İslam, geldiği ilk günden itibaren topluluklar arasındaki sınıf ayrımını kaldırmıştır. Tüm Müslimlerin eşit olduğunu, kimsenin kimseye takva dışında bir üstünlüğünün olmadığını ilan etmiştir.[1] Aynı dinin çatısı altında toplanan bireyleri kardeş kılmış ve kalplerini birbirlerine ısındırmıştır.[2] Karşılıklı olarak bazı sorumluluklar yüklemiş ve bu sorumlulukların yerine getirilmesiyle birlikte sosyal esenliği sağlamıştır.[3] Özellikle zayıf ve kimsesizlere ayrıca ehemmiyet vererek toplumla bağlarının kopmasına izin vermemiştir. Bir bedenin âzaları gibi, acıyı da sevinci de beraber hissettirerek birbirlerine kaynaştırmıştır.[4] Böylelikle hâkim olduğu her yerde huzuru, güveni ve mutluluğu halka halka yaymış, ahirette vadettiği cennet hayatını, dünyada sağladığı saadetle tattırmıştır.

Bazı insanlar vardır ki kendi hâllerinde mütevazı bir yaşama sahiplerdir. Toplum tarafından çok fazla tanınmaz, kaybolduklarında fark edilmez, fark edilseler de tercih edilmezler.[5] Sözleri dinlenilmez, şahitlikleri kabul edilmez, evlenmek istese kız verilmez.[6] Fakirliğinden, kimsesizliğinden, hoş olmayan görüntüsünden dolayı toplum tarafından kıymet görmezler. Ancak içtenlikleri ve özverileri Allah (cc) katında kendilerine büyük değer kazandırmıştır.

Onlardan biridir Zahir ibni Haram (ra). Medine’nin uzağında yaşayan, zayıf, çelimsiz bir bedeviydi. Çirkin bir görünüme sahipti. Geçimini, memleketinden getirdiği ürünleri pazarda satarak sağlardı. Köyden şehre geldiğinde mutlaka Allah Resûlü’nü (sav) ziyaret edip kendisine hediyeler getirirdi. Allah Resûlü de onu, köyüne dönerken teçhiz ederdi. Gönüllülerin davet edildiği gazvelerden biri olan Bedir’e katılmıştı.[7] Bu yüzden Allah Resûlü (sav) kendisini çok severdi.[8] Nasıl tesahup ettiğini şu ifadelerinden anlayabiliriz:

“Zahir bizim köylümüz, biz de onun şehirlisiyiz.”[9]

“Her şehirlinin bir köylüsü vardır, Muhammed ailesinin köylüsü de Zahir ibni Haram’dır.”[10]

Allah Resûlü (sav), Zahir’e (ra) ne güzel bir taltifte bulunmuştur, değil mi? Onunla böyle bir bağ kurarak aile dostluğu oluşturmuştur. Hani insanın özlem duyduğu, uzakta yaşayan sevdikleri vardır ya, Zahir de Allah Resûlü için öyleydi. Zaten Nebi, zayıfları öyle benimserdi ki onları kendinden biri, kendini de onlardan biri sayardı.[11] Onun (sav) bu yönünden Zahir de payına düşeni almıştı.

Müslimlerin kalplerini ilmek ilmek birbirine bağlayan, aralarını sıkı sıkıya kaynaştıran, gerçek uhuvveti sağlayan, duyguların tacı olan, işte bu duygudur. Mamafih insanın içini ısıtan bu duyguları hissetmeyeli uzun zaman oldu. Bugün kendisinden hesaba çekilecek kimseler çoğu zaman unutuluyor. Maddi ve manevi ihtiyaçları umursanmıyor. Genellikle kapsama alanlarına dahi girmiyorlar. Allah Resûlü’nün (sav) emanetini zayi edenlere Allah Resûlü’nün uyarısını hatırlatmak istiyorum:

“Sizler içinizdeki zayıf olanlarınızdan başka bir sebepten dolayı mı yardım olunduğunuzu ve rızıklandığınızı sanıyorsunuz?”[12]

Zannediyorum bu durumun altında yatan temel sebep -itirafı zor olsa da- kişinin mal veya makam olarak kendisinden daha alt derecedeki insanları hakir görmesidir. Etrafınıza bir göz gezdirin. Birçok insanın yoksul, zayıf, çirkin birini gördüğünde suratını ekşitip bir adım geri attığını; satıcılar veya dilenciler gelmesin diye arabasının camını kapatıp hızla uzaklaştığını; gariban birine daha cüretkâr ifadelerle üst perdeden konuştuğunu göreceksiniz. Ne söylenebilir ki? Böyle birinin daha çirkin bir günah işlemesine gerek yok, bu davranışları ona kötülük olarak yeter!

“Kişiye Müslim kardeşini hakir görmesi kötülük olarak yeter.”[13]

Oysa Allah Resûlü (sav) her konuda olduğu gibi bu konuda da o güzel örnekliğini miras bırakmıştır. Her şeyden önce o, insanlara son derece yumuşak davranırdı. Müminlere yumuşak, gariplere çok daha yumuşak. Herkesin değersiz gördüğünü, o değerli görür; herkesin unuttuğunu, o hatırlardı. Onları ziyaret eder, dertlerini dinler, ihtiyaçlarını giderir, tam manasıyla şefkat ve merhamet kanatlarını onlara gererdi.[14]

Zahir’e (ra) olan tutumundan bunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Enes İbni Malik’ten şöyle rivayet edilmiştir:

“Çöl ehlinden Zahir isminde bir adam vardı. Allah Resûlü’ne (sav) köyden hediye getirirdi. Köyüne dönmek istediği zaman Allah Resûlü de (sav) onu teçhiz ederdi.

Nebi (sav) onun hakkında şöyle buyurdu: ‘Zahir bizim köylümüz, biz de onun şehirlisiyiz.’

Nebi (sav) onu çok severdi. O, çirkin görünümlü biriydi. Bir gün malını satarken Nebi (sav) gelip arkasından kucakladı ve o arkasındakini göremiyordu.

Sonra arkasına bakmaya çalışarak, ‘Bırak beni! Sen de kimsin?’ dedi.

Kucaklayanın Allah Resûlü (sav) olduğunu anlayınca onun, göğsüyle kendisinin sırtına dokunduğu yeri hiç kıpırdatmadı (iyice Allah Resûlü’ne yaslandı).

Allah Resûlü (sav) kendisini böyle kucaklarken, ‘Kim bu köleyi satın alır?’ dedi.

Zahir, ‘Ey Allah’ın Resûlü![15] Vallahi kimsenin beni satın almadığını görürsün.’ dedi.

Bunun üzerine Allah Resûlü (sav), ‘Fakat sen Allah katında satın alınmayacak biri değilsin.’ dedi.

Veya şöyle dedi, ‘Ancak sen Allah katında değerlisin.’ ”[16]

İnsan, Zahir’e (ra) imrenmekten kendisini alıkoyamıyor değil mi? Zahir gibi, Allah Resûlü’nün (sav) mübarek kollarıyla sarıldığı, hoş latifelerle şakalaştığı, kutlu dudaklarından dökülen sevgi ve müjde dolu cümlelere nail olduğu kimselerden olmak istiyor. Arzulanan bu tabloya dünyada erişmek mümkün olmasa da ahirette erişmek mümkün; biraz sevgi yeterli:

“…Sen sevdiğinle berabersin.”[17]

Ondan (sav) sonra dünya ne çok değişti. Bugün insanlık onun (sav) örnekliğinden çok uzak. İnsanların gözlerini dünyevi hırslar bürümüş durumda. Araları ihtiras, enaniyet ve zulümle dolu. Onun (sav) tesis ettiği adalet ve merhamet düzeninden eser yok.

Bilhassa modern dünya insana kendisini her geçen gün daha da yabancılaştırıyor. Suni uğraşlarla, hayatı anlamlı kılan değerleri unutturuyor. Nasırlaşan vicdanlarla birlikte zayıf ve güçlü arasında derin uçurumlar oluşturuyor. Şahıslar başkasının zayıflık ve güçsüzlüğünden güç devşirmeye çalışıyor. Hazlar kamçılandıkça varlıksız kimseler daha da ötekileştiriliyor. Vaziyet, içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.

Evet, böyle bir iklimde dinî ve insani olgunluğa erişmek çok zor. Gözün, gördüğünden; kulağın, duyduğundan; kalbin, hissettiğinden etkilenmemesi mümkün değil. Bu durum bizlere de tesir ediyor. Fakat bu gidişe bir dur demeli. Dünyayı Nebevi menhec doğrultusunda değiştirme ülküsüne sahip olanlar, evvela kimsesizlere gereken ehemmiyeti vermeli. Çünkü İlahi yardımı celbederek kendileriyle yeryüzüne vâris olacağımız kimseler, onlardan başkası değildir.[18] Yapılacak ilk iş, değişime temelden başlayarak Allah Resûlü’nün (sav) öğrettiği değer anlayışına sahip olmaktır:

Sehl ibni Sad Es-Sâidi’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Adamın biri Resûlullah’ın (sav) yanından geçti.

