Nasıl ki El-Hâdî Allah, ölümünden sonra toprağa tekrar hayat veriyorsa; nasıl ki sararan, kuruyan, çerçöp olup savrulan doğa, semadan süzülüp üzerine düşen yağmurla tekrar hayat buluyorsa; nasıl ki toprağın o solgun görüntüsünü beyazıyla, mavisiyle, yeşiliyle, bin bir renk cümbüşüyle hayat dolu bir görüntüye bırakıyorsa… küfürle ölen kalplere de imanla tıpkı bu şekilde hayat vermektedir. Okuyacağımız şu iki ayette Allah (cc) bu hakikati anlatır:

“Allah’ın gökyüzünden su indirip, onu yeryüzünde var olan kaynaklara akıttığını görmedin mi? Sonra da onunla farklı renklerden ekinler çıkarır, sonra o kurur ve sen onu sararmış görürsün. Sonra da onu, kuruyup dökülen çer çöp hâline getirir. Şüphesiz ki bunda (dünya hayatının geçiciliğine dair), akıl sahipleri için bir öğüt vardır. Allah’ın göğsünü İslam’a açtığı ve Rabbinden bir nur üzere olan kimse ile (kalbi mühürlenmiş ve karanlıklar içinde bırakılmış kimse bir olur mu hiç)? Allah’ın zikrinden yana kalpleri katı olanların (Allah anıldığı hâlde kalpleri yumuşamayanların) vay hâline! Bunlar, apaçık bir sapıklık içerisindedirler.”[1]

Yeter ki kul, Rabbini bilsin ve ona samimiyetle yönelsin. O (cc), Eyyub’ün (as) ifadesiyle merhametlilerin en merhametlisidir.[2] Öyle merhametlidir ki en fazla öfkelendiği günah olan şirki bile tevbe edildiği takdirde affetmekte, affetmekle de kalmayıp şirk hâlinde işlenen tüm kötülükleri silmekte ve iyiliklere çevirmektedir.[3]

Allah’ın (cc) bu kudret ve merhametinin tecellisini üzerinde müşahede ettiğimiz sahabilerden bir tanesi de İkrime ibni Ebu Cehil’dir. Yani Allah Resûlü’nün (sav) deyimiyle bu ümmetin firavunu[4] olan Ebu Cehil’in oğlu İkrime (ra).

İslam güneşi Mekke’de doğunca Ebu Cehil’in gözünü almış, tahammül edememiş bu nuru, acizce söndürmeye çalışmıştır. O ve onun gibilerin tüm engelleme çabalarına rağmen Allah (cc) nurunu tamamlamıştır. Öyle ki bu nur öz oğlunun göğsünde bile yer bulmuştur. Kendisi, hayatını İslam’a ve Allah Resulü’ne (sav) düşmanlığa adamış bir babanın oğlu olarak dünyaya gelse de hidayetle dirilmiş ve kurtuluşa erenlerden olmuştur.

İkrime (ra), İslam’ın ilk yarısında İslam’a düşmanlığıyla ön plana çıkmıştı. Bedir Savaşı’na kavmiyle birlikte katılıp Müslimlere karşı savaşmıştı. Ne yazık ki ilk etapta babasının teşvikiyle savaşa katılsa da sonraki zamanlarda babasının ölümünün intikam tutkusuyla birçok savaşta öncü olarak rol almıştı.

Bedir’de müşriklerin safında savaşmıştı. Muaz ibni Amr (ra), babasını feci bir şekilde yaralayınca İkrime de (ra) ona sert bir karşılık vermiş ve kolunu koparmıştı.[5]

Uhud’da müşriklerin iki önemli komutanı vardı. Bunlardan ilki Halid ibni Velid (ra) diğeriyse İkrime’ydi (ra). Halid ordunun bir başına, İkrime ise diğer başına geçmiş, okçuların hatasından sonra Allah Resûlü’nün (sav) ashabından yetmiş kişiyi şehit etmişlerdi.

Hendek Savaşı’nda da benzer bir tablo görürüz. Müşriklerden küçük bir grup hendekte bir gedik bulduktan sonra Müslimlerin tarafına geçmeyi başarmışlardı. Bu gurubun içerisinde Amr ibni Abdulvud, Dırar ibni Hattab ve İkrime ibni Ebu Cehil vardı. Ali (ra) onların karşısına çıkıp Amr ibni Abdulvud’u öldürünce diğerleri korkmuş ve kaçmışlardı.

