Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Üstün Zekâ Değil, Güçlü İrade!

Özcan YILDIRIM 2019-10-16

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (1) خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ (2) اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (3) الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (4) عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (5)

Er-Rahmân ve Er-Rahîm olan Allah'ın adıyla (okumaya başlıyorum.)

  1. Yaratan Rabbinin adıyla oku! 

  2. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. 

  3. Oku! Rabbin kerem sahibidir. 

  4. O ki kalemle (yazmayı) öğretendir. 

  5. İnsana bilmediğini öğretti.[1]

"İkra!" diye başlıyor ilk vahiy: "Oku." Peki neden bu emirle başladı? Neyi bize anlatıyor? Bundaki hikmet nedir? Buna dair Kitap ve sünnette bir malumata rastlayamıyoruz. Fakat şurasını bilmeliyiz ki Rabbimizin seçtiği her kelime –haşa- abes ve zaid değildir. O dilediğini yaratır ve seçer. Her birinde de sonsuz hikmet vardır.

Bunun işaretlerini Allah Resûlü'nün (sav) içinde yaşadığı topluma bakarak bulabiliriz. Şirkin içerisinde yüzen ve hayatlarının hiçbir yerinde Allah'ın otoritesi olmayan bir yerdi Mekke: Şirkin müsebbib olduğu gayriahlaki yaşam, zulüm alabildiğine kök salmış, kendilerine Amr b. Luhay'dan tevarüs eden şirk dinini kanıksamışlardı. Kâbe'nin hizmetkârı olmakla övünüp, bunu diğer toplumlardan üstünlük olarak sayıyorlardı. Hira'da bu topluma anlatılacak ilk vahyin sadece "Oku" olması onları rahatsız etmeyecekti. Şirk düzenlerini, yaşam modellerini zulüm çarklarını sarsmayacaktı. Çünkü sadece "Oku" denilmesi şirk toplumu ile müslimleri ayırıcı bir mesaj değildi. O yüzden "Yaratan Rabbinin Adıyla" ibaresi akabine gelir.

Bugün de bunu bir şekilde anlamamız gerekiyor. Davet, şirk toplumunun zihniyeti ile örtüşecek, destekleyecek ve onları rahatsız etmeyecek nitelikte olmamalıdır. İslam daveti, misyonu, vizyonu mesajı ve mesajının berraklığı, kendisine yönlendirilen ezalara karşı sabrı ve dik duruşuyla iman edenlerin gönüllerine şifa olur. Şirk zihniyetinin de yüreklerine korku ve çaresizlik okları gönderir. Davetin netliği ve söylemin şirk cephesiyle ayrıştıran bir özellik taşıması gerekir. Nitekim Mumtehine Suresi'nde de Rabbimizin bunu bize örnek verdiğini unutmamalıyız.[2] Şuranın altını da özellikle çizmek gerekir. Peygamber'in (sav) daveti anlatılırken söz konusu davetinin müşrikleri rahatsız ettiğini söylüyoruz. Bu doğru olmakla beraber eksiktir. Önemli olan kısım ise kalplerinin gizlice tasdik ettiği, vicdanlarının da hak olan bu gerçekleri kerhen de olsa kabul ettiğidir. Bunu Resûlullah'ın davet yaptığı dönemde müşriklerin söylemlerinden anlıyoruz. Bugün bu eksik anlayıştan hareketle sırf şirk zihniyetini korkutmak, rahatsız etmek ve sarsmak adına girişilen söylem ve eylemler İslam davetini kökünden baltalamaktadır. Hele ki kimin elinin kimin cebinde, kimin şah kimin vezir olduğu belli olmayan bu coğrafya ve konjonktürde… Evet, müşrikleri ve şirk zihniyetini davetin berraklığı ve gür sesiyle sarsmak gerekir. Fakat bu vicdanların da meylettiği tevhid davetinin özü olması gerekir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Allah, Kitab'ında müşrikleri düşünmeye, vicdanlarının sesine kulak vermeye kevni ayetler üzerinden davet eder. Tek ilah olduğuna, kanun koyucu ve otorite sahibi olduğuna, O'nun dışındakilerin batıl ve zail olduğuna işaret eder. Resûller de bu mesajı en yalın hâli ile aktarır. Fakat bugün tevhid davetine nedense "birileri" tarafından farklı kılıflar, farklı maskeler giydirilmektedir. Davetin sesi, global ve emperyal güçlerin de dürtmesiyle bombalarla, tefcirâtlarla bastırılmaktadır. Tekrar ifade etmek gerekir ki davetin vicdanları reddedilmeyecek şekilde titretmesi ve şirk düzeni sarsması ayrı bir şey, sadece müşrikleri rahatsız etmek için ne Müslimlere ne de davete faydası olan söylem ve eylemler ayrı bir şeydir. Bunların kimlerin ellerini ovuşturduğu ise malumdur.

