قٓ۠ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِۚ (1)

1. Kâf. Şerefli Kur’ân’a andolsun.

بَلْ عَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا شَيْءٌ عَج۪يبٌ (2)

2. Onlara içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşırdılar ve kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir.” dediler.

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًاۚ ذٰلِكَ رَجْعٌ بَع۪يدٌ (3)

3. “Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman (diriltilecek miyiz)? Bu, (gerçekleşme ihtimali çok) uzak bir dönüştür.”

قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْاَرْضُ مِنْهُمْۚ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَف۪يظٌ (4)

4. Muhakkak ki biz, yerin onlardan ne eksilttiğini (onların toprakta nasıl çürüdüğünü) bilmişizdir. Bizim katımızda (her şeyin yazılıp) korunduğu bir Kitap vardır.

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْ فَهُمْ ف۪ٓي اَمْرٍ مَر۪يجٍ (5)

5. (Hayır, öyle değil!) Bilakis onlar, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. Onlar karışık/çelişkili bir durumdalardır.

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Müşriklerin ahiret inancıyla ilgili konuşmuştuk geçen yazımızda. Ahiret inancı, imanın rükunlarından biridir. Kur’ân’ın inen ilk ayetlerinde de ahiret inancının daha yoğun bir şekilde işlendiğini ve bir neslin bununla terbiye edildiğini görüyoruz. Onların da çağlara etki ettiğini…

Kul için en önemli husus, dünya hayatının hitamıyla “hangi tarafta yer alacağı” meselesidir. Cennet veya cehennem. Şakî veya saîd. Bu durum kişiyi bir endişe içine koymalı, hayatının merkezine alıp amellerini buna göre muhasebe etmelidir.

Şurası bir gerçektir ve peşinen kabul etmemiz gerekir: Ahiret endişesi olmayan kişiden bir hayır göremeyiz. Kulun ahirette nerede olacağı endişesi veya derdinin oranı hayatına yansıyacak ve karşılıklarını da görecektir.

Fakat gelin görün ki ahiret hayatına iman etmemize ve endişe içerisinde bulunduğumuzu söylememize rağmen bazen bunun etkilerini hayatımızda göremiyoruz. Sebebi de bu inancın kalbimizde giderek zayıflamasıdır. Bu zayıflığın sebebine İbni Kayyım (rh) şöyle açıklık getirir:

“Soru: Kişinin ahirete, cennete ve cehenneme kesin iman etmesi ile hayır amellerinde geri durması nasıl bağdaşır? İnsan tabiatı, bir kulun yarın Kralın huzuruna çağrılacağını veya son derece şiddetli cezalara maruz kalacağını ya da kendisine en güzel şekilde ikramda bulunulacağını bilip de bundan gafil geceleyen, Kralın huzurundaki konumunu düşünmeyen ve bunun için hazırlanmayan; olması gereken bir tabiat üzere midir?

Cevap: Bu, gerçekten insanların birçoğunu ilgilendiren doğru bir sorudur. Bu iki şeyin bir araya gelmesi çok şaşılacak bir durumdur. Ahiret Günü’ne kesin inanılmasına rağmen amellerde gevşeklik göstermenin birçok sebebi vardır:

Bu sebeplerden bir tanesi, ilmin ve kesin/yakini imanın zayıflayıp azalmasıdır. İlmin eksilip azalmayacağını söyleyen kişinin sözü, sözlerin en yanlışı ve en batılıdır.

Halilu’r Rahmân İbrahim (as), Rabbinin kudretini bilmesine rağmen -sırf kalbinin mutmain olması ve gayben bilinene tanık olmak için- Rabbinden kendisine ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istemişti.

Ahmed ibni Hanbel’in (rh) Müsned’inde rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (sav) şöyle buyurur:

‘Haber (yoluyla elde edilen bilgiler), bizzat görme (ile elde edilen bilgiler) gibi değildir.’[1]

İlmin zayıflığıyla birlikte bir de ilmin her ân hazır bulunmaması; kalbin -ilme zıt olan şeylerle meşgul olmasından dolayı- bazen veya çoğu zaman ilimden bihaber olması; tabiatların bilmezden gelmesi; arzu ve isteklerin üstün gelmesi; şehvetlerin her şeyi kuşatmış olması; kendi kendini kandırma; şeytanın aldatması; ahiret vaadinin beklenmesi ve hemen gelmemesi; arzu, ümit ve beklentilerin artması; gaflet uykusu; karşılığı hemen elde edilen şeylerin sevgisi; tevillerin verdiği rahatlık ve örf ve âdetlere ülfiyet, gökleri ve yeri yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutan Allah’tan başkasın iman kontrolünü elinde tutamaz hâle getirmiştir. Bundan dolayıdır ki insanlar, en düşüğü kalpte zerre miktar oluncaya kadar imanda farklılık göstermektedir.

Bu sebeplerin hepsi basiretin ve sabrın azlığından kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki Allah (cc) sabır ve yakin ehlini övmüş ve onları dinde önderler kılmıştır:

‘Sabrettikleri zaman, içlerinden bizim emrimizle yol gösteren imamlar/önderler kıldık. Onlar bizim ayetlerimize yakinen inanıyorlardı.’[2] [3]

Bu inanç, yakini bir şekilde kulda yerleştiğinde hayatı değişecek, bu dünyayı ahiretin tarlası görüp çalışacak ve kazananlardan olacaktır.