Mekke’nin Fethi’nde de birkaç kişiyle birlikte Allah Resûlü’ne (sav) karşı koymaya çalışmış, fakat ordunun büyüklüğünü görünce vazgeçip kaçmıştı.

Tüm bunlara rağmen Allah (cc) onun için hayır dilemiş ve göğsünü İslam’a açmıştır. İslam ile büyük işler başarıp geçmişini telafi etmiştir.

Allah (cc), Kimin İçin Hidayet Dilerse Onun Göğsünü İslam’a Açar[6]

Allah (cc), Resûl’üne (sav) apaçık bir fetih ihsan etmişti. Daha dün kovulduğu, horlandığı, türlü türlü eziyetlerle dışlandığı öz yurduna, Mekke’ye izzet ve tevazuuyla, bir lider olarak geri dönmüştü. “Bugün size kınama yoktur. Allah sizin günahınızı bağışlayacaktır. O merhametlilerin en merhametlisidir.”[7] diyerek tüm Mekke’yi affetmişti. Ancak bazı kimseler vardı ki onlar İslam’a aşırı düşmanlık etmiş, etmeye de devam edecekler gibi görünüyordu. Bu yüzden Allah Resûlü (sav) onları affetmemiş, öldürülmelerini emretmişti. Onların arasında İkrime de (ra) vardı.

Lakin Allah (cc), İkrime (ra) için hayır dilemiş olacak ki kendisine İlahi bir ikaz göndermiş ve bu ikaz onun dönüm noktası olmuştu. Hidayet, onun dünya ve ahiret saadeti için imdadına yetişmişti.

Kıssasını önce Sa’d ibni Ebu Vakkas’tan (ra) dinleyelim:

“Resûlullah (sav) Mekke’nin fetih günü dört erkek, iki kadının dışında (Mekke’de bulunan tüm) halka eman verdi. İkrime’ye gelince gemiye binerek kaçtı. Bir ara gemi fırtınaya yakalandı.

Gemidekilerin hepsi birden, ‘İhlaslı ve samimi olun, şu ânda putlarınızın ve ilahlarınızın hiçbirinin size bu gemide bir faydası olmaz.’ dediler.

Bunun üzerine İkrime, ‘Vallahi denizde beni ihlas ve samimiyetle Allah’a bağlanmaktan başka bir şey kurtarmazsa karada da kurtaramaz. Allah’ım, sana söz veriyorum. Eğer beni şu ânda içinde bulunduğum tehlikeden kurtarırsan Muhammed’e gidip onun eline yapışacak ve iman edeceğim, onu affedici ve ikram sahibi olarak bulurum.’ dedi…”[8]

İkrime (ra) bu büyük olaydan dolayı sarsılmış, iman etmeye karar vermiş ve içtenlikle Allah’a (cc) söz vermişti. Ancak nasıl Allah Resûlü’nün (sav) yanına döneceğini bilmiyordu. Çünkü kendisi hakkında ölüm emri verilmişti. Kendisi henüz sahildeyken eşi yetişmiş, Allah Resûlü’nün eman verdiğini haber vermişti. Allah’a karşı samimiyetinin bir mükâfatı olsa gerek, kurtuluş fermanını almıştı.

Buradan sonrasını Abdullah ibni Zübeyr’den (ra) dinleyelim:

“Mekke’nin fetih günü geldiğinde İkrime ibni Ebu Cehil Yemen’e doğru kaçtı. O, Resûlullah’ın (sav) kendisini öldürmesinden korkmuştu. İkrime’nin hanımı, El-Haris ibni Hişâm’ın kızı Ümmü Hakim akıllı bir hanımdı. O, Resûlullah’ı (sav) takip etti ve onun yanına geldi.

Kocası İkrime hakkında Resûlullah’a, ‘Amcam oğlu İkrime senden korktuğundan Yemen’e kaçtı. Onu öldüreceğinden korkuyor. Ona eman ver.’ dedi.

Resûlullah da (sav), ‘Ona Allah’ın emanıyla güvence verdim. Kim onunla karşılaşırsa ona saldırmasın.’ dedi.

Bunun üzerine Ümmü Hakim onu aramak için yola çıktı ve (Kızıldeniz’deki) Tihame kıyılarından bir sahilde ona kavuştu. İkrime bir gemiye binmişti.

