Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

İslam'dan Müslümanlığa, Zihniyet Değişim Süreçleri - 4 05-11-2020 Sayfa : 15-16 / Yazar : Feriduddin AYDIN

 

Bir yandan Muaviyeci monarşinin baskıcı siyaseti ve ona karşı doğan Haricî ve Şiî tepkiler; öbür yandan Abbasi döneminde Arap kisvesine bürünmüş Cüneyd-i Bağdadî (830-910), Ebubekr-i Şiblî (861-946) ve Hallac-ı Mansur (858-922) gibi “İranlı, çoktanrıcı evliyalar” ın yaymaya çalıştığı şathiyeci (Allah ile alay eden) “Harabât Tasavvufu”; bunların yanı sıra, yine İran kökenli bir grup edip ve şairin başlattıkları Şuûbiyecilik -yani İran Milliyetçiliği- hareketi, binli yıllardan itibaren İslâm toplumunda derin bir zihniyet bunalımına yol açtı. Din ve siyaset karmaşasına boğulan bu ortamda adalet, ciddiyet ve faziletler unutuldu. Gerek İran Moselmânîliği, gerekse Türk Müslümanlığı, bu bunalımın birer sonucu olarak peydahlanmışlardır. Kezâ, bu krizin etkisiyledir ki İslâm akidesinin bozulmasından kaygı duyan ilim erbabı, -Emevî döneminin sonlarında- cedelî bir hareketin kapısını açtılar. İlk önce rasyonalist bir grup akademisyen “Mu’tezilîlik” adı altında tarihe geçen -akılcı- bir düşünce akımını başlattı. Bunlar aklı önceleyerek Kur’ân’ı ve Sünnet’i yorumluyor ve “Kur’ân’ın yaratılmış olduğu”nu ileri sürüyorlardı, Abbasî halifelerinden El-Me’mûn bin Harunu’r-Reşîd (786-833) ve kardeşi El-Mu’tasım bin Harunu’r-Reşîd (796-842) zamanında devletin resmî mezhebi hâline getirilen Mu’tezilîlik, aslında şathiyeci köpeksi Fars-Arap tasavvufuna ve yaygınlaşan mitolojiye tepki olarak ortaya çıkmıştır. 150 yıl kadar süren bu Kelâmî zihniyet dönemi, toplumun tabanını hemen hiç ilgilendirmemiştir. Kur’ân ve Sünnet’i önceleyen ve aklı üçüncü sıraya koyan grup ile girdikleri ateşli tartışmalarda nihayet Mu’tezilîler kesin şekilde yenildiler. Bu olay, Abbasî halifelerinden El-Kadir Billâh Ahmed bin İshak (947-1031) zamanına rastlar. Böylece Mu’tezilîlik tarihe gömülmüş oldu.

Bu dönemden önce etkilerini hissettirmeye başlayan ve İman konularında sınırları esneten başka birtakım felsefî düşünceler de vardı. Bunları savunan inanç grupları, yavaş yavaş ortaya çıktı. Bunların en önemlileri Mürcie, Cehmiye ve Müşebbihe’dir.

İman kavramını diyalektik tartışmalara konu yapan ilk gruplardan Mürciîler de Cehmiler de Haricîliğe karşı tepki duydukları için siyasî-felsefî birer akım başlattılar. Ancak Mürcie hareketi, çok farklı ve ılımlıydı. 680-694 yılları arasında ortaya çıkan ilk Mürciîlik eğilimi, bu 14 yıllık zaman aralığında patlak veren ve İslâm toplumunun çözülerek kamplara bölünmesine neden olan yıkıcı hadiselerin olumsuz etkilerini azaltmayı ve halkı sakinleştirmeyi amaçlıyordu. Onun için bu eğilimde olanlar, tarafsız ve uzlaşmacı olarak tanındılar. Bu düşünceye sahip olan ilkler arasında Abdullah bin Ömer, Sa‘d bin Ebî Vakkâs, Muhammed bin Mesleme ve Usâme bin Zeyd gibi sahâbîler vardı. Ancak bu şahsiyetler, tarihe Mürcie olarak geçen gruba dahil edilemez. Bunlar, Muaviye-Ali kavgalarından dolayı kimseyi suçlamak istemiyor, haklarındaki hükmü Allah’a havale ediyorlardı. İlmî tespitlere göre;

“Mürcie’nin fıkhî görüşleri, Hammâd bin Ebi Süleyman ve ardından Ebû Hanîfe etrafında odaklanan âlimlerce Kûfe’de sistemleştirilmiştir.”[1] Bu inanç hareketi İslâm kelâm tarