DİKKAT! İZLENİYORUZ

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (16)

16. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseleri de biliriz. Biz, ona, şah damarından daha yakınız.”

اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَم۪ينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَع۪يدٌ (17)

17. “Onun sağında ve solunda oturmuş, kaydeden (iki melek vardır).”

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ (18)

18. “Bir söz telaffuz ettiği ân, yanında hazır bulunan bir gözetleyici vardır.”

✽ ✽ ✽

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Kâf Suresi’ndeki ahiret bilinci yolculuğumuzun en önemli kısmındayız bu yazımızda.

Şimdi insanın ruhunu derinden sarsacak bölüme bakalım:

“Onun sağında ve solunda oturmuş, kaydeden (iki melek vardır).”

Evvela şurasını belirtmek gerekir ki, inanç değerlerinin büyük kısmını oluşturan gayb ve gayba iman, diğer ayetlerde olduğu gibi bu ayette de ele alınıyor. Kur’ân-ı Kerim’in ilk sayfalarındaki Bakara Suresi’nde de müminlerin en temel sıfatları içerisinde gayba iman yer alır:

“O (takva sahipleri), gayba iman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”[1]

Gayb, en genel tanımıyla hazır olmayan demektir. Istılahi olarak ise kulun görmediği, ama Rabbi tarafından haber verilen her şeydir.

Gayba imanın tam teslimiyet manasına geldiğini ve çok değerli olduğunu göstermek açısından şu rivayet dikkate değerdir:

İmam Ahmed (rh), İbni Müheyriz’den (rh) şöyle nakletmiştir:

“Ebu Cuma’ya dedim ki: ‘Bize Resûlullah’tan (sav) işittiğin bir hadisi söyle.’

O da, ‘Peki. Ben sana çok güzel bir hadis nakledeyim.’ dedi. Şöyle devam etti: ‘Biz Resûlullah’la (sav) beraber yemek yiyorduk, beraberimizde Ebu Ubeyde ibni Cerrah da vardı.

O dedi ki: ‘Ey Allah’ın Resûlü, biz seninle birlikte Müslim olduk ve cihad ettik. Bizden daha hayırlısı var mı?’

Resûlullah (sav), ‘Evet.’ buyurdu. ‘Sizden sonra gelen bir kavim beni görmedikleri hâlde bana inanırlar. İşte onlar (sizden daha hayırlıdır.)’[2]

Fikirleri dahi materyalist hayatın pençesinde olan insanoğlunun salt gaybi olan bu olguyu anlaması ve idrak edebilmesi ne mümkün! Kendisine ulaşan ve dinin temelini oluşturan vahiy dahi gayb iken, gaybi haberlerle ilgili akıl yürütmesi şaşılacak bir şeydir.

Allah (cc) insana, hayretler içerisinde kalacağı bir bilgiyi daha sunarak ona ne kadar yakın olduğunu bir kez daha haber vermekte ve sağında ve solunda oturmuş, bütün hâl ve hareketlerini kaydeden iki meleğin olduğunu bildirmektedir.

Allah (cc) bu meleklerin varlığını farklı ayetlerde de belirtmiştir:

“Şüphesiz ki üzerinizde gözetleyici (melekler) vardır. Şerefli yazıcılar. Yaptıklarınızı bilirler.”[3]

“Yoksa onlar, gizlediklerini ve fısıldaşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Bilakis, elçilerimiz/melekler onların yanında yazmaktadır.”[4]

Melekler; Allah’ın yarattığı, O’nu daima tesbih eden ve O’nun emrinden çıkmayan varlıklardır. Allah (cc) her birine farklı bir görev vermiştir: Vahiy indirmek, yağmur ve nebat işleriyle ilgilenmek, Sûr’a üflemek, ruhları kabzetmek, insanın sözlü ve amelî her şeyini kaydetmek, kabirde sorgulamak… gibi görevler, bunlardan bazılarıdır.

Mezkûr iki melek de insanın amellerini anbean yazmak, onun amel defterini oluşturmak ve kaydetmekle görevlidir.

“Bunun manası şudur: İnsan Allah’ın adaletinde hesaba çekildiği zaman, bizzat Allah-u Teâlâ kimin ne yaptığını bilmesine rağmen ona şahitlik yapmak için amellerini zapt edip gözü önüne serecek olan iki tane de şahit olacak. Bu zapt edip yazılan (amel defteri) nasıl olacak ve ne cinsten olacak? Bunu doğru bir şekilde tasavvur etmemiz zordur, ama gözümüz önünde cereyan eden gerçeklere bakarak kesin olarak anlamaktayız ki; insanın yaşadığı ve hareket yaptığı çevrenin her tarafında seslerinin, şekillerinin, davranışlarının izleri her zerreye yerleşmektedir ve onların hepsi tamamen o şekliyle ve o ses tonları içinde tekrar aslında zerre kadar farkı olmadan öne sürülecektir.