Ümmü Hakim ona uzaktan baktı ve şöyle seslendi: ‘Ey amcam oğlu! Akrabalarını en çok seven, onlara en çok iyilik yapan ve insanların en hayırlısı olanın yanından sana geldim. Kendini tehlikeye atma! Senin adına Resûlullah’tan güvence istedim, o da sana güvence verdi.’

İkrime, eşinin bu çağrısına karşı, ‘Bunu sen mi yaptın?‘ diye sordu.

Ümmü Hakim de ona, ‘Evet, ben ona anlattım. O da sana güvence verdi.’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine İkrime hemen geri döndü.

O, Mekke’ye yaklaştığı sırada Resûlullah (sav) arkadaşlarına şunları söyledi: ‘İkrime ibni Ebu Cehil size, yanınıza mümin ve muhacir olarak geliyor. Sakın onun babasına sövmeyin, kötü söz söylemeyin! Çünkü ölmüş kimseye sövmek (hakkında kötü söz söylemek) ona ulaşmadığı gibi diriye de eziyet verir.’

Sonra beraberinde eşi Ümmü Hakim peçeli olduğu hâlde İkrime Resûlullah’ın (sav) kapısına geldi. Ümmü Hakim, huzuruna girmek için Resûlullah’tan (sav) izin istedi. İçeri girdi ve İkrime’nin geldiğini haber verdi. Resûlullah (sav), bu habere çok sevindi ve iki ayağının üzerinde fırlayarak ayağa kalktı. İkrime için duyduğu sevinç nedeniyle Resûlullah’ın (sav) üzerinde ridası yoktu.

Resûlullah (sav), ‘Onu içeri al.‘ dedi.

İkrime, içeri girdi ve Resûlullah’a (sav), ‘Şu (eşim), bana eman verdiğini söyledi.’ dedi.

Resûlullah (sav), ‘O, doğru söylemiş; güvendesin.’ dedi.

İkrime dedi ki: ‘Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur; O’nun ortağı da yoktur ve sen, Allah’ın kulu ve Resûl’üsün!’ dedim.

Bundan başka, ‘Doğrusu sen insanların en iyisi, en doğrusu ve en vefalısısın.’ dedim.

Bunları söylerken Resûlullah’tan (sav) utancımdan dolayı başımı öne eğmiştim.

Sonra şöyle dedim: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Sana yaptığım her türlü düşmanlık ve şirki ortaya koymak amacıyla bindiğim binekten dolayı benim için bağışlanma dile.’

Bunun üzerine Resûlullah (sav), ‘Allah’ım! Yaptığı her düşmanlığı, konuştuğu her sözü ve senin yolundan (insanları) alıkoymak için kullandığı her binekten (vasıtadan) dolayı İkrime’yi bağışla!’ dedi.”[9]

İşte İkrime, böylece hidayet kervanına katılmış oldu. Ölüm ve akabinde gelecek olan ebedî azap onu dört bir yandan kuşatmışken, ateş çukuruna düşmek üzereyken her şey değişti ve iman etmesiyle Allah’ın (cc) ve Resûl’ünün (sav) rızasına ulaştı.

Üstelik Allah Resûlü (sav) öyle güzel karşılamıştı ki onu, onun için ayağa kalkıp, “Merhaba, ey hicret süvarisi/yolcusu! Merhaba, ey hicret süvarisi/yolcusu! Merhaba, ey hicret süvarisi/yolcusu!” [10] demişti:

“İkrime, Allah Resûlü’nün (sav) kapısına ulaşınca Allah Resûlü onu müjdeledi ve kendisine yaklaştırdı. Allah Resulü’ne vardığı için mutlu oldu.”[11]

Hatta -ileride geleceği üzere- zirvede, şehitlik makamında canını Allah’a takdim etti. Bu yüzden “Olmaz.” dememeli insan hiçbir zaman. Çünkü Allah (cc) nice kömürlerden ne elmaslar yaratıyor. Dalalet perdesinin ne zaman kalkacağı bilinmez, bazen sadece zamana ihtiyaç vardır. Bazı kişiler için acele edip, “Allah buna hidayet etmez.” dememeli kimse. Bu kolay olanı yapmak yerine zor olanı yapıp, onun için hem sözlü dua etmeli hem de fiilî dua olarak güzel bir dille İslam’a davet etmeli. Özellikle İkrime (ra) gibi İslam’a girdikten sonra bu dine büyük katkısı olabilecek kimseler için…

