mirasımızı eleştirel bir gözle okumalı; doğru ile yanlışı birbirinden ayırmalı; Allah Resûlü’nün, olacağını haber verdiği itikadi ve ahlaki bozulmaları tespit edip arınmalıyız. Zaten bu, Allah’ın (cc) ve Resûl’ünün (sav) ilim ehline yüklediği sorumluluklardandır:

“Onların birçoğunu günah, düşmanlık ve rüşvet/haram yemede (birbirleriyle) yarışırken görürsün. Yaptıkları ne kötü bir şeydir. Rabbanilerin ve din bilginlerinin onları günah olan sözden ve rüşvet/haram yemekten sakındırması gerekmez miydi? (Âlimlerin ve yöneticilerin iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma görevini terk ederek) yaptıkları şey ne kötüdür.”[47]

Abdullah ibni Mes’ud’dan (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Benden önce, Allah’ın bir millete gönderdiği her peygamber için; milletinden, onun sünnetine uyan, emrini tutan arkadaşları (ashabı) ve sadık dostları (havarileri) olurdu. Sonra onların arkasından bir nesil gelir; yapmadıklarını söylerler, emrolunmadıklarını yaparlar. Kim onlarla eliyle mücadele ederse o mümindir, kim diliyle mücadele ederse o da mümindir, kim kalbiyle mücadele ederse o da mümindir. Bunun dışında ise hardal tanesi kadar iman yoktur.”[48]

Ancak Allah Resûlü’nün (sav) haber verdiği itikadi ve ahlaki sapmaları hangi usulle tespit edeceğiz? İslam’a ve Müslimlere düşmanlıkları vahiyle tescillenmiş müsteşriklerin usulüyle mi?[49] Yoksa vahyin öğütlediği; içinde merhamet, adalet ve ıslah olan şer’i usulle mi?[50] S. Hatipoğlu yazısından okuyalım:

“…Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

‘Ümmetimi Kureyş’in şu Hayy’i (batnı, alt kabilesi) helak edecektir.’

Etraftakiler sordu: ‘Bunlara karşı ne yapmamızı emrediyorsun, ey Allah’ın Resûlü?’

Peygamber (sav) cevaben şöyle dedi: ‘Keşke halk bunlardan uzak kalabilse (onlarla ilişkiyi kesse)!’

Müsned’deki bu rivayetin akabinde, İmam Ahmed’in oğlu Abdullah (öl. 290/903), bize, hadis tenkit tarihi bakımından son derece mühim olan şu açıklamada bulunmaktadır:

‘Babam bana ölüm döşeğinde şöyle dedi: ‘Bu hadisi kaldır at, çünkü o, Peygamber’in (sav) hadislerine aykırıdır.’[51]

Kastettiği Peygamber sözü şuydu: ‘Dinleyin, itaat edin, sabredin.’ ’[52] Ahmed ibni Hanbel’in (rh), zalim Müslim idarecilere karşı şiddetten uzak bir itaat ve sabır gösterilmesini tavsiye eden hadisleri benimsemiş olduğunu bilenler, Emevi idaresine karşı vaktiyle pek çok âlimin aldığı sert tutumu onun tasvip etmeyeceğini, kendisinin de Abbasilerin zalimlerine karşı aynı davranışı göstermekten geri kalmayacağını kolayca tahmin edebilirler. Nitekim de öyle olmuştur.”[53]

Aslında yazarın amacı; Buhari ve Müslim’de yer alan bir hadisi Ahmed ibni Hanbel’in (rh) zayıf gördüğü, dolayısıyla Buhari ve Müslim’de zayıf hadis olabileceği… Ancak araya konuyla ilgili kendi yorumunu ekliyor ve ulemanın zalim yönetimlere olan tavrının, hadis tercihlerine etki ettiğini ima etmiş oluyor. Ki takipçilerinden olan bir başka akademisyen, hocasını kaynak göstererek bu iddiayı daha açık ve kesin bir dille naklediyor, okuyalım:

“Buna Ahmed ibni Hanbel’in siyasal otoriteye karşı tavır takınmayı teşvik eden hadislerin, Müsned’inden çıkartılması emrini vermesi de eklenince hadisçilerin siyasi otoriteyle uzlaşma arzularının ne kadar had safhada olduğu ortaya çıkar ki Mütevekkil Dönemi bu uzlaşmanın sağlandığı dönemdir.”[54]

Birinci akademisyen, hadisçilerin siyasi otoriteye karşı tavırlarının hadis tercihlerine etki ettiğini arızi ve imalı bir yorumla araya sıkıştırdı (M. Said Hatipoğlu). İkinci takipçi bu imayı kesin ve net bir dille aktardı (M. Emin Özafşar). Üçüncü takipçi bunu polemik konusu yaptı ve yanlışı ortaya konmasına rağmen yanlışında ısrar edip onu uyaranlara da hakaretler ederek iddiasını sürdürdü (Mustafa İslamoğlu). İşte bu kadar büyük bir iddianın arka planında yatan gerçek! Bir buçuk satırlık bir ifadeye kesin bir hüküm bina ediliyor. Sonra bu hüküm, ilgilisinden bağımsız olarak tüm hadisçilere nispet ediliyor. Sonra da iddia, sübutu ve delaleti kat’i bir nassa dayalıymış gibi uğruna mücadele edilen bir inanç esasına dönüşüyor. Kaldı ki; bir buçuk satır üzerine inşa edilen bu hüküm baştan sona, ilmî ve ahlaki hatalarla doludur. Şöyle ki;

a. Zalim sultanlara karşı çıkma hadisleri Müsned’de yerli yerinde durduğuna göre bu iddiaya ve iddia sahiplerinin ilim ahlakına nasıl güveneceğiz?

b. Şayet Ahmed ibni Hanbel (rh), “Bu hadisleri çıkart.” dediği hâlde oğlu Abdullah çıkarmadıysa, Abdullah’ın sözüne nasıl güveneceğiz? Babasına ait bir emre itaatsizlik eden, başkasına ait bir eserde keyfî tasarrufta bulunan biri güvenilir midir? Yok eğer Abdullah’ın (rh) bunu yapmayacak kadar değerli bir âlim olduğunu düşünüyorsak -ki öyledir- acaba birileri bu cümleyi kitaba sokuşturmuş olamaz mı? Neredeyse Allah Resûlü’nün (sav) çoğu hadisinin uydurulduğuna inanan bu zevatlar, neden hadislerde şüphe oluşturan bu gibi rivayetlerin uydurma olduğuna inanmıyorlar? Gerçekten araştırmalarında tarafsız mı davranıyorlar?

c. Acaba İmam Ahmed, Hatipoğlu Hoca’nın iddia ettiği gibi zalim sultanlara itaati emreden hadisleri benimsemiş ve Emevilere karşı ayaklanan âlimlerin yaptığını tasvip etmemiş miydi? Kendisinin bir ayaklanmaya katılmamış olması, ayaklananları tasvip etmediği anlamına mı gelmektedir? Çok basit bir okuma yaptıkları takdirde bu çıkarımın batıl olduğunu göreceklerdi. Zira Ahmed ibni Hanbel (rh) gerek kendi döneminde gerek geçmişte zalim sultanlara karşı ayaklanan ulemayı rahmetle yâd etmiş, onları övmüştür. Kendi döneminde Abbasilere karşı ayaklanan Ahmed ibni Nasr El-Huzai’yi şehit kabul etmiş ve şöyle demiştir:

“İmam Ahmed onun için, ‘Allah rahmet etsin, ne kadar da cömertti. Bu yolda canını feda etti.’ dedi.”[55]

Emevilere karşı kıyam eden Said ibni Cubeyr’e (rh) şöyle der:

“İmam Ahmed’in (rh) şöyle söylediği aktarılır: ‘Said ibni Cübeyr, yeryüzünde herkes onun ilmine muhtaçken (Haccac tarafından) öldürüldü.’ ”[56]

Örneğin, bu iddiayı dillendiren akademisyenler, zulme karşı verilen birçok mücadeleye iştirak etmemiştir. Bu, onların zulme karşı mücadeleyi tasvip etmediği anlamına mı gelmektedir!

d. Farz edelim bu söz İmam Ahmed’e (rh) ait olsun. Neden sözü Abbasilerden işkence gördüğü dönemde değil de Abbasi Halifesinin onu zindandan çıkardığı zaman söylediğine inanıyorsunuz? Suizan haram değil midir? Yoksa akademisyenler ilmî tespitler yapıp özgürce düşünsünler diye suizan yasağından muaf mıdır? Geçmişe dönük her olayı, en olmadık şekilde yorumlamak hangi ilmî usulün gereğidir?

e. Şöyle bir düşünsek; şu ân akademide görevli hocalar, laik sisteme ait bir kurumda çalışıyor ve sistemin verdiği maaşla geçimlerini sağlıyorlar. Kendileri bu durumdayken hadisçileri sistemle uzlaşıyla suçlama hakkını nereden alıyorlar? Sistemden aldıkları maaş karşılığında dinin hangi hükümlerini gizliyor, hangilerini tahrif ediyorlar? Kendileri için bu iddiayı kabul ediyorlar mı? Şayet etmiyorlarsa, niçin Ahmed ibni Hanbel’e (rh) yakıştırıyorlar? Yoksa laik sistemi Abbasi Devletinden daha mı üstün görüyorlar? Diyelim tespitleri doğru olsun; kendileri için caiz olan, neden hadisçiler için caiz değil ki? Örneğin, bu hocalar dinin bütün hükümlerini laik Kemalist düzene hatırlatıyor mu? Üniversitede her şey İslam’a uygun mu? Tevhidî hakikatler şöyle dursun, zina, içki, kumar gibi devlet eliyle işlenen günahlara karşı çıkıyorlar mı? Buradan elde edilen gelirle ödenen maaşlar için sistemi uyarıyorlar mı? Sorular, sorular, sorular… Sistemin göbeğinde oturacaksınız, din adamı kisvesiyle maaş alacaksınız… sonra da sistem tarafından şehid edilen, zulme uğrayan hadisçileri sistemle uzlaşmakla suçlayacaksınız, yuh![57]

f. Şayet bir buçuk satırlık bir iddiayla tüm hadisçiler suçlanacaksa ve bu ilim ahlakıysa, soruyorum: Bazı akademisyenlerin öğrencilerine sarkıntılık ettiği, uzaktan eğitim sırasında müstehcen video izledikleri tespit edildi. Asırlar sonra birileri çıksa, bu birkaç örnek üzerinden şu dönemdeki tüm akademisyenleri sapık, ahlaksız, ırz düşmanı ilan etse; hocalarımız bu durumdan razı olur mu? Olmaz, olmamalılar da. Peki, kendi yaptıklarının bir farkı var mı? Bir buçuk satırlık bir cümleyle tüm hadisçileri zan altında bırakmak hangi ilmin, ahlakın ve usulün neticesidir?

