ESARETTEN HİDAYETE: SUMÂME İBNİ USAL

ثمامة بن أثالEbu Umame Sumâme ibni Usal ibni En-Numan ibni Ubeyd ibni Salebe ibni Yerbu’ El-Hanefî -

Vahyin semadan yeryüzüne süzülüp inmesiyle hakka davet başlamış ve bu mukaddes çağrı, selim fıtratlara aksedip büyük ses getirmiştir. Sonrasında, denize düşen su damlası gibi halka halka yayılmış; haberi sokak sokak, şehir şehir, ülke ülke dolaşmıştır. Kısa süre içerisinde tüm diyarlara ulaşan bu dava artık toplumların değişmez gündemidir. Erkeğiyle kadınıyla herkes bu daveti konuşmaktadır.

Tabii bu çağrının hızla yayılmasına tahammül edemeyen ehli küfür, mâni olmak için büyük uğraşlar vermiştir. Bunu yaparken de en çok tercih ettikleri yol, iftira atmak olmuştur. Çünkü inançlar, sahipleriyle değerlendirilir. Bir davanın sahiplerini karalamak, o davayı karalamaktır. Tüm insanlığa örnek olarak gönderilen Allah Resûlü’ne (sav) bile yalancı, şair, mecnun, büyücü, mal ve makam sevdalısı diyebilmişlerdir.

Bu çirkin yola başvurmalarının temel sebebi, davetle tanışacak kimseler nazarında İslam’ı kötü göstermektir. Kara bir algı oluşturup insanların bu çağrıya kulak vermemelerini sağlamaktır. İslam’ı, saldırı (ilerleme) hattından savunma hattına (gerileme) çekmektir. Böylece vahiy ve insanlar arasında bir önyargı perdesi oluşturup onları imandan alıkoyacaklardır.

Bu yüzden Firavun gibi tarihin en despot tağutu bile Musa’ya (as) Mısır’ın hâkimiyetini ele geçirmek istediğini, dolayısıyla makam düşkünü biri olduğunu söyleyerek iftira atma ihtiyacı hissetmiştir:

“(Buna karşılık) Firavun’un kavminden önde gelen birileri demişlerdi ki: ‘Şüphesiz ki bu, bilgili/usta bir büyücüdür.’ (Firavun:) ‘(Yaptığı bu sihirle) sizi yerinizden yurdunuzdan etmek istiyor. Ne buyurursunuz?’ (demişti.)”[1]

“Firavunlar tevhid daveti karşısında söyleyecek söz bulamayınca, vatan-millet edebiyatı yapmaya başlarlar. ‘Ülkeyi bölecekler!’, ‘Sizi yurdunuzdan edecekler!’ gibi söylemler, tevhid daveti karşısında söyleyecek sözü olmayan ve kibirleri davete icabet etmelerine engel olan suçlu günahkârların ortak cümleleridir.”[2]

Müfteriler bu beyhude çabalarıyla her ne kadar davetin önüne duvarlar örse de tevhidin güçlü etkisi bu duvarları yıkıp gönüllere ulaşmıştır. Çoğu zaman en zıt düşmanları tarafından bile kabul edilmiştir. Tüm arzusuyla bu davayı yıkmak isteyen birçok kimse pak davetle birebir tanıştıktan sonra bu davanın müdafisi ve münşisi olmuştur.

İşte yine onlardan biridir Sumâme ibni Usal (ra). İslam’ın ilk yıllarında şiddetli bir düşmanlık gösterse de Allah’ın (cc), kalbini İslam’a açmasıyla o da hidayet kervanına dâhil olmuştur. Akabinde İslam’ını güzelleştirmiş ve benzersiz fedakârlıklar sergilemiştir. İslam’ın safında yer aldıktan sonra artık ömrünün kalan kısmını hak yol için mücadeleye adamıştır. Rabbimiz de (cc) onu dünyada büyük bir şeref, ahirette ise yüksek bir dereceyle mükâfatlandırmıştır.

Hidayete Doğru

Yemame’de bulunan Beni Hanife Kabilesi’nin iki lideri vardır. Bunlardan biri Hıdrime’nin kontrolünü elinde bulunduran Hevze ibni Ali El-Hanefi’dir.[3] Diğeri ise Hacr Bölgesi’nin yönetimini elinde bulunduran Sumâme ibni Usal El-Hanefi’dir (ra). Sumâme, kavminin lideri olmasının yanı sıra şair ve hatip olmasıyla da dikkat çeker.

