Kâinatın yaratıcısının mutlak hâkimiyetini hayatın her alanında kabul etmeyen bir toplumda itikadi sapmaları görmezden gelerek sadece birtakım görünür haramlara karşı yüksek hassasiyet gösterip bunlardan sakındırma çabalarının dayandığı bir temel yoktur.

Doğru ve güvenilir kaynaklardan öğrendiği inanç ve amel esaslarını insanlara ulaştırmaya çalışmak, sorumluluk sahibi bir müminin asli vazifelerindendir. Günümüz değişen dünyasında giderek artan nüfus, durmaksızın devam eden göçler, farklılaşan -aslında tuhaflaşan- toplum, inancı ve fıtratı hedef alan Batı ve batıl referanslı eğitim sistemi, küresel çapta dayatılıp yerelde tahmin edilmeyen boyutlarda karşılık bulabilen gayrı fıtri anlayışlar, kesintisiz bir şekilde süregiden dijital kuşatma ve imha taarruzlarıyla geride kalan boşlukları fazlasıyla dolduran çirkefleşmiş basın yayın organlarının, beldeleri fitne fesada gark ettiği bir ortamda bu sorumluluğun ifası kuşkusuz daha da önemlidir.

Günümüzde yerkürenin hemen hemen her yerinde farklı şekillerde tezahür etse de büyük bir keşmekeş, çekişme ve karışıklık egemendir. Tevhid ve sünnet ehlinin, küresel haydutların hedef kitlesinin merkezinde olduğu hakikatini hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Hangi tarafa dönülse bazen tanımlamakta dahi zorlanılan farklı taktiklerle ifsad ve imha saldırılarına maruz kalmakta müminler.

Bir toplum ne kadar uzun süre, birlikte ortak bir yaşam sürmüşse; kendi içinde o denli sağlam, köklü ve güçlü bir ölçüm değeri teşekkül etmiş olur. Hiç şüphe yok ki bu ortak yaşam tarihi inanç, fikir ve amel birlikteliğine dayanmıyorsa, bu tek başına yeterli değildir. Böyle bir ölçüm biriminin temeli de tevhid ve sünnet gibi çok sağlam bir zemine dayanmalıdır. Aksi hâlde oradan buradan uydurulmuş ve yaşanan devirde üretilmiş ortak değerlere -ki bu sözde değerlerin bir kısmı da putlaştırılan faniler oluyor- ve duygulara dayanan ölçüm birimleri ise önünde sonunda “değer” özelliğini kaybetmektedir. Temeli akideye dayanmadığından doğal olarak süreç içerisinde şartlar ve hissiyat değiştikçe söz konusu değerler de önemsizleşecek ve değişecektir.

Tüm ilerleme iddialarına karşın toplumun itikadi, amelî, ahlaki, psikolojik, kültürel ve daha birçok alanda içinde bulunduğu eksi değerler gün geçtikçe diplere doğru daha da derinleşmektedir.

Tevhid ve sünnet ehli müminler dışında kullanımı, dava ehli oldukları izlenimi veren camiaların diline pek ağır gelen “tağut” ve “tağuti sistem”lerin üretip yaygınlaştırdığı yıkım çemberi giderek daralmaktadır.

Daha düne kadar gündemde toplumun nezaheti, ahlakı, maneviyatı, dayanışması ve daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulması gibi konular vardı. Bugün ise fıtratını büyük ölçüde koruyabilmiş insanların öncelikli gündemi ve hatta problemi, fıtrata ve aile mahremiyetine yönelik “sırtlan hücumlarına” ve “maymun istilalarına” maruz kalmak veya böyle bir tehdidi her zamankinden daha yakın hissedebiliyor olmaktır. Böyle bir ortamda tam güvensizliği tetikleyen tedirginlik ve korku atmosferi daha da yoğunlaşmaktadır.

Bugün toplum olarak yüz yüze kalınan “büyü”, insanları akıllara durgunluk veren bir hâle sürüklemektedir. Kalplere ve gözlere taaccüp perdeleri çekerek dünyayı bir panayır yeri ve hayatı da oyun ve eğlenceden ibaret sanacak kıvama getirilen yığınları “sihirbazların/tağutların” doğru yolda olduklarına iman etmeye neredeyse zorlamaktadır. Düşünmeyen, korunmayan ve sorgulamayan yığınlarsa her devirde inkâra, zulme, işgale, talana, ifsada, soyulmaya, anarşiye, salgınlara ve küresel sağlık mafyasına maruz kalırlar.