3. Arap Milliyetçisi İbni Teymiyye!

Eminim başlık, çoğu insan için şaşırtıcı, hatta tuhaftır. İddiayı ilk okuduğumda ben de şaşırmış, ilginç bulmuştum. Böylesi büyük bir iddianın altını dolduracak ciddi argümanlar olduğunu, daha doğrusu olması gerektiğini düşünmüştüm. Sağ olsunlar, bugüne kadar hiç yanıltmadılar. Allah’tan (cc) korkmadıklarını, kuldan utanmadıklarını ve dillerine doladıkları “ilmîlik/hür düşünce” anlayışına en uzak insanlar olduklarını bir kez daha gösterdiler.[58]

İddiaları okuyalım:

“İbni Teymiyye’nin yaşadığı dönem Sünni Arap iktidarının temsilcisi olan Abbasilerin artık güç kaybettiği, Arap dışı milletlerin Abbasi topraklarını ele geçirdiği, Şiiliğin aşırı derece güç kazanarak hâkim mezhep hâline geldiği, Haçlı seferlerinin İslâm dünyasını sarstığı bir dönemdir. Daha da önemlisi doğudan gelen Moğol saldırıları 1258’de Abbasi hanedanının yıkılmasına neden olmuştur. Kureyş soyundan gelen son Sünni Arap hanedanının çökmesi Sünni Arapları derin bir endişeye sürüklemiştir.Bölgeye hakim olan Moğol rejiminin hanları Olcayto ve Gazan Hanlar bölgedeki Şii ulema ve kesimle işbirliğine gitmiş, hatta bahse konu Moğol hanları Şii mezhebine girmişlerdir. Ailesi ile Moğol işgali nedeniyle Şam’dan kaçmak zorunda kalan İbni Teymiyye, Selefi öğreti üzerinden Moğollara karşı cihad ilanında bulunmuştur.”[59]

Yazar, İbni Teymiyye’nin Moğollara/Tatarlara karşı verdiği mücadeleyi Arap milliyetçiliği olarak adlandırmakta, İbni Teymiyye’nin (rh) Selefiliği, milliyetçiliğine paravan kıldığını iddia etmektedir.

“İbni Teymiyye, Arapların siyasi olarak zora düştükleri böyle bir dönemde Selefi geleneğe sarılması ve öze, yani Selef’e dönüş anlayışıyla Arapları cihad için mobilize etmesi, Arapların tarihte Selefi metodla İmam Hanbel sonrası dönemde ikinci kalkışması ve direniş geliştirmesi olarak nitelendirilebilir. İbni Teymiyye’nin bu hareketi Sufilik, Şia, İsmaililik gibi Sünnilik karşıtı dinî hareketlerin Arap toplumunu pasifleştirmesi ve parçalamasına karşı bir cevap olarak geliştirdiği kabul edilebilir. Bu yolla Araplar açısından hem bu tür hareketlere karşı mücadele edilmeye çabalanmış hem de Sünni Arapların dış tehditlere karşı savunma gücü oluşturulmuş ve Moğol ilerleyişinin durdurulması sağlanmıştır.”[60]

Gelin, bu iddiaya yakından bakalım: Bir İslam âliminin tarihe damga vuran duruşu; İslam âlimi olmasından, Allah (cc) korkusundan veya sorumluluk duygusundan kaynaklanmıyor. Tamamen milliyetçi duygularla savaşıyor. Peki, bu iftira ve suizannın dayanağı nedir?

a. İbni Teymiyye’nin (rh) cihadını ve öze dönüş davetini milliyetçilik olarak isimlendiren yazar, bu bölümde beş kaynak kullanmıştır. Kaynakların beşi de yabancılara aittir. İslam dinine ait bir meseleyi ve bu coğrafyaya ait bir sorunu, hiçbir İslam âlimi ve düşünürü izah etmemiş/edememiş gibi; ya modern Haçlı Seferlerinin keşif kolu Batılı akademisyenler ya da ismi bize, yüreği/zihni bulunduğu topraklara ait mustağrib akademisyenlerden alıntı yapmıştır.

b. Yazara göre İbni Teymiyye; Sufilik, Şia, İsmaililik gibi haraketleri Arap toplumuna (dikkat edin, İslam’a değil) tehlike görmekte ve Arap toplumunu parçalanmaktan kurtarmak için Selefilik paravanıyla milliyetçi bir savaş vermektedir.