Ayete başka açıdan yaklaşalım. Batı'nın 1789 Fransız ihtilali ile başlayan aydınlanma (!) hareketi çerçevesinde Reform ve Rönesans ile ilerlemesi, bilimde çağ atlaması, günümüze değin devam etti. Bu çerçevede kendisini İslam dinine nispet edenler özellikle ilim, bilim ve ilerleme hakkında konuştuklarında ilk olarak bu ayetin "İkra" kısmını argüman olarak kullanırlar. Kullanmaya da devam ediyorlar. "İslam'ın ilk emri 'oku'dur." diyerek aşağılık kompleksine kapılmaktadırlar. Hayır Bektaşi efendi hayır! İslam'ın ilk emri kabul etsen de etmesen de "Yaradan Rabbinin adıyla oku"dur. Bu da kâinatı, evreni, Allah'ın ayetlerini/mucizelerini okumaktır. Şu an Müslimlerin gerilemesi, batının ilerlemesi su götürmez bir gerçektir. Sebeplerinden biri de okumamak sayılabilir. Fakat ayetin manasının salt okumak olduğunun ifade edilmesi yanlıştır. Zira Allah Resûlü (sav) ümmi/okuma yazma bilmeyen olduğu hâlde ona "oku" denmiştir. Kişi Rabbini bilir, O'nu tevhid eder ve O'nun yolunda her şeyi O'nun adına okursa bunda bir problem yoktur.

"Yaratan Rabb adına, yaratan Rab namına, yaratıcı Rabdan geleni oku. Yaratan Rabdan geleni, Yaratan Rab adına oku… Yani yaratan Rabbin rızasına götürecek olanı, yaratan Rab hatırına oku! İşte şimdi mesele açıklığa kavuşmuş oluyordu. Yaratıcı Rab ifâdesi kullanılınca iş anlaşılmış oldu. Böylece Rabbimiz öteki sahte rablerden kendisini ayırıverdi. Demek ki okuma buymuş. Demek ki yaratıcı Rab adına, yaratıcı Rab namına, yaratıcı Rabbdan geleni okuyacakmışız. Yani yaratıcı Rabbin rızasına götürücü olanı okuyacakmışız. Okunacak şey yaratıcı Rabbdan gelen olacak öncelikle, bir de yaratıcı Rabbin rızasına götürücü olarak okunacak. İşte gerçek okuma budur.

Öyleyse yaratıcı Rabbin dışında, O'nun berisinde sahte Rablerden bilgilenmek batıldır. Zaten onlarınkine bilgi denmez, zandır onların tamamı. Okunacak olan şey, yaratıcı Rabdan gelecek ve okuyanı yaratıcı Rabbin rızasına götürecek. Bu çok önemlidir. Yaratıcı Rabdan değil de başka Rablerden gelen zanları okumak, onların kitaplarına yönelmek yaratıcı Rabbin istediği bir okuma olmadığı gibi, yaratıcı Rabdan geldiği hâlde O'nun rızasına götürücü olmayan, yani yaratıcı Rab adına olmayan bir okuma da okuma değildir.

Allah'tan gelmeyen, vahye dayanmayan, hayata intibak imkânı olmayan, hayatta bir işe yaramayan, hayatta uygulanma imkânı, uygulanma alanı olmayan, yani okuyandan amel istemeyen, okuyucusunu amele sevk etmeyen bir okuma, okuma değildir. Allah'ın rızasına götürücü olarak yarın mizana konulacak cinsten olmayan bilgileri okumak Allah'ın istediği bir okumak değildir. Mesela termodinamiği öğreniyoruz veya cebir denklemleri, kimya formülleri, kurbağanın bağırsağı, Fujiyama yanardağı, Everest tepesinin yüksekliği, A.B.D'nin göllerini, filan ülkenin nehirlerini, bu nehirlerin debilerini, rejimlerini, falan ülkelerin rejimlerini, falan ülkenin iklimini, falan bölgenin yollarını öğreniyoruz. Bunlar bizden hiçbir amel istemeyen, bizi amele sevk etmeyen, yarın mizanımıza konulmayacak boş bilgilerdir. Üstelik de beyinler bunlarla dolduruldukça oralarda Kitap ve sünnete yer bırakmayacak boş şeylerdir.

Evet Allah'tan gelmeyen ve sadece zanna dayanan bu tür bilgilere yönelmek nasıl boşsa, Allah'tan gelen bilgileri Allah adına, Allah namına, Allah'a götürücü bir niyetle değil de başka maksatlarla okumak da boştur. Mesela adam ayet okuyor doktora adına, hadis okuyor diploma adına, Kur'ân öğreniyor sosyal bir statü adına, tefsir okuyor bilir desinler adına, feraiz öğreniyor paylaşım konusunda bana müracaat etsinler adına. Onunla yeryüzünde Allah'ın feraiz yasalarını hakim kılmak adına değil, okuduklarını amele dönüştürmek adına değilse bu da Allah'ın istediği bir okumak değildir. Allah'tan gelmeyen şeyleri okumak ta okumak değildir, Allah'tan gelenleri Allah adına, Allah'a kulluk kastıyla, daha iyi bir Müslümanlık kastıyla değil de başka maksatlarla okumak ta okumak değildir. Bunun ikisi de boştur." [3]

Gelelim kendimize. Özeleştiri yapalım. Rab adına okuyoruz diyoruz. Fakat ne kadar yapabiliyoruz? Veya ne kadar gayret gösteriyoruz?

Hız çağında yaşıyoruz. Bir kaç satır okumadan, araştırmadan, muhakeme etmeden hazıra konmak istiyoruz. Zahmette rahmet arama yerine firar ediyoruz. Kolayı, hızlısı, hazırı, bol "like"lısı makbul. İki yüz seksen karaktere sığan okumalarımız oldu artık. Nur topu gibi! Kitap yerine özetlerine ya da yorumlarına rağbet ediyoruz. Bir konu etrafında bir kaç alıntı yapıp, bir kaç anekdot, bir tutam aforizma ile meselenin künhüne vardığımızı varsayıyoruz. Bir meseleyi "Search" butonu ile iki dakikada çözmeye çalışıyoruz. Uzun, kapsamlı, derin okumalar yapmaya hâlimiz yok. Gözümüz kesmiyor. Sorgulamadan, tahkik etmeden basma kalıplarımız, klişelerimiz oluyor sonra.

Yaşanılan bir örnek. Bir yazı yayınlanıyor. Kapsamlı, emek verilmiş bir araştırma niteliğinde. Adam bunu alıp hakaretler yağdırıyor, işi tefsik tekfir boyutuna getiriyor. Soruyoruz: Yazıyı okudun mu? Hayır, diyor. Utanmıyor. Falancası okudu, o söyledi, diyor. Patolojik vaka. Garip olan rağbeti ilim ilim sahipleri değil bunlar buluyor.

Afgan bir hocamız vardı. Ders sonrası soruları alıyor, cevaplandırıyordu. Bir talebe de istisnasız her dersin akabinde kağıda yazdığı onlarca soruyu hocaya yönlendiriyordu. Hocanın sabrı bir gün taştı. "İkra Akhi İkra!" diye kızıp, payladı. Ardından aksan Türkçesi ile "Okumuyorsan, araştırmıyorsan, gelip hazıra konuyorsan" deyiverdi. Haklıydı. Talebe dahi okumuyorsa durum vahimdi. Talebelerimiz dahi meşakkati göze alamıyor. Kısa notlar, hazır derslerle yetiniyor. Araştırmıyor, tahkik, tetkik etmiyor, muhakeme edip, bilgi sentezi yapmıyor. Çağın getirdiği esbab çok. Tembellik, insanın acelecilik tabiatına uygun olan hız vs… Sayacağımız bir çok husus olabilir. Fakat mühim bir meseleye değinmekte yarar var.

Allah'ın dininden bihaber bir toplum içerisinde büyüdük ve neslimizi onlardan din ve ahlaki anlamda uzak yetiştirmeye gayret gösteriyoruz. Eksiklerimiz çok ve olabildiğince mücadele veriyoruz. Vermeliyiz de. Çocuklarımıza daha küçükken kuvvetli bir kişilik kazandırmalı, özgüven aşılamalıyız. Cahil toplumdan koruma refleksiyle en çocuksu sorunlarda imdadına koşuyor, inisiyatif vermiyoruz. Bir işe girişse "Çocuksun, sen dur", "Sen yapamazsın" diye telkin ediyoruz. Başarısız olduğunda da eleştirilerle hamuruna "özgüvensizlik"ekliyoruz. Bu bir nevi korku kültürüdür. Daha çocukken insanları her şeyden çekinen, özgüvensiz yapan korku kültürü… İleride de kendisini yetersiz gören, kişisel ilişkilerinde pasif, başarmayı, azmetmeyi gözünde büyüten iradesi zayıf bir kişilik hâline getiriyor bu kültür.