Allah Resûlü (sav) Sumâme’yi o yıllarda veya daha öncesinde İslam’a davet etmiş, ancak olumlu bir cevap alamamıştı. İman etmediği gibi, rivayetlere bakıldığında sonraları büyük bir düşmanlık sergilediği ve Müslimlerden bazılarını öldürdüğü açıkça anlaşılmaktadır. Tüm bunlara rağmen Allah Resûlü (sav) kendisini İslam’a kazandırmayı istemekteydi.

Allah’ın (cc) takdiri ya, bir gün esir düşecek ve Allah Resûlü’ne getirilecekti. Allah Resûlü (sav) ve Müslimler kendisine güzel davranacak ve kalbinin kilitleri kırılacaktı. Allah (cc) gönlünü hidayete doğru ardına kadar açacak, İslam’ın pak yüzüyle karşılaşacak ve canıgönülden iman edecekti…

Ebu Hureyre’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Allah Resûlü (sav) Necid taraflarına bir atlı birlik gönderdi. Bunlar, Beni Hanife’den Sumâme ibni Usal denilen -Beni Hanife’nin lideri olan-[4] bir adam getirdiler. Onu mesciddeki direklerden bir direğe bağladılar.

Nebi (sav) onun yanına çıkıp, ‘Ne düşünüyorsun, ey Sumâme?’ diye sordu.

Sumâme, ‘İyilik düşünüyorum, ey Muhammed. Eğer beni öldürecek olursan, kanlı birini öldürmüş olursun. Eğer bana nimette bulunursan, teşekkür edecek birine nimette bulunmuş olursun. Şayet istediğin mal ise dilediğini iste.’ diye cevap verdi.

Ertesi gün olunca Allah Resûlü (sav) ona, ‘Ne düşünüyorsun, ey Sumâme?’ diye sordu.

Sumâme, ‘Daha önce sana söylediğim gibi; eğer nimette bulunursan teşekkür edecek birine nimette bulunmuş olursun.’ diye cevap verdi.

Allah Resûlü (sav) ertesi güne kadar yine kendisini bıraktı.

Sonra tekrar, ‘Ne düşünüyorsun, ey Sumâme?’ diye sordu.

Sumâme, ‘Daha önce sana söylediğim gibi.’ dedi.

Allah Resûlü (sav), ‘Sumâme’yi çözün.’ dedi.

Sumâme mescide yakın bir yerde bulunan suya gidip gusletti, sonra gelip mescide girerek ‘Eşhedu En La İlahe İllallah ve Eşhedu Enne Muhammeden Resûlullah.’ dedi (ve şöyle devam etti): ‘Ey Muhammed! Allah’a yemin ederim ki, yeryüzünde senin yüzünden daha çok buğzettiğim bir yüz yoktu. Artık senin yüzün en sevdiğim yüz oldu. Allah’a yemin ederim ki senin dininden daha çok buğzettiğim bir din yoktu. Artık senin dinin benim en sevdiğim din oldu. Allah’a yemin ederim ki senin şehrinden daha çok buğzettiğim bir şehir yoktu. Artık senin şehrin benim en sevdiğim şehir oldu. Ben umre yapmak isterken atlı birliğin beni yakaladı. Şimdi ne dersin?’

Bunun üzerine Allah Resûlü (sav) onu müjdeledi ve umresini yapmasını emretti.

Mekke’ye varınca birisi ona, ‘Sen dininden mi döndün?’ dedi.

O, ‘Hayır, ben sadece Allah Resûlü Muhammed’e Müslim oldum. Hayır, Allah’a yemin ederim ki Nebi (sav) izin vermedikçe size Yemame’den bir buğday tanesi dahi gelmeyecektir.’ dedi.”[5]

Sumâme’nin (ra) hidayet kıssasında birçok değerli hikmet vardır. Öncelikle Allah Resûlü’nün (sav) Sumâme gibi İslam’a ciddi zararlar vermiş bir kimsenin bile İslam’ı birinci ağızdan öğrenmesi için müsaade etmesi gerçekten dikkat çekicidir. Çünkü vahye muhatap olan herkes istisnasız etkilenmiş ve bu sözlerin insanüstü İlahi bir söz olduğunu ikrar etmiştir. Sumâme’nin de Allah’ın (cc) kelamını duyduğunda iman etmesi gayet muhtemeldir.