İnsanlar, aynı işi son derece sınırlı ölçüdeki aletler yardımıyla yapmaktadır. Fakat Allah’ın melekleri ne bu aletlere muhtaçtırlar ne de bu kayıtlara bağlıdırlar. İnsanın kendi vücudu ve çevresindeki her şey onun her sesini ve şeklini (bütün konuşmalarını ve hareketlerini) en ince ayrıntılarıyla zapt edip içine alan bir film ve teyp gibidir. Kıyamet Günü insanoğlu kendi kulağıyla, dünyada söylediği sözleri kendi sesiyle işitecektir. Ve kendi gözüyle, yaptığı bütün işlerin canlı tasvirlerini görebilecektir. Bunların doğruluğunu inkâr etmesi de mümkün olmayacaktır.

Burada şu da iyice anlaşılmalıdır: Allah-u Teâlâ ahirette adaletin hesaba çektiği kimseyi sırf kendi zatî bilgisine dayanarak cezalandırmayacak, bilakis adaletin bütün şartları tamamlandıktan sonra ona ceza verecektir. Bu bakımdan dünyada herkesin söz ve hareketlerinin tam ve eksiksiz kaydı, yaptığı işlerin bütün ispatı, inkâr edilemez şahitliklerle hazırlanmaktadır.”[5]

Seyyid Kutub (rh) bu ayetin tefsirinde şu enfes açıklamalarda bulunur:

“Biz bu iki meleğin amelleri nasıl kaydettiğini bilmiyoruz. Hiçbir temele dayanmayan hurafe ve vehimleri sıralamaya da gerek yoktur. Gayba ait olan bu gerçekler karşısında tutumumuz şudur bizim. Bunları oldukları gibi alırız, nasıl olduklarını araştırmaya kalkışmadan ifade ettiği anlamlara inanırız. Çünkü bunların nasıl olduklarını bilmek bize hiçbir şey kazandırmaz. Üstelik bu gayba dair gerçekler ne tecrübelerimizin ve ne de beşerî bilgilerimizin alanına girmezler.

Bizler bugün -görülen beşerî bilgi alanımız içinde- atalarımızın akıllarının ucundan bile geçmeyen kayıt araçları tanıyoruz. Bu araçlar hareket ve sesleri kaydetmektedir. Teyp kasetlerini, sinema ve video kasetlerini bunlara örnek olarak verebiliriz. Tabii bütün bunlar beşer olan bizlerin ellerinde olan araçlardır. Kaldı ki, meleklerin kayıt yöntemlerini, bizim beşerî ve sınırlı düşüncemizin ürünü olan belirli tescil yöntemiyle sınırlandırmamız için hiçbir neden olmaması hayli hayli gereklidir. Çünkü bizim beşerî tasavvurlarımız bizim için meçhul olan o âlemden nihayet son derece uzakta bulunmaktadır. Biz o âlemden ancak Allah’ın bizlere haber verdiği kadarını bilmekteyiz. Fazla değil.

Bu canlandırılan gerçeklerin ışığı altında yaşamak ve yapacağımız her harekete ve söyleyeceğimiz her söze karar verir vermez, yüce katında hiçbir şey ve kırıntının asla zayi olmadığı yüce Allah’ın huzurunda hesap defterimizde yer alsın diye, sağımızda ve solumuzda her hareket ve sözümüzü bir kaydedenin bulunduğunu hissederek yaşamak, yeter bize. Evet, bu korkunç gerçeğin ışığı altında yaşamamız yeter. Bizler nasıl olduğunu bilmesek bile bu bir gerçektir. Bu gerçek herhangi bir şekle bürünmüş kendine göre şekli olan bir varlıktır. Bunun varlığını inkâr etmeye imkân yoktur. Yüce Allah bu gerçeği bizlere haber vermiştir ki ona göre hesabımızı yapalım diye, yoksa onun nasıl ve ne şekilde olduğunu öğrenmek için boşu boşuna enerjimizi harcayalım diye değil.

Doğrusu bu Kur’ân’dan ve Kur’ân ile ilgili gerçeklere dair Resûlullah’ın -salât ve selâm üzerine olsun- eğitiminden yararlananların izledikleri yol bu idi. Onların yolu hissetmek ve duyduklarını yaşamaktı.

İmam Ahmed der ki: ‘Bana Ebu Muaviye anlattı. Ona Leys Kabilesi’nden Alkame oğlu Amr oğlu Muhammed anlatmış. Alkame’nin oğlu babasından, o da Alkame’nin dedesinden (kendi babasından) duymuş. Alkame’nin dedesi de Müzen kabilesinden Haris oğlu Bilal’den, Bilal de Resûlullah’tan -salât ve selâm üzerine olsun- duymuş.

Resûlullah der ki: ‘Şüphesiz bir kişi yüce Allah’ı hoşnut edecek bir kelime söylediği zaman bu kelimenin nereye ulaşacağını tahmin bile edemez. Yüce Allah o söz sayesinde o kişiye, kendisine hoşnut olarak kavuşacağını yazar. Ve şüphesiz bir kişi de yüce Allah’ı öfkelendirecek bir kelime söylediği zaman onun nereye ulaşacağını tahmin edemez. Bu söz nedeniyle, Allah-u Teâlâ o kişiye kendisine öfkeli olarak kavuşacağını yazar.’