Sorulması gereken soru şudur: Çatısı altında savaştığı Memlükler Arap mıdır? Hayır, Türk’tür. Müellife göre İbni Teymiyye (rh) Arap milliyetçisidir. Ancak bu Arap milliyetçisi (!), Tatarlara karşı Türklerin safında savaşmış, Türk olan Memlüklerin saltanatını güçlendirmiştir. Aynı yazar Ahmed ibni Hanbel’i (rh) milliyetçi ilan ettiği bölümde şöyle demektedir:

“Selefi geleneği savunan Hanbelilere göre Şiilik, Mutezile, Sufilik gibi akımların arkasında hep Farslar vardır ve İslam’ın özünü ve İslam’daki Arap hâkimiyetini sarsma amacı gütmektelerdir. Hanbelilerin bu tehdit algısı onları bu tür akımlara karşı şüpheyle bakmaya ve hatta saldırgan bir tutum sergilemeye itmiştir. Hanbeli Selefiler tarafından Abbasilerde Fars kliğine yakınlık gösteren ve ordu sisteminde Türklerden ve Deylemlilerden yararlanan Memun ve Mutasım ile güç mücadelesine girilmiş, Arap baskın hilafet anlayışı kurtarılmaya çalışılmıştır.”[61]

Selefiliği paravan olarak kullanan Ahmed ibni Hanbel (rh) ve taraftarları Türklerden rahatsızdır. Ancak Ahmed ibni Hanbel’in takipçisi İbni Teymiyye, Türkler adına savaşmıştır! Kaldı ki, Arap-Sünni-Abbasi hilafetini zayıflatan Selçuklular da Türk’tür. Yani, Arap milliyetçisi Selefiler, Arap Sünni hilafeti zayıflatan Türklerden rahatsızdır; ancak o, Türklerin safında savaşmaktadır.

c. Memlüklüler İbni Teymiyye’nin savunduğu öze dönüş fikrine ne kadar yakındır? Bilindiği gibi İbni Teymiyye (rh) (felsefi) Sufilik ve Şiiliği İslam için tehlike gördüğü kadar, Eş’ariliği de bir tehlike olarak görmüş; Eş’ari âlimlerle münazaralar yapmış, Eş’ari âlimlerin onun aleyhindeki propagandaları sebebiyle hapis yatmıştır. Yazarın mantığına göre Arap milliyetçisi İbni Teymiyye, nasıl oluyor da Eş’ari Memlüklere yardım ediyor?

d. Büyük iddia sahipleri, baştan yanlış kabullerle yola çıktıklarından ilmî hakikatleri ters yüz etmekte beis görmüyorlar. Şöyle ki; İbni Teymiyye (rh) milliyetçilik duygusuyla Moğollara/Tatarlara karşı bir savaş başlatmamıştır. Şayet milliyetçilik güdüsüyle savaş çıkaracak olsa, ilk savaşması gereken Memlükler olurdu. Ayrıca Moğollar/Tatarlar Şam topraklarına girdiklerinde İbni Teymiyye (rh) bir grup âlimle birlikte Kazan Han’ı ziyaret etmiş, ondan Dımeşk halkı için eman almıştır. Âdetleri olduğu üzere Moğollar verdikleri ahdi bozunca savaş yaşanmıştır. Yani savaşı başlatan da sürdüren de Dımeşk ehli ve İbni Teymiyye değil, Moğollardır/Tatarlardır. İbni Teymiyye (rh) işgalciye karşı yapması gerekeni yapmış, direnmiştir. Dönemi anlatan kitaplardan okuyalım:

“Kazan Vakası: Sultan, Selimiye vadisi yanındaki Haznedar vadisine ulaştığında Rebiu’l Evvel ayının yirmi yedinci günü olan çarşamba günü Tatarlar toplandı. Müslimlerle karşılaştılar ve onları bozguna uğrattılar. Sultan kaçarak döndü. -Şüphesiz ki biz Allah’a aitiz/Allah’tan geldik ve hiç şüphesiz yine O’na döneceğiz.- Komutanlardan olan bir topluluk ve onlar dışında halktan birçok kimse bu savaşta öldürüldü.

Kadıların başı savaşta öldürüldü. Müslimler sabrettiler ve güzel bir şekilde savaştılar. Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdi. Müslimler savaştan dönüp kaçtılar. Hiç kimse dönüp birbirlerine bakmıyordu kaçarken. İşte bundan sonra akıbet muttakilerin oldu. Ancak askerler topukları gerisine Mısır diyarına döndüler. Onlardan çoğu Dimeşk’e geçti. Dımeşk halkı kendileri, aileleri ve malları hususunda çok korkuyorlardı. Sonra kazaya ve kadere teslim oldular ve boyun eğdiler. Kader çattığı vakit tedbir ne işe yarar. Sultan, askerlerden bir grubun içerisinde onlarla birlikte Ba’labek ve Bikâ ilçelerine döndü. Dımeşk’in kapıları kapalıydı ve kaleleri korunaklıydı. Her şeyin fiyatı çok artmış ve insanlar fakirleşmişti. Allah’ın onları bu zorluklardan çıkarışı yakındı. Beldenin kanaat önderleri ve onlardan başka kimseler Mısır’a kaçtılar. Örneğin, Kadı İmamuddin Eş-Şafiî, Malikî Kadı Ez-Zevâvi,Tâcuiddîn Eş-Şirazî, Kara Sorumlusu Alemuddîn Es-Savâbî, şehrin valisi Cemaluddîn, İbni’n Nehhâs, Muhtesib (hesap kitap işleriyle ilgilenen) ve bunların dışında avamdan olan bazı tüccarlar. Orada kalan kişilerin başına şehirde en yetkili kişi olarak kale muhafızından başka kimse kalmadı.”[62]

“İbni Kesir, İbni Teymiyye ve Tatarların lideri olan Kazan’ın takas için yaptıkları oturumu anlatırken şöyle dedi: ‘İşte böyle! Tatarların sultanı bu olaydan sonra Dimeşk’e gitti. Şehrin kanaat önderleri ve Şeyh Takiyyuddîn  İbni Teymiyye, Meşhed Ali’de bir araya geldiler. Kazan’ı karşılamak için gitmek üzere ve Dimeşk halkı için ondan eman almak üzere anlaştılar. Rebîu’l Ahir ayının üçüncü günü olan pazartesi günü yola çıktılar. Nebik’te Kazan ile bir araya geldiler. Şeyh Takiyyuddîn İbni Teymiyye ona çok ağır ve sert sözler söyledi. Onun sözlerinde büyük maslahatlar vardı ve bu sözler Müslimlerin faydasına döndü. Övgüler Allah’a aittir.”[63]

“Şeyh, tercümana şöyle dedi: ‘Kazan Han’a şöyle de: ‘Sen Müslüman olduğunu iddia ediyorsun ve bize ulaştığına göre yanında kadı, imam, şeyh ve müezzinler var. Buna karşın bize saldırdın öyle mi? Baban ve deden kâfirdi ve onlar senin bu yaptığını hiçbir zaman yapmadılar! Ahdettiler ve vefa gösterdiler! Ancak sen ahdettin ve ihanet ettin! Bir şey söyledin, vefa göstermedin ve tersini yaptın!’ ’

Kazan Han, Kutluşah, Bolay ve İbni Teymiyye arasında bazı talihsiz hadiseler cereyan etti. İbni Teymiyye bu hadiselerin hepsinde Allah için hareket etmişti; hakkı söylemiş ve ancak Allah Azze ve Celle’den korkmuştu. Bu topluluğa ikram edilerek yemek verildi. İbni Teymiyye hariç hepsi bu yemekten yedi.

İbni Teymiyye’ye şöyle soruldu: ‘Yemek yemez  misiniz?’ O şöyle cevap verdi: ‘Sizin yemeklerinizden nasıl yerim? Halbuki bunları insanların küçükbaş hayvanlarını yağmalayarak, insanların ağaçlarından kestiklerinizle pişirmişsiniz!’

Sonra Kazan Han İbni Teymiyye’den dua etmesini istedi. İbni Teymiyye (rh) duasında şöyle dedi: ‘Allâh’ım! Eğer bu kulun Mahmud (Kazan Han) ancak senin kelimenin yükselmesi ve dinin bütününün senin olması için savaşıyorsa ona yardım et, destek ver; beldelere ve insanların üzerine hâkim kıl! Eğer gösteriş, nam salmak, dünyayı talep etmek, kendi kelimesinin yükselişi, İslam ve ehlinin zilleti için yaptıysa onu cezalandır, korkut, yok et ve kökünü kazı!’

Kazan Han da İbni Teymiyye’nin (rh) duasına amin diyor ve ellerini kaldırıyordu! Biz, Kazan Han İbni Teymiyye’yi öldürmeyi emredince kanı üzerimize bulaşmasın diye hemen elbiselerimizi toplamaya başladık. Kazan Han’ın huzurundan çıkınca Kadiy’ul Kudat Necm’ud Dîn İbni Sasrî ve başkaları İbni Teymiyye’ye şöyle dedi: ‘Neredeyse sen, bizi ve kendini helak edecektin (öldürtecektin)! Vallahi biz, bundan sonra seninle arkadaşlık etmeyeceğiz!’ İbni Teymiyye de şöyle dedi: ‘Vallahi ben de sizinle arkadaşlık etmeyeceğim!’

Biz, bir grup olarak ayrıldık ve Şeyh, beraberinde ashabından bir grupla beraber geride kaldı. Kazan Han’ın ashabından hakanlar ve emirler arasında bu haber yayıldı. Duasından teberrük etmek için İbni Teymiyye’ye geldiler. İbni Teymiyye de Dimeşk’e doğru yürüyor ve Tatarlar ona bakıyordu. Vallahi İbni Teymiyye Dimeşk’e ancak kafilesinde yaklaşık üç yüz binekli süvariyle ulaştı. Ben de İbni Teymiyye ile birlikte olanlardandım. İbni Teymiyye ile arkadaşlık etmeyi reddedenlere gelince, Tatarlardan bir grup onların üstüne saldırdı ve her şeylerini çaldı.”[64]

“Dolayısıyla Şeyh, sultanın huzurundan şereflendirilerek ve yüceltilerek çıktı. Salih niyeti sebebiyle Müslümanların kanını korumak için kendi nefsini feda etmeye katlandığından, Allah onu talep etmekte olduğu şeye kavuşturdu. Bu aynı zamanda, onların elindeki Müslüman esirlerin çoğunun kurtarılmasına, ailelerine dönmelerine ve mahremiyetlerinin korunmasına sebep oldu. Bu, en büyük cesaretin, sebatın ve ruh gücünün göstergesidir. Hep şöyle derdi: ‘Kişi ancak kalbinde hastalık bulunduğu için Allah’tan başkasından korkar! Zira adamın biri, Ahmed bin Hanbel’e bazı idarecilerden korktuğundan şikayet edince Ahmed (rh) şöyle dedi: ‘Eğer sıhhatli olsaydın, hiç kimseden korkmazdın!’ Yani korkun, kalbinden sıhhatin gitmesi sebebiyledir.’ ”[65]

Bu eman hadisesinden sonra şunlar yaşandı:

“Ayın onuncu günü olan pazartesi günü Emir Seyfeddin Kabcak El-Mansurî geldi ve meydana indi. Tatar ordusu yaklaşmıştı. Şehrin genelinde ise yağmalar artmış ve bir grup insan öldürülmüştü. Şehirde ürünlerin fiyatları oldukça arttı. Halkın maddi durumu kötüleşti. Kabcak, kalenin muhafızına mektup yazıp kaleyi Tatarlara teslim etmesini istedi.