Peygamber (sav), yanında oturmakta olan bir adama, ‘Şu adam hakkındaki görüşün nedir?’ diye sordu.

O adam , ‘Bu, halkın eşrafından bir adamdır. Vallahi bu zat bir kadınla evlenmeye talip olsa, evlenilmeye; birisi hakkında aracılık etse, şefaati kabul edilmeye layık bir kimsedir.’ dedi.

Resûlullah (sav) sükût etti. Sonra oradan diğer bir adam daha geçti.

Resûlullah (sav) yine yanında oturana, ‘Bu adam hakkındaki görüşün nedir?’ diye sordu.

O da, ‘Ya Resûlallah! Bu, Müslimlerin fakirlerinden bir adamdır. Bu, bir kadınla evlenmeye talip olsa, kendisiyle evlenilmemeye; birisi hakkında aracılık etse, şefaati kabul edilmemeye; bir görüş ileri sürse, sözü dinlenmemeye layık bir kimsedir.’ dedi.

Bunun üzerine Resûlullah (sav), ‘İşte bu (fakir) kişi, öteki zengin gibi dünya dolusu insandan daha hayırlıdır!’ buyurdu.”[19]

Ahirette işler tersine dönecektir. Burada değersiz görülenler, orada büyük değer göreceklerdir. Cennete önce giren ve orayı dolduranlar onlar olacaktır:

“Müslimlerin fakirleri, zenginlerinden kırk yıl önce cennete gireceklerdir.”[20]

“Size cennet ehlini haber vereyim mi? Onlar zayıf, mütevazı insanlardır…”[21]

Zahir’le ilgili bilgiler burada son buluyor. Ancak onun üzerinden bırakılan mesaj devam ediyor. O hâlde bugünün Zahir’lerini unutmayalım, ertelemeyelim. Onlara, nefsî duygulardan arınmış iyilikler sunalım. İçten bir tebessüm, hoş bir muhabbet, sıcak bir muamele… çok zor değil. Bugün basite indirgediğimiz küçük şeyler yarın çok kıymetli olabilir:

“İyilik olarak hiçbir şeyi değersiz görme. Bu, kardeşini güler yüzle karşılaman dahi olsa.”[22]

Selam olsun Zahir’e, Allah (cc) kendisinden razı olsun…

 

[1]. 49/Hucurât, 13; Ahmed, 23489

[2]. 3/Âl-i İmran, 103

[3]. Buhari, 1240; Müslim, 1431

[4]. Buhari, 6011; Müslim, 2586

[5]. İbni Mace, 3989 (senedi zayıftır)

[6]. Buhari, 6447; İbni Mace, 4120

[7]. El-İstiab fi Ma’rifeti’l Ashab, İbni Abdulber, Dâru’l Ceyl, 2/509

[8]. Usdu’l Ğâbe fi Ma’rifeti’s Sahabe, İbnü’l-Esîr, Darul Kutubi’l İlmiyye, 2/302, (hadis no: 1724); Mu’cemu’s Sahabe, İbni Kani, Mektebetu’l Gurabai’l Eseriyye, 1/237

[9]. Ahmed, 12648; İbni Hibban, 5790

[10]. Et-Tarihu’l Kebir, Buhari, Dâiretu’l Meârifi’l Osmâniyye, 3/442 (hadis no: 1474)

[11]. “Beni zayıfların arasında arayın…” (Ebu Davud, 2594; Tirmizi, 1702; Nesai, 4373; Hâkim, 2509)

[12]. Buhari, 2896

[13]. Müslim, 2564; Ebu Davud, 4882; İbni Mace, 4213

[14]. 26/Şuarâ, 215; 15/Hicr, 88

[15]. Başka bir rivayetteki ziyade (bk. Ma‘mer ibni Râşid, 19688; Bezzar, 6922; İbni Hibban, 5790)

[16]. Ahmed, 12648; Beyhaki, 11944; Buhari ve Müslim’in şartlarına göre sahihtir.

[17]. Buhari, 3668; Müslim, 2639

[18]. “Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmış olan (mustazaflara) iyilik yapmak, onları (kendilerine uyulan) imamlar yapmak ve onları (yeryüzüne) vâris kılmak istiyoruz.” (28/Kasas, 5)

[19]. Buhari, 6447; İbni Mace, 4120

[20]. Tirmizi, 2355; Ahmed, 14476

[21]. Buhari, 4918; Müslim, 2853

[22]. Müslim, 2626