Şunu çokça tecrübe ediyoruz; koyu bir cahiliyenin ardından Müslim olanlar, cahiliyeyi yaşamayan Müslimlerden daha çok imanın kıymetini biliyorlar. Çünkü her şeyin değeri zıddıyla biliniyor. Kışı görmeyenler baharın kıymetini bilmiyor. İslam üzere büyüyenler de hidayetin değerini hakkıyla bilmiyor. Ömer (ra) dediği gibi; zaman, kalpte imanı eskitince imanın bağları halka halka kopartılıyor.[12]

İkrime (ra) cahiliyenin en koyusunu görüp en derinine battığı için hidayetin değerini çok iyi biliyordu. Bu yüzden yemin etmek istediği zaman şöyle derdi:

“ ‘Beni Bedir günü kurtaran Allah’a yemin olsun ki.’

Mushaf’ı alır yüzünün üzerine koyar ve, ‘Rabbimin kelamı! Rabbimin kelamı!’ derdi.”[13]

Bugün birçoğumuz biraz fazla, biraz eksik İkrime’nin (ra) yolundan geçtik. Çoğumuz Allah’ın (cc), “…Sizi hidayet ettiği gibi siz de O’nu anın. (Sizi hidayet etmeden) önce sizler sapıklardandınız. (Bunu unutmayın.)”[14] dediği insanların arasındayız. Peki kaç kere, “…Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun. Eğer Allah, bizi bu (nimetlere) eriştirmeseydi kendiliğimizden bunlara erişmemiz mümkün olmazdı…”[15] dedik? Ne ki Allah’ın rahmet ettikleri müstesna[16] birçok Müslim, hidayetin ne kadar büyük bir nimet olduğunu bilmiyor. Bu yüzden de sahabe gibi hayatın her alanında kâmil bir imani tavır sergileyemiyor. Bu yüzden İkrime’nin (ra) kıssasına ibret nazarıyla bakmalı ve günümüze bıraktığı mesaja kulak vermeliyiz.

İslam tarihi tevhidle dirilen, yıldız olup göklerde süzülen öncü şahsiyetlerin örnekleriyle doludur. Suheyl ibni Amr, Halid ibni Velid, Sürâka ibni Mâlik ve daha birçok sahabi… Allah (cc) hepsinden razı olsun. Hepsi küfrün bataklığında boğulmak üzereyken kendilerini imanın selim kıyısına atmışlardır. Bu bahadır yiğitler, bununla da kalmayıp eliyle diliyle İslam’ın savunucusu olmuş, bu dini kıtalar ötesine taşımışlardır. Kurtuluşa ancak onları takip etmekle erişilebilir.

Devam edecek inşallah…

 

[1]. 39/Zümer, 21-22

[2]. Eyyub’u da (an)! Hani o Rabbine dua etmiş (ve demişti ki:) “Şüphesiz ki bu dert bana dokundu/her yönden beni kuşattı ve sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (21/Enbiya, 83)

[3]. (Fakat) tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler bunun dışındadır. Allah, bunların günahlarını sevaba çevirir (ya da şirklerini imana, cinayetlerini ıslaha, zinalarını iffete çevirir). Allah (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir. (25/Furkân, 70)

“Bilmez misin ki İslâm, kendinden önceki günahları yok eder, hicret de ondan önceki günahları yok eder, hac da ondan önceki günahları yok eder?” (Müslim, 177)

[4]. Ahmed, 3824; Nesai, 5961; Taberani, 8469

[5]. İbni Hişam, 2/201; Es-Sîretü’n Nebeviyye, İbni Kesir, 2/440

[6]. bk. 6/En’âm, 125

[7]. 12/Yûsuf, 92

[8]. Nesai, 4067; Ebu Davud, 4359

[9]. İbni Sad, 4/87-88

[10]. Hâkim, 5013; Tirmizi, 2735

[11]. Müstedrek, 5009; Taberani, 14442

[12]. “İslam’da cahiliyeyi bilmeyenler yetiştiği zaman İslam’ın bağları halka halka kopar.” (bk. Minhâcü’s Sünneti’n Nebeviyye, İbni Teymiyye, 2/398)

[13]. Taberani, 14441

[14]. 2/Bakara, 198

[15]. 7/A’râf, 43

[16]. bk. 44/Duhan, 42