Kale muhafızı Ercuvaş bu talebi kesin bir şekilde reddetti. Kabcak, şehrin kanaat önderlerini topladı. Aynı şeyleri onlarla da konuştu. Onlar da Kabcak’ın bu talebine olumlu karşılık vermedi.

Ercuvaş, kalede tepreşen bir göz kalmayıncaya kadar orayı onlara teslim etmekten kesin bir şekilde imtina etti. Şeyh Takiyyuddîn İbni Teymiyye de kale muhafızına şöyle söyledi: ‘Şayet kalede sadece bir taş dahi kalsa eğer gücün yetiyorsa onu bile onlara bırakma. Şüphesiz kalenin korunmasında Şam halkı için büyük bir maslahat vardır. Şüphesiz Allah, onlar için bu kaleyi ve suru korumuştur ve Şam ehline sığınak yapmıştır. Şam beldesi güven ve sünnet diyarıdır. Ta ki İsa ibni Meryem (as) inene kadar bu böyledir.’ ”[66]

Görüldüğü gibi saldırı düzenleyen, işgalci Moğollardır/Tatarlardır. İbni Teymiyye’nin de dâhil olduğu Dımeşk ordusu ve Memlükler işgale karşı topraklarını savunmuş, ilk savaşı kaybetmişlerdir. İlhanlı/Moğol (Tatar) hükümdarı Kazan Han’dan eman almış ve direnişi sonlandırmışlardır. Ancak Moğollar/Tatarlar verdikleri emanı bozup Dımeşk çevresini yağmalayınca, şehri teslim etmemiş; İbni Teymiyye (rh) öncülüğünde yeni bir direniş süreci başlamış ve savunma hatları oluşturulmuştur. Moğollar/Tatarlar Dımeşk’i teslim alamayınca Papa VIII Boniface (Banifıs)’a Memlüklere karşı ittifak teklifinde bulunmuştur. Hazırlıklar yapılmış ve Dımeşk üstüne yürümüştür. İki ordu karşılaşır; Gürcü ve Ermenilerin de yer aldığı İlhanlı/Moğol (Tatar) ordusu bu son savaşta yenilir. Neredeyse ordularının tamamına yakını telef olur.[67] Bu, Moğolların/Tatarların tarihinde ikinci büyük yenilgidir ve onların tarihten silinişini hızlandırmıştır.

e. Şu akıl tutulması satırları dikkatle okuyalım:

“İbni Teymiyye verdiği fetvalarda Memlük askerlerinin cihad esnasında orucu bile terk edebilecekleri yönünde fetva vermiştir…”

İşte bu, bizim her daim akıldan ve hür düşünceden bahseden akademisyenlerimizin içler acısı hâlidir. Yazıdaki “bile” ifadesine bakılırsa yazara göre bu fetva çok manidardır. Zira bu vahim fetva, İbni Teymiyye’nin (rh) milliyetçilik davası uğruna dinin emirlerini tahrif edecek kadar fanatik olduğunu ima etmektedir. Denise Aigle’den aktardığı bu çok mühim/akademik/olağanüstü/eşi bulunmaz tespite (!), Batı tercüme bürosu elemanı olarak, akademisyenimiz şu yorumu yapmıştır:

“İbni Teymiyye bu şekilde Abbasi hanedanını yıkan ve bölgedeki son Arap yönetimine son veren Moğollardan intikam almıştır.”

Acaba İbni Teymiyye (rh) milliyetçilikten değil de Kur’ân ve sünnette yer alan bir hükümden dolayı bu fetvayı vermiş olabilir mi?

“(Oruç) sayılı günlerde (size farz kılındı). Sizden her kim hasta ya da yolculukta olur (ve oruç tutmazsa) onun yerine başka bir günde (oruç tutsun)…”[68]

İbni Abbas’tan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Nebi (sav) Ramazan ayında Huneyn’e gitmek üzere çıktı. İnsanlar ise farklı farklı hâldelerdi. Kimisi oruçluydu kimisi oruçlu değildi. O, bineğine binince içinde süt ya da su bulunan bir kap getirilmesini emretti. Onu avucuna -yahut da bineğin üzerine- koydu. Sonra insanlara baktı. Bunun üzerine, oruç açanlar, oruç tutmuş olanlara, ‘Orucunuzu açın!’ dediler.”[69]

Cabir ibni Abdullah’tan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Allah Resûlü (sav) seferlerinden birinde, gölge altına alınmış bir adamın başına toplanan bir kalabalık gördü ve, ‘Nedir bu?’ diye sordu. Oradakiler, ‘Bu adam oruçlu.’ dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sav), ‘Yolculuk sırasında oruç tutmak birr (erdem/iyilik) değildir.’ dedi.”[70]

Allah (cc) sefer/yolculuk hâlinde, daha sonra tutulmak kaydıyla oruçların yenilebileceğine ruhsat vermiştir. Allah Resûlü de (sav) savaş için çıktığı yolculuklarda orucunu yemiş, ashabının da yemesini teşvik etmiştir. İbni Teymiyye’nin fetvası da milliyetçilik ve intikam duygularıyla değil, şer’i hükmü uygulamak adına verilmiştir. Ne ki bunu anlamak için biraz akla, biraz hayâya biraz da söylenen her sözün Kıyamet Günü karşımıza çıkacağına dair hassasiyete ihtiyaç vardır. Ve en önemlisi de Batılıların “yanılmaz birer ilah” veya “masum birer nebi” olmadığını yakinen bilmek gerekmektedir.