“Müşriklerden biri senden eman/sığınma hakkı isteyecek olursa, ona eman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinleme fırsatı bulsun. Sonra onu, güven içinde olacağı (kendi yurduna) ulaştır. Bu onların bilmeyen bir kavim olması nedeniyledir.”[6]

Bu yüzden Allah Resûlü (sav) her ne kadar daha önce Sumâme’nin öldürülmesini istese de[7] sonrasında iman etmesi için fırsat vermiştir. Çünkü zaten eman, evvela böylelerinin Allah’ın dinini öğrenmeleri ve Allah’ın davetinin kulları arasında yayılması için meşru kılınmıştır.[8] Dahası, “Allah’ım, bir deve etinden yiyecek bile bana Sumâme’nin kanından daha sevimlidir.”[9] diyerek hidayeti için dua etmesi[10] bu gayenin sonucudur.

Sonra Allah Resûlü (sav) Sumâme’den (ra) hiçbir mal istemeyip karşılıksız bir şekilde salıvererek derdinin mal veya makam olmadığını açıkça ortaya koymuştur. Sahabiler de kendi yiyeceklerini, aç kalacak olmalarına rağmen kendisiyle paylaştığında[11] bu davanın dünyevi çıkarlardan münezzeh olduğunu iyice anladı Sumâme. Tüm bunları görünce artık iman etmesi kaçınılmaz olmuştu.

Burada durup şu soruyu mutlaka kendimize sormalıyız: “Acaba bugün tıpkı Sumâme gibi biri dışarıdan bizleri izleseydi, hemen iman eder miydi?”

Unutmamamız gerekir ki bugünün Müslimleri tüm ihtiraslardan sıyrılarak amaçlarının asla dünyevi çıkarlar olmadığını anlatmak zorundalardır. İnsanlar ile davetlerinin arasına girebilecek her türlü kötü algıyı bertaraf etmek zorundalardır. Sahih itikadlarını güzel ahlaklarıyla süsleyerek bu davayı en iyi şekilde temsil etmek zorundalardır. Sumâme (ra) gibi insanların iman etmesi ancak böyle mümkündür.

Burada dikkat çekici bir diğer nokta ise Sumâme’nin (ra) tavrıdır. Şöyle ki; Sumâme iman etmeye karar vermiş olacak ki Allah Resûlü (sav) tarafından serbest bırakılınca hak şehadeti getirmiştir. Esirken değil, hürken teslim olmuştur. Çünkü Sumâme onurlu biridir ve imanı da onurlu olmalıdır. Kimse onun hakkında “Korkudan iman etti.” dememelidir. İşte bu yüzden yüce bir değere sahip olmuştur. Tıpkı Ömer’in (ra) onun hakkında dediği gibi: “Vallahi bundan önce gözümde domuzdan daha değersizdi, fakat şu ân gözümde dağdan daha büyük bir değere sahip.”[12]

Başka bir dikkat çekici nokta ise şudur: Sumâme (ra) cahiliyede verdiği bir sözü yabana atmıyor ve Allah Resûlü’nden izin alarak umre için Mekke’ye gidiyor. Orada telbiye getirip umre yapıyor. Onun bu hassasiyeti İslam üzere ilk telbiye getirip umre yapan kişi olmasını sağlıyor.[13] Kim derdi ki Sumâme ilk umre yapan kişi olacak diye. İşte Allah (cc) dilediğini böyle hayırlara muvaffak kılar…

Tabii Sumâme (ra) İslam üzere telbiye getirip umre yapınca bu durum Kureyş’in dikkatini çekiyor ve “Sen sapıttın mı? Babalarının dinini terk mi ettin?” diyerek kavgaya tutuşuyorlar, Sumâme’nin boğazına sarılıyorlar. Aralarından biri onun, Yemame’nin efendisi olduğunu, yiyecek konusunda kendisine muhtaç olduklarını söyleyince Sumâme’den ellerini çekiyorlar. Ancak Sumâme yine de, “Allah Resûlü (sav) izin verinceye kadar size Yemame’den tek bir buğday tanesi dahi gelmeyecektir.” diyor ve söylediğini de yapıyor. Tabii bunun üzerine Kureyş sersefil oluyor. Açlıktan kıvranıyorlar ve Allah Resûlü’ne (sav) mektup yazıyorlar. Diyorlar ki: “Sen sılayırahimi emrediyorsun, ancak aramızdaki akrabalık bağını gözetmiyorsun. Babaları kılıçla öldürdün, çocukları ise açlıkla…”[14] Bunun üzerine merhamet ummanı Allah Resûlü (sav), Sumâme’ye mektup yazarak yiyecek gönderilmesine izin veriyor. Sumâme de (ra) eskisi gibi yiyecek göndermeye devam ediyor. İşte bu şekilde her daim Allah Resûlü’nün (sav) emrine sıkı sıkıya bağlı kalıyor.