Diğer birçok alandan biraz farklı olarak ülkemizin eğitim bürokrasisinde kümelenmiş bukalemun tıynetli masonik şebekelerin ve kısmen de Şamanizm’i ululayan bir güruhun kontrol ve gözetiminde hazırlanan mevzuat ve müfredatla amaçlandığı üzere fıtri değerleri dumura uğratılmış ve iradeleri zayıflatılmış nesiller -daha doğrusu hareket edebilen şeyler, belki de dabbe- yetiştirilmekle inanç, amel ve ahlaka ardı ardına ağır darbeler vurulmaya devam edilmektedir.

İtikad ve fıtrat odaklı nitelikli eğitimin olmadığı veya eğitim kalitesi düşük tutulduğu için düşmanların bombalarla ve füzelerle yapmak istese dahi başaramayacağı şekilde ruhsuz ve sefil bir nesil “üretildi” ve bu ifsad tüm hızıyla sürüyor. Öyle ki geleneksel olarak da olsa bağlı olunduğu iddia edilen millî manevi hayat anlayışı yeni kuşakların dünyasından iz bırakmamacasına silinip gitmektedir.

İblisî hücumun sadece bir kolu olan ve toplumun olumsuz değişim ve dönüşümünde en etkili araç olan Batıcı Laik eğitimin kalitesi yerlerde sürününce Allah’a (cc), kul olma izzetinden büyük ölçüde yüz çeviren insanlar şu örneklerde olduğu gibi maddi manevi birçok açıdan bunun ölümcül sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalmaktadır.

Misal olarak; hükûmet bütçesi, belediyelerin devasa gelirleri, Merkez Bankası rezervleri, örtülü ödenekler ve ekonomiyle ilgili diğer alanlarda para, bu sistemin ürünü olan ekonomistlerin, finans uzmanlarının ve muhasebecilerin ellerinde buharlaşıp kaybolur.

Sanık durumuna sokulan nice masum insana atılan suçlar ispat edilemeyince, masumiyetleri kanıtlandığı hâlde ideolojik angajmanlarından ötürü asgari hukuki kriterleri dahi yerine getirmekten kaçınarak mazlumları kibrit kutusu gibi hücrelere tıkıp adaleti firar ettirenler de yine itikattan ve fıtrattan uzak bu sistemin yetiştirdiği yargıçlardır.

Böyle bir sistemin ürünü/mezunu olan mühendis ve müteahhitler insanlara, sadece çökme tarihi kesin olarak belli olmayan modern ve estetik “mezar binalar” yaparlar.

Geçtiğimiz Ramazan ayının son haftasında yeniden tetiklenen, Siyonistlerin Mescid-i Aksa işgalini andıran ve özellikle de biatlı olanlar da dâhil muhafazakâr kesimlerde dahi hoşnutsuzluğa neden olan, Gaziantep’teki bir camide itikafa girmiş insanları hedef alan baskını gerçekleştiren polis ve bekçi kıyafetli kişilikler de aynı sistemin ürünleridir. Onlar ki sistemin kendilerine öğrettiklerini harfiyen uygulamışlardır:

“Emir kulu olmak Allah’ın kulu olmaya takdim olunur, daha önceliklidir.”

Bu cürmü işlemenin başka türlü bir motivasyonu olamaz.

Bunların en vahim olanıysa İslam coğrafyasının neredeyse tamamında hüküm süren Firavunî sistemlerdeki Bel’amî teşkilatın mensuplarının ürettiği büyük fesattır. Adına “ilahiyatçı” ve “din adamları” denilen bu zevat da zayıflatılmış eğitim sistemi içerisinde belirlenmiş amaç ve ülkülere bağlı kalmak suretiyle hem kendilerinin hem de onları taklit merci olarak fetva makamında görenlerin dünya ve ahiretlerinin harap olmasına sebep olmaktadır.

Bugün âdeta zehirli bir hava gibi solumak zorunda kaldığımız “Batı” denilen uygarlık tam anlamıyla insanı/fıtratı, tümüyle kontrol edilebilir bir “araç” hâline getirmeye ve bunu başaramadığında da yok etmeye çalışan ilkesiz, vicdansız ve ruhsuz bir uygarlıktır. Savaşlarla, göçlerle, açlıkla ve en ünlü ve yaygın olan Korona da dâhil olmak üzere salgın(laştırılan) hastalıklarla bütün insanlığı saran işte bu felakettir. Bu bela, tıpkı semûm ateşi gibi insanın bizzat öz nefsine/iç âlemine sızıp onu içeriden yakmakta ve kararıp kurumuş bir küfür/şirk kütüğü hâline getirmektedir.