Sonuç

Görüldüğü gibi; iddiaların büyüklüğü, o iddianın doğruluğu anlamına gelmemektedir. Hadislere ve geçmişe yönelik sorgulamalar, mutlaka sorgulanmalıdır. Geçmişi sorgulamak, ilmîlik ve hür düşünceden söz eden her insan; bu sorgulamayı yapacak akli olgunluğa, ilmî birikime ve olguları değerlendirebilecek özgür bir zihne sahip değildir. Büyük iddiaların arkasında genelde Batılılardan aktarılan değerlendirmeler yatmaktadır. Bunların çoğu suizan, dedikodu ve sığ akıl yürütmekten ibarettir.

 

[1]. Hadisçilere hasım olan Kevseri’nin kaynak olarak kullanılması ve doğurduğu sonuçlar için bk. Fıkhu’l Hadis Sünnet İlmihâli, Tevhid Basım Yayın, 1/22-66; İbni Hazm’a düşman olan İbni Arabi’nin kaynak olarak kullanılması ve doğurduğu sonuçlar için bk. Tevhid Dergisi, S 90, s. 7

[2]. 2/Bakara, 105

[3]. 3/Âl-i İmran, 118

[4]. 17/İsrâ, 36

[5]. 49/Hucurât, 12

[6]. 59/Haşr, 10

[7]. 17/İsrâ, 9

[8]. 39/Zümer, 17-18

[9]. Kitabın İbni Kuteybe’ye (rh) nispetinde şüphe edenler:

- İbni Arabi (rh), “Bu cahil, sahabeye hiçbir kıymet vermez. Tabii kitabın hepsi ondan sahihse...” diyerek, kitabın tümünün İbni Kuteybe’ye ait olduğu hakkındaki şüphesini ortaya koyar. (El-Avâsım Mine’l Kavâsım, s. 209)

- Şeyh Muhibbuddin El-Hatip, “El-Avâsım Mine’l Kavâsım” kitabına yaptığı tahkikte, (Aynı yer)

- Dr. Halid Kebir Alal’ın, müstakil olarak kaleme aldığı “Nakdu Kitabu’l İmâme ve’s Siyâse” isimli çalışmasında,

- Abdullah Useylan, bu kitaba dair yazdığı müstakil makale olan “Kitabu’l İmâme ve’s Siyâse Fi Mizani’l Tahkiki’l İlmi” adlı çalışmasında,

- Şakir Mustafa “Et-Tarihu’l Arabi ve’l Muerrihun” isimli çalışmasında, (bk. 1/241-242)

- Şeyh Meşhur Hasen Al-i Selman, “Kutubun Hazzera Minha Ulema” isimli çalışmasında, (bk. 2/298-301)

- Dr. Ali Nefi Ulyani, “Akidet-u İmam İbni Kuteybe” adlı eserinde, (bk. s. 88-93)

- Müsteşriklerden Pascual de Gayangos, Reinhart Dozy, Micheal Jan de Goeje ve Brockelmann kitabın İbni Kuteybe’ye nispetinde şüphe etmişlerdir. (bk. DİA, El-İmâme ve’s  Siyâse, Avni İlhan)

[10]. Nakdu Kitap İmâme ve’s Siyâse, Dr. Halid Kebir Alal, s. 2-3

[11]. Nakdu Kitap İmâme ve’s Siyâse, Dr. Halid Kebir Alal

[12]. Nakdu Kitap İmâme ve’s Siyâse, Dr. Halid Kebir Alal

[13]. Kitapta omurgayı oluşturan beş isnad vardır. Tüm isnadlarda İbni Ebi Meryem ve Ebu Avn olduğu için iki isnadı aktarmakla yetindim. Diğer üç isnadın hâli, zayıflık yönünden bu iki isnaddan geri değildir. bk. Nakdu Kitap İmâme ve’s Siyâse, s. 2-6

[14]. Kitap İmâme ve’s Siyâse Fi Mizan Tahkik ilmi, Dr. Abdullah Useylan, s. 26

[15]. age.

[16]. Ahtau’l Tarihiyye ve’l Menheciyye Fi Muellefat Muhammed Arkun ve Muhammed Abid El-Cabiri, Halid Kebir Alal, s. 22

[17]. age.

[18]. age.

[19]. age.

[20]. age.

[21]. Kutubun Hazzera Minha Ulema, 2/298-301

[22]. age.

[23]. Akidetu İmam İbni Kuteybe, Dr. Ali Nefi’ El-Ulyani, s. 90-91

[24]. age. s. 113-116

[25]. age.

[26]. age.

[27]. age.

[28]. age.

[29]. Akidetu İmam İbni Kuteybe, Dr. Ali Nefi’ El-Ulyani, s. 88

[30]. İmâme ve’s Siyâse, DİA, Avni İlhan

[31]. age.

[32]. Kayıhan Yayınları tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

[33]. Kitabın Ankara Okulu ve Maruf Yayınları tarafından yayımlanmış iki ayrı tercümesi vardır.

[34]. Ahta Tarihiyye ve’l Menheciyye, Halid Kebir Alal, s. 21

[35]. Kutubun Hazzera Minha Ulema, 2/298-301

[36]. Tarih-i Taberî (Tarihu’r Rusul ve’l Muluk), Ebu Muhammed bin Cerir’üt-Taberî, Sağlam Yayınevi, 1/7

[37]. Tarih-i Taberî, 1/30 tahkiki Mustafa Berzenci mukaddimesinden

[38]. age.

[39]. Tehzibu’t Tehzib, 3/123-124, 3190 No.lu ravi

[40]. Muhammed b. Ömer b. Vâkıd. Biyografisi için bk. “Tehzîbu’t Tehzîb” (9/363); “Mîzânu’l İ’tidâl” (3/662)

[41]. Biyografisi için bk. “Tehzîbu’t-Tehzîb” 4/295; “Mîzânu’l İ’tidâl” 2/255

[42]. Muhammed b. es-Sâib el-Kelbî. “Mîzânu’l İ’tidâl” 3/556

[43]. “Mîzânu’l-I’tidal” 3/419; el-Cerh ve’t-Ta’dil. 7/182; Lisânu’l Mîzân, 4/492

[44]. Sahâbenin Yüzyüze Kaldığı Olaylar ve Fitnenin Tarihi, s. 30-31

[45]. Tarih-i Taberî, 1/117-153, Mustafa Berzenci mukaddimesinden

[46]. Bu iddia ilk ortaya atıldığında İhsan Şenocak Hoca, “Müsned” kitabıyla ekranın karşısına geçip zalim sultanlara karşı çıkmakla ilgili hadisleri okudu. (bk. Mustafa İslamoğlu’na, Ulemaya iftira etme kardeşim, https://www.youtube.com/watch?v=hS-1TJgPhSI, Erişim Tarihi 08.07.2021)

[47]. 5/Mâide, 62-63

[48]. Müslim, 50

[49]. “Ehl-i Kitap’tan kâfirler ve müşrikler Rabbinizden üzerinize hiçbir hayrın gelmesini istemezler. Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük bir fazilet sahibidir.” (2/Bakara, 105)

[50]. “(Muhacir ve Ensar’dan) sonra gelenler derler ki: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, (şefkatli olan) Raûf ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’sin.’ ” (59/Haşr, 10)

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adaletli şahitler olun. Bir kavme olan öfkeniz/kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin. Adaletli olun! O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (5/Mâide, 8)

[51]. Belirginleştirme, bana (Halis Bayancuk) aittir.

[52]. Müsned II, 301; r. 8011.

[53]. İslami Araştırmalar, 10. cild, s. 1-4, M 1997

[54]. İdeolojik Hadisçiliğin Tarihi Arka Planı, M. Emin Özafşar, s. 62

[55]. El-Bidaye ve’n Nihaye, 10/303

[56]. age. 12/466

[57]. Akademisyenlerin zan, dedikodu ve kılükal cinsinden yorumlarla zulmettiği başka bir âlim de Ebu Muhammed El-Berbehari’dir. Ona (rh) zan, iftira ve dedikodu cinsinden yöneltilen tenkitler ve tenkitlere verilmiş cevaplar için bk. Şerhu’s Sunne, Ebu Muhammed El-Berbehari, 15-27 (mukaddime)

[58]. Türkiye Günlüğü, Arap Milliyetçiliğine Farklı Bir Bakış: Selefilik, Selim Öztürk, S 134, Bahar 2018, s. 27-46 (Yazar bu makalede Ahmed ibni Hanbel’den başlayarak “Selefi” diye isimlendirdiği Muhammed ibni Abdulvehhab (rh) ve onları örnek aldığını iddia ettiği oluşumları milliyetçilikle suçlamıştır. Bu makalede yalnızca İbni Teymiyye (rh) ile ilgili iddiayı ele aldım. Gayem, her iddiaya cevap vermek değil, büyük iddiaların ardındaki basitliğe dikkat çekmektir.)

[59]. Türkiye Günlüğü 134/Bahar 2018, s. 35

[60]. age. s. 35-36

[61]. age. s. 34

[62]. El-Bidâye ve’n Nihâye, 17/717-718

[63]. age. 17/719

[64]. Şeyhulislam İbni Teymiyye’nin Menkıbeleri Hususunda Yükseltilmiş Sancaklar, s.110-111

[65]. age. s.121-122

[66]. El-Bidâye ve’n Nihâye, 17/720

[67]. bk. İlhanlı Hükümdarı Gazan Han’ın Suriye İşgali Sürecinde İbni Teymiyye’nin Siyasi ve Dini Mücadelesi, Ahmed Sağlam, JİDSES, 2016/ç. 3, S 6

[68]. 2/Bakara, 184

[69]. Buhari, 4277

[70]. Buhari, 1946; Müslim, 1115