Ahirete Doğru

Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliyede en hayırlı olanları, şayet anlayış sahibi olurlarsa, İslam’da da en hayırlı olanlardır.”[15]

Sumâme de (ra) nasıl ki İslam’dan önce seçkin biriyse, İslam’dan sonra da seçkin biri olmaya devam etmiştir. İslam olduktan sonra yerinde saymamış, her geçen gün salih amelleriyle İslam’ını güzelleştirmiştir.[16] Allah Resûlü (sav) onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Arkadaşınızın İslam’ı ne güzel oldu.[17]

Sumâme (ra) hiçbir zaman Allah Resûlü’nün (sav) emrinden çıkmamış, daima desteğini sunmuştur. En ihtiyaç duyulan ânlarda Müslimlere arka çıkmış ve asla yarı yolda bırakmamıştır. Birçok kimse irtidat ettiğinde o sabit kalmıştır. Özellikle kavminden çıkan yalancı peygambere ve ona tabi olanlara karşı çıkmıştır:

“Müseylime ortaya çıkıp insanları peygamberliğine davet edince Sumâme ibni Usal, kavminin arasında ayağa kalkıp konuşma yaptı ve bazı hatırlatmalarda bulundu.

Dedi ki: ‘Şüphesiz ki bir dinde iki nebi olmaz. Şüphesiz ki Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür ve ondan sonra nebi yoktur. Ona bir nebinin ortak olması da mümkün değildir.’

Sonra onlara şu ayetleri okudu:

‘Hâ, Mîm. (Bu) Kitab’ın indirilmesi (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz ve (her şeyi bilen) El-Alîm olan Allah tarafındandır. Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası çetin, lütuf ve ihsanı bol olan (Allah tarafından indirilmiştir). O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Dönüş O’nadır.’[18]

İşte bu, Allah’ın kelamıdır. Nerede (Müseylime’nin şu saçma sözleri): ‘Ey vıraklayan kurbağa! Sen ne su içmeyi engellersin ne de suyu bulandırırsın.’

Vallahi işte sizler bu sözün bir ilahtan gelmediğini gördünüz.”[19]

“Sumâme ibni Usal ve ona tabi olanların dışında Yemame halkından herkes İslam’dan irtidat etti. Sumâme, Yemame’de ikamet ediyor ve onları Müseylime’ye ittiba etmekten ve onu doğrulamaktan sakındırıyordu.

Onlara, ‘Ey Beni Hanife! Aman ha, şu nursuz karanlık işten kaçının. Şüphesiz ki o, Allah’ın sizden bu yola koyulanlara yazdığı bir bedbahtlıktır. Sizden bu yola girmeyenler içinse bir imtihandır.’ diyordu…”[20]

“Bu durum hakkında Sumâme ibni Usal şu şiiri söyledi:

‘Bizleri dini ve hidayeti terk etmeye davet etti/Müseylimetu’l Kezzab kafiyeli sözlerle gelince

Toplanan kavme hayret doğrusu/En çirkin sapıklık yoluna girmek için

Ehli sapık olan topluluktan uzak olup/Geniş yolda toplanmak hidayettir.’ ”[21]

İşte Sumâme (ra) şiirleriyle ve vaazlarıyla insanları dalaletten tüm gücüyle alıkoymaya çalışmıştır. Bu türedi yolun hak yol olmayıp kendilerini dünyada ve ahirette hüsrana uğratacağını bildirmiştir. Ancak ne fayda! Kavminin çoğu kezzaba tabi olmuştur. Bunun üzerine Sumâme onlardan ayrılmaya karar vermiş ve Yemame’nin kenar bölgesine taşınmıştır:

“Sumâme, Yemame ehlinin kendisine karşı gelip Müseylime’ye uymaya kalkışacaklarını anlayınca onlardan ayrılmaya karar verdi…”[22]