İmam Ahmed’in nakline göre Alkame dermiş ki: ‘Haris oğlu Bilal’in naklettiği bu hadis benim nice sözlerime engel olmuştur.’ ”[6] [7]

İzlenen, gözlenen ve her daim rapor edilen bir kul var. Kul ise Allah’ın ayetlerinden gafil. Sadece fiilen yaptıklarından yargılanacağını düşünerek onun gelir-gider dengesini tutmaya çalışır.

Bu ayette bir incelik söz konusudur. Allah (cc) من قول diye buyurarak nekira/belirtisiz bir isim kullanmıştır. Aynı şekilde herhangi bir manaya gelmeyen ses birleşimlerinden ibaret olan “lafız” kelimesinin fiil hâlini kullanmıştır. Bu da şu demektir: İster bir manaya gelsin ister gelmesin, ağızdan çıkan sözlerin, anlamsız ses ve ses bileşenlerinin dahi kaydedileceğidir. Ne kadar ürkütücü bir tablo!

İmam Ahmed (rh) hastalığı esnasında inlerdi. Kendisine İmam Tavus’un, “Melekler, inlemeler dâhil her şeyi yazarlar.” sözü ulaşınca vefatına kadar inlemediği nakledilir.

Heyhat!

Bu ayet ile selefimizin muamelesi hangi vadide, biz ise hangi vadide? Onlar bu gerçekleri olduğu gibi alıp yakini bir iman içinde yaşıyorlardı. Günümüz insanı ise söz bir tarafa, kalemi oynatmasından veya klavye vuruşlarından dolayı hesaba çekilmeyeceğini düşünür. Ya da çekilmeyecek gibi yaşar:

“Her kim bana iki dudağı arasındaki ile iki bacağı arasındakinin teminatını verirse ben de ona cennetin garantisini veririm.”[8]

Muaz ibni Cebel (ra) Peygamberimiz (sav) ile arasındaki konuşmayı şöyle anlatır bize:

“ ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bana, beni cennete girdirecek ve beni cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bildir.’ dedim.

Peygamber (sav) şöyle buyurdu: ‘Büyük bir şey hakkında soru sordun. Bununla birlikte Yüce Allah’ın kolaylaştırdığı kimse için de şüphesiz ki o çok kolaydır. Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet edersin, namazı dosdoğru kılarsın, zekâtı verirsin, Ramazan orucunu tutarsın ve Beyt’i haccedersin.

Daha sonra şöyle buyurdu: ‘Sana hayrın kapılarını da göstereyim mi? Oruç bir kalkandır. Sadaka, su ateşi nasıl söndürüyorsa günahı öylece söndürür. Bir de kişinin gece ortasında namaz kılması.

Daha sonra şu ayeti okudu: ‘Yanları yataklarından uzak kalır… Hiçbir kimse bilmez.

Sonra da şöyle buyurdu: ‘Sana işin başı, temel direği ve tepesinin zirvesini haber vereyim mi?

‘Evet, ey Allah’ın Resûlü!’ dedim.

Şöyle buyurdu: ‘İşin başı İslam, temel direği namaz, tepesinin zirve noktası da cihaddır.’

Sonra şöyle buyurdu: ‘Sana bütün bunların esasını da haber vereyim mi?’

Ben de, ‘Evet, ey Allah’ın Resûlü!’ deyince dilini tutup şöyle buyurdu: ‘Buna gereği gibi hâkim ol!’

‘Ey Allah’ın Resûlü, biz konuştuğumuz şeylerden dolayı da sorgulanacak mıyız?’ diye sordum.

Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Annen seni kaybetmesin Muaz! İnsanları yüzüstü -yahut da burunları üzerine- cehenneme yıkan, dillerinin biçtiklerinden başka bir şey midir ki?’ ”[9]

Rabbimiz (cc) bizi yarattığı gibi aynı zamanda başıboş da bırakmamış ve bu ayetle de her daim bizimle beraber olduğunu buyurmuştur. Kul; Allah’ın, kendisini murakabe ettiği bilincini kendisine uyguladığı oranda onun sözleri, davranışları hatta düşünceleri dahi ıslah olmaya başlayacak ve nefsin dürtülerinin etkisinden de kurtulabilecektir.

“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” duamızla…

 

[1]. 2/Bakara, 3

[2]. Ahmed, 16977

[3]. 82/İnfitâr, 10-12

[4]. 43/Zuhruf, 80

[5]. Tefhîmu’l Kur’ân, Ebu’l A’la El-Mevdudi, İnsan Yayınları, 5/479, Kâf Suresi, 17. ayetin tefsiri

[6]. Ahmed, 15852

[7]. Fî Zılâl-il Kur’ân, Seyyid Kutub, Birleşik Yayınları, 14/27-28, Kâf Suresi, 17. ayetin tefsiri

[8]. Buhari, 6474

[9]. Tirmizi, 2616