Bir noktanın daha altını çizmek gerekir ki irade, zekâdan daha önemlidir. Garip gelmesin. Şunu kastediyorum: Ortalama zekadaki bir kişinin kuvvetli iradesiyle, gevşek iradesi olup da üstün zekalı bir insandan daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Burada Prof. Ali Fuad Başgil'in sitayişle tavsiye ettiğim kitabından bir iktibasa yer açmakta fayda görüyorum:

"Tekrar edeyim ki insan, zekâsı ve bilgisiyle değil, ancak iradesiyle insandır. Zekâ ve bilgi az çok hayvanda da vardır. Fakat, hususiyetle, ahlaki manada irade canlı organizmalar zincirinin son halkasını teşkil eden insana mahsus bir kudret ve imtiyazdır. İrade yalnız insanı hayvandan değil, hem de insanları birbirinden ayıran ve aralarında üstünlük ve aşağılık farkları oluşturan yegâne ruhi kuvvettir. Etrafına bak, gördüğün üstün insanlar bunu hep iradelerinin kuvvetine borçludurlar. Tarihte şerefli yer almış ve ün kazanmış şahsiyetlerin hepsi bunu irade silahı ile fethetmişlerdir. Bu bir kaidedir ve istisnası yoktur. Basit zekalı, az bilgili, hatta bilgisiz insanlardan muvaffak olanlar çok görülür. Fakat zayıf iradeli insanlardan muvaffak olmuş ve yükselmiş tek bir misal gösterilemez. Çünkü muvaffak olmak ve yükselmek sırf gayretin meyvesidir; gayret ise, iradenin ifadesidir" [4]

Gayretin, iradenin mühimine dair bir not daha düşelim:

"Gayretin zekâdan daha önemli olduğunun tipik göstergesi, Japon ve Amerikan çocukları arasında yapılan sınavlardır. Hideo Kijoma'nın yazdığına göre, 6 yaşından 9 yaşına kadar Japon ve Amerikan çocukları aynı başarı yani zeka düzeyini gösteriyorlar. Zaten bir 'ırk' ötekinden daha az veya daha çok zeki değildir. 9 yaşından itibaren sınavlarda Japon çocuklar, Amerikalı arkadaşlarını geçmeye başlıyorlar.

Zekâları değiştiği için değil, Japon kültüründe çalışkanlığı teşvik eden ve aileye, topluma, millete karşı sorumluluk duygusunu güçlendiren ögeler çocukları daha fazla motive edip, gayrete getirdiği için! Çocuk, kültürün bu değerlerini 9 yaşından itibaren daha bir hissetmeye başlıyor ve Amerikalı arkadaşlarını geçiyor." [5]

Daha uzatabiliriz. Sonuç itibariyle "Yaradan Rab adına" okurken üstün irade ortaya koymalı, hem kendimizin hem neslimizin üzerindeki çağın getirdiği hazır kalıpçılıktan kurtarmalıyız. Aksi hâlde bu hastalıklar nesilden nesile tevarüs edecektir. Allah hepimizi muhafaza buyursun.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" duamız ile…

 

 

[1]       .   96/Alak, 1-5

 

[2]       .   "Sizin için İbrahim'de ve onunla birlikte olan (müminlerde/Resûllerde) güzel bir örneklik vardır. Hani onlar, kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz, sizden ve Allah'ın dışında ibadet ettiklerinizden berîyiz/uzağız. Sizi tekfir ettik (üzerinde bulunduğunuz yolu ve sizi reddettik). Bizimle sizin aranızda, tek olan Allah'a iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve ebedî bir kin baş göstermiştir.' İbrahim'in babasına söylediği: 'Senin için Allah'tan bağışlanma dileyeceğim. (Ama) Allah'a karşı sana hiçbir faydam olmaz.' sözü müstesna. Rabbimiz! Yalnızca sana tevekkül ettik, yalnızca sana yöneldik ve dönüşümüz de yalnızca sanadır." (60/Mümtehine, 4) 


 

[3]       .   Besairu'l Kuran

 

[4]       .   Ali Fuad Başgil, Gençlerle Başbaşa

 

[5]       .   Taha Akyol, Bilim ve Yanılgı

 

 

Bu Sayfayı Paylaş :