Sonra Allah Resûlü’ne (sav) durumu bildirmiş ve ashabını yollamasını istemiştir. Allah Resûlü (sav) sahabilerini onların üzerine gönderince kendisi ve tabileriyle birlikte Allah Resûlü’nün (sav) ordusuna katılmıştır. Yalancı peygambere karşı savaşmıştır. Bu savaşlar esnasında mürtedler tarafından öldürülüp şehit olmuştur.[23]

“Yemâme halkı dinden döndüğü zaman, Sumâme İslam’dan ayrılmadı. O, kavminden kendisine itaat eden kişilerle oradan göç etti ve Alâ El-Hadrami’ye katıldı ve onun safında, Bahreyn mürtedlerine karşı savaştı. Savaşı kazandıklarında, Sumâme onların büyüklerinin elbisesini satın aldı. Beni Kays ibni Sa’lebe’den bir kısım insanlar, o elbiseyi onun sırtında görünce, büyüklerini onun öldürdüğünü, üzerindeki elbiseyi de onun aldığını sandılar ve derhâl onu öldürdüler.”[24]

Selam olsun Sumâme’ye (ra). Allah kendisinden razı olsun…

 

[1]. 7/A’râf, 109-110

[2]. Tevhid Meali, A’râf Suresi, 110. ayetin açıklaması, s. 163,

[3]. Et-Tabakatu’l Kubra, İbni Sa’d, Daru Sadır, 1/258; Es-Sîretü’n-Nebeviyye, İbni Hişâm, Mektebetu ve Matbuatu Mustafa, 2/366

[4]. Müslim’in lafzında geçen ilave; bk. Müslim, 1764

[5]. Buhari, 4372; Müslim, 1764

[6]. 9/Tevbe, 6

[7]. Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s Sahabe, İbnü’l-Esir, Daru’l Kutubi‘l İlmiyye, 1/477; Delailu’n Nubuvve, Beyhaki, Daru’l Kutubi‘l İlmiyye, 4/79

[8]. Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbni Kesîr, Dârul Kutubil İlmiyye, 4/100

[9]. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, Daru’l Cil, 1/214; Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s Sahabe, İbnü’l-Esir, Daru’l Kutubi‘l İlmiyye, 1/477

[10]. El-İsabe fi Temyizi’s Sahabe, İbni Hacer, Daru’l Kutubi‘l İlmiyye, 1/526

[11]. Öyle ki sahabiler Sumâme’ye, iman etmeden önce yedi kap yemek getirirler ve ancak doyar. İman ettikten sonra ise bir kap yemek getirirler ve bu bir kap yemekle doyar. Bu manada, “Mümin bir mideyle, kâfir yedi mideyle yemek yer.” hadisi Sumâme hakkında varid olmuştur. (bk. El-Bidâye Ve’n-Nihâye, İbni Kesir, Daru İhyau’t Turas, 5/241; Es-Sîretü’n-Nebeviyye, İbn Hişâm, Mektebetu ve Matbuatu Mustafa, 2/639)

[12]. Ahmed, 7361

[13]. Es-Sîretü’n-Nebeviyye, İbn Hişâm, Mektebetu ve Matbuatu Mustafa, 2/639; Usdu’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s Sahabe, İbnü’l-Esir, Daru’l Kutubi‘l İlmiyye, 1/477

[14]. Es-Sîretü’n-Nebeviyye, İbni Hişâm, Mektebetu ve Matbuatu Mustafa, 2/639; Ma’rifetu’s Sahabe, Ebu Nuaym, Daru’l Vatani Lin’Neşri, 1/507; Delailu’n Nubuvve, Beyhaki, Daru’l Kutubi’l İlmiyye, 4/81

[15]. Müslim, 2638; Buhari, 3493

[16]. El-Um, İmam Şafii, Daru’l Ma’rife, 4/252

[17]. Ahmed, 10268; İbni Hibban, 1639

[18]. 40/Mü’min (Ğafir), 1-3

[19]. Et-Tabakatu’l Kubra, İbni Sa’d, Daru Sadır, 5/551

[20]. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, Daru’l Cil, 1/215

[21]. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, Daru’l Cil, 1/216

[22]. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, Daru’l Cil, 1/215

[23]. El-Muntazam fi tarihi’l Müluk ve’l Ümem, Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzi, 4/89;

[24]. El-İsabe fi Temyizi’s Sahabe, İbni Hacer, Daru’l Kutubi’l İlmiyye, 1/526