Allah’ın adıyla.

Kıymetli okurlar,

Geçen ayki yazımızda bidat ve şirk arasındaki ilişkiyi ele almış, bidatin şirke giden bir yol olduğunu vurgulamıştık. Bu ay selefin sözlerinde ve eserlerinde “heva ehli” olarak karşılık bulan bidat ehlinin neden bu şekilde tavsif edildiği üzerinde duracak, ardından “takvalı” bidatçi profilini anlamaya çalışacağız.

Bidat Ehli Eşittir Heva Ehli

Geçmiş ulema, eserlerinde bidatçileri “heva ehli” olarak kaydetmiştir. Bu şekilde zikretmelerinin nedeni üzerinde durduğumuzda onların bidati ve ehlini çok iyi anladıklarını görüyoruz. Bunu şöyle ifade edebiliriz: Raşid Hilafet Devri’nin son dönemleri ve akabinde gelen süreç içerisinde, günümüze kadar yüzlerce bidatçi taife ortaya çıkmıştır. Bu bidat fırkalarının inanç ve amellerindeki çeşitliliğe rağmen hevaya/arzulara uyma noktasında birleştikleri su götürmez bir gerçektir.

Bidat ehlinin önemli bir kısmı aklı, dolayısıyla da hevayı nakle tercih eder. Bu tercih kimi zaman açık bir şekilde kendisini gösterirken çoğu zaman nassı tevil ve tahrif etmek şeklinde belirginleşir. Akıl, nasları anlamak için Allah’ın (cc) insana ikram ettiği kıymetli bir vesiledir. Nasları tahrif ve tevil ederek hevaya uydurmak için verilmemiştir.

Bidatçilerin belirgin olarak kendisiyle temayüz ettikleri durumlardan birisi; ilim adamlarını, saygın kanaat önderlerini nassa rağmen takip etmeleri; açık şirklerine ve Allah’a (cc) isyanlarına rağmen onların ardından gitmeleri, naslardan ziyade onlara önem vermeleridir. Çoğu bidatçi mezhep edebiyatı yapar, ancak mezhep imamlarının “şahsı değil, nassı takip etmek” ölçüsünü bir türlü kavra(ya)mazlar.

Buradan hareketle vurgulamak gerekir ki müminin kendisinden beslendiği kaynak, vahiydir. Vahye muhatap olan müminin, pınarın fışkırdığı yeri terk etmesi şaşılası bir şeydir. El hak! Âlimlerimizin kitaplarını okumalı, nasları anlamada yardımcı kaynak olarak bunlardan istifade etmeliyiz. Fakat beşer kelamının vahyin tadını veremeyeceğini, vahiy gibi beslemeyeceğini bilmek gerekiyor. Bu bahsettiğimiz durum, anne sütüyle beslenen bebek ile GDO’lu gıdalarla beslenen bebek arasındaki farktan daha büyüktür.

Bu konuya dair son söz olarak şu hususu belirtmek isterim:

Muhkem nasların karşısında duran kim olursa olsun sapar, bidate ve dalalete düşer. Kiminle, nasıl ve ne şekilde nassın karşısında yer aldığı mühim değildir. Bu başkaldırı ve itiraz, heva kaynaklıdır; insanı ebedî zelil eder.

Bidatçide Takva Ne Arar!

Bidat ve takva kavramlarının bir arada yer almasının imkân dışı olduğunu belirtmek gerekir. Takva, Allah’tan korkmaktır. Allah’ı razı etmek için, yine O’nun istediği amelleri yapmaktır. Bidat ise uydurmacadır. Dinde yoktur, sonradan dâhil edilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Allah (cc), bidatten razı değildir.

Tam bir huşu içerisinde bidat işleyen insanları da etrafımızda sıkça görmekteyiz. Farz namazlara vermediği ehemmiyeti uydurma namazlara veren, Kadir Gecesi’ni ihya etmediği kadar uydurma kandil gecelerini ihya eden insanların varlığı hepimizin malumu. Üstelik bu insanlar yaptıkları amellerle Allah’ı (cc) razı edeceklerine inanmış kimselerdir. Burada aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Onları bu kadar hassasiyetle bidatleri yapmaya sevk eden esas motivasyon nedir? Bunu doğru bir şekilde anladığımızda bidatin tehlikesini de daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum. Bu motivasyonu -kanımca- iki şekilde izah edebiliriz:

Bidatçi, amel yaptıkça Allah ile ilişkilerinin düzeldiğine, sağlamlaştığına inanır. Dine dâhil ettiği ya da başkalarının dâhil edip kendisinin de amel ettiği bidat, aslında Allah’ın (cc) razı olduğu amellerdendir. Ne kadar ısrarcı olursa o kadar Allah’a yakınlaşır. Bidat ehli buna inanır. Bunu, müşriklerin puta ibadet ederken açıkladıkları gerekçelerinde de tüm çıplaklığıyla görmekteyiz.

Bidat ile Allah’ın (cc) razı edilemeyeceğini bilen şeytan, kulu amele teşvik eder. Kul amel yaparken, şeytan o hayırlı (!) işte ona yardımcı olur. Dışarıdan bakan insanlar bu kimseyi takvalı zanneder, ancak hakikatte şeytanla dost ve yakın olmuştur.

İmam Evzai (rh) bu durumu şöyle anlatır: “Bana bildirildiğine göre sapık bir bidati işleyen kimseye, şeytan ibadeti kolaylaştırır.”[1]

“İbni Abbas’a (ra), ‘Yahudiler namazlarında kendilerine vesvesenin gelmediğini söylüyorlar.’ denildi.

Şöyle cevap verdi: ‘Harap olan kalpte, şeytanın ne işi var?’ ”[2]

Bu söz İbni Abbas’ın (rh) fıkhını gösterir. Harap olan kalpte, şeytanın işi olmaz. Bu kaide sadece Yahudilere özel değildir. Bidat ve hurafeler yığını arasında Allah’a (cc) kulluk yaptığına inanan insanla şeytan uğraşmaz. Zira uğraşılacak bir şey yoktur; o kalp zaten harap olmuştur.

 

[1]. El-İtisam, s. 144

[2]. Vabuli’s Sayyib s. 28