Safların ve Mevzilerin Güçlendirilmesi

Bilhassa süratli ve sefih bir hayata, hız ve hazza meftun olmuş çağımız toplumu; ya dost postuna bürünmüş insan suretindeki İblislere benzemede seviye atlayarak başkalaşıp şeytanlaşmada dereke dereke esfel-i safiline/aşağıların aşağısına yuvarlanmaya devam edecek ya da dosdoğru bir arınmayla tevhidle yeniden buluşup izzeti bularak dimdik ayakta kalacaktır. Bu durumda yapılan çalışmaların temelden başlaması ve yeniden kökten yeşermesi icap eder. Ortaya konan halisane çabaların ve Nebevi davetin insanlara ulaştırılması çalışmalarının -biiznillah- en başta fıtrat, ev, aile ve salih çevre gibi eldeki mevzilerin korunmasının bir tür garantisi olduğu apaçık ortadadır.

Bunun ilk basamağı da her bir müminin, bir bebeğin annesinden süt emmesi gibi hayata dair her ne varsa mümin ailenin temiz ve müşfik menbasından ruhen, kalben ve zihnen gıdalanmasıdır. Ailenin de çocuklarına takdim ettiği inanç, düşünce, ahlak ve hayat anlayışı ile yaşam tarzı da Rabbimizin emrettiği ve razı olduğu bir hâl üzere olmalıdır. Aksi durumda günümüzde anbean müşahede ettiğimiz gibi başta aile olmak üzere toplumun zehirlenmesi ve hayatın felce uğraması neticesi kaçınılmaz olur.

“Ey iman edenler! Nefislerinizi/Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taş olan ateşten koruyun…”[1]

Henüz dünyadayken ebeveyne cehennem hayatı yaşatacak ve ebedi hayatta da topluca cehennem ateşine sürüklenmeye sebep olacak fitne ve isyandan koruyarak Allah’ın (cc) emirlerine itaate ve Resûlullah’ın (sav) sünnetine ittibaya yöneltmeli o “ciğerpare”leri!

Bilhassa aile sahibi bir kimse, bizzat kendi öz nefsinden mesul olduğu gibi ailesinden de sorumludur. Hayatı çok daha güzel, anlamlı ve yaşanabilir kılan da işte bu sorumluluktur. Bu sorumluluk insanın hayatından çekip alındığında tıpkı bugünküne benzer bir manzarayla karşılaşılır: Biyolojik varlıklardan müteşekkil et yığınları veya bir sürü “şey”

Bu şuurun oluşması ve sorumluluğun gerçekleşmesi de kişiliğin sağlam ve sağlıklı bir zeminde inşasıyla mümkündür. Bu dosdoğru dine dayalı sarsılmaz bir temele dayanmadan; takva, ihlas, ihsan, hasbilik, güzel ahlak, hak üzere azim ve sebat, hayâ, tevekkül, sadakat, işar/diğerkâmlık, tevazu, cesaret, uhuvvet ve daha başka mümtaz vasıflarla ziynetlenmiş sağlam bir kişiliğin oluşması da mümkün değildir. Böyle bir kişilik inşası gerçekleşmeden insanın şahsiyetinde de hayatında da çok önemli şeyler eksik kalacaktır. Bu hususta bizler için ölçü olan hadiste Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“…Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!”[2]

Saf ve tertemiz vahyin önderliğinde ve tevhid nurunun aydınlığında İblisî karanlıkların parçalanıp dağıtılması hiç şüphe yok ki muvahhidlerin eliyle gerçekleşecektir, biiznillah. Musa’ya (as) ve kardeşi Harun’a (as) vahyolunduğu gibi evvela tüm saldırıların hedefinde olan son ve en önemli mevzilerimizden olan evlerimizi kıblegâh hâline getirmeli ve başta namazın ikamesi olmak üzere müminlerin müjdelenmesine vesile olacak her türlü hayırda gayretli ve ısrarlı olunmalıdır.[3]

 


[1] .66/Tahrîm, 6

[2] .Müslim, İmân, 62 (Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd, 61; İbni Mâce, Fiten, 12)

[3] .bk. 10/Yûnus, 87