Bu kısa girişten sonra kulu kul yapan inançlardan biri olan “ahirete iman”ın getirilerine ve kişiye sağladığı faydalarına bakalım:

1. Ahiret İnancı, Kişiyi Amelde Ciddiyet Sahibi Yapar

“Kim ahiret ekinini isterse (ameliyle ahiret sevabını isterse), onun ekinini arttırırız. Kim de dünya ekinini isterse (ameliyle dünya hayatının süsünü isterse), ona da ondan veririz. (Fakat) onun, ahirette hiçbir nasibi yoktur.”[4]

“Kim dünya hayatını ve süsünü isterse, onların yaptıklarını orada tastamam öderiz ve onlar orada hiçbir eksiltmeye de uğratılmazlar. Böylelerinin ahirette ateşten başka bir nasipleri yoktur. Orada tüm yaptıkları boşa gitmiştir. Yapmakta oldukları da batıldır.”[5]

“Kimin arzusu ahiret olursa Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak da eline, (dünyadan) kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.”[6]

Kulun bütün işlerini düzenleyen, dünya hayatına çeki düzen veren bir inançtır ahirete iman. Darmadağın işlerini, ahiret bilinci düzeltir. İnsan bakmalı işlerine. Hususen ahiret tarlasına ektiğini iddia ettiği işlerine. Sürekli bir kısır döngüde bocalıyor ve bir işin üstesinden gelemiyorsa bu, dünya ve ahiret dengesini kaçırdığının göstergesidir.

Ahirete yakinen inanmış kimse, her işinin ahirette karşılığını düşünerek hareket eder. Allah’a (cc) olan kulluğunda, insanlarla olan ilişkilerinde… Bu da kişinin kulluğunu zirvelere çıkarır:

“Resûlullah (sav), ‘Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!’ buyurdu.

Enes der ki: ‘Ensar’dan Umeyr ibni Humâm (ra), ‘Ya Resûlullah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?’ diye sordu.

Peygamberimiz (sav), ‘Evet.’ buyurdu.

Umeyr, ‘Ne iyi, ne âlâ!’ dedi.

Resûlullah (sav), ‘Niye öyle söyledin?’ diye sordu.

Umeyr, ‘Allah’a yemin ederim ki ya Resûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok.’ dedi.

Resûl-i Ekrem (sav), ‘Şüphesiz, sen cennetliksin.’ buyurdu.

Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı.

Sonra, ‘Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır.’ diyerek elindeki hurmaları attı, sonra şehit oluncaya kadar müşriklerle savaştı.’ ”[7]

2. Dünyanın Musibetlerine Karşı Sabreder

“De ki: ‘Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkup sakının! Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın arzı geniştir. (Dininizi yaşayamadığınız yerden hicret edin.) Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir.’ ”[8]

“Allah Resûlü (sav) Ensar’dan birine, ‘Siz, birtakım uygulamalarla karşılaşacaksınız. Ama siz, Kevser Havuzu’nda benimle buluşana kadar sabredin.’ buyurdu.”[9]

“Allah Resûlü (sav), Ammar ailesine işkence ediliyorken onların yanından geçti ve onlara, ‘Sabredin Yasir ailesi! Buluşma yeriniz cennettir.’ buyurdu.”[10]

Atâ ibni Ebî Rebâh’tan şöyle rivayet edilmiştir:

“Abdullah ibni Abbas (ra) bana, ‘Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi?’ dedi.

Ben, ‘Evet, göster.’ dedim.

İbni Abbas şöyle dedi: ‘Şu siyah kadın var ya! İşte bu kadın (bir gün) Nebi’ye (sav) geldi ve ‘Beni sara tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz.’ dedi.

Nebi (sav), ‘Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim.’ buyurdu.

Bunun üzerine kadın, ‘Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sara tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz.’ dedi.

Nebi de (sav) ona dua etti.’ ”[11]

Musibet, hayatın bir parçasıdır ve insanın bu dine olan aidiyetini simgeler. Daimîdir, tükenmez Müslim’in yaşamında. Dün vardı, bugün var, yarın da var olacak…[12] Önemli olan, Kevser Havuzu’nda Resûl (sav) ile karşılaşana değin musibetlere karşı göğüs gerebilmek/sabredebilmektir. Buna göğüs gerebilmenin yolu da ahiret bilincinin kişide oluşmasından geçer. Ahiret bilinci oluştuktan sonra hangi zulüm, kişinin başını zalimlerin önünde eğdirebilir ki? Hangi acı kalıcı olabilir ki?

“Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.”[13]

Müslim, oyun ve eğlence olan hayatı değil, asıl hayatı[14] merkeze almalı ve böylece musibetlere karşı da bu bilinçle kolayca göğüs gerebilmelidir.

Sonuç mu?

“Ben de sabretmelerine karşılık, bugün onları mükâfatlandırdım. Kuşkusuz onlar, kazançlı olanların ta kendileridir.”[15]

Devam edeceğiz, inşallah.

Selam ve dua ile...

 

[1]. Ahmed, 1842 (Ahmed Şakir, hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiştir.)

[2]. 32/Secde, 24

[3]. El-Cevabu’l Kâfi, s. 54

[4]. 42/Şûrâ, 20

[5]. 11/Hûd, 15-16

[6]. Tirmizi, 2465

[7]. Müslim, 1901

[8]. 39/Zümer, 10

[9]. Buhari, 4331

[10]. İbni Hişam, 1/319

[11]. Buhari, 5625

[12]. “Resûlullah (sav) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk ve ‘Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?’ dedik.

 Şu cevabı verdi: ‘Sizden önce öyleleri vardı ki kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testereyle başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun, Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki bir yolcu devesine bindi mi San’a’dan kalkıp Hadramevt’e kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz!’ ” (Buhari, 6943)

[13]. 4/Nîsa, 104

[14]. “Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Asıl (yaşanılacak ve ebedî olan) ahiret hayatıdır. Keşke bilselerdi.” (29/Ankebût, 64)

[15]. 23/Mü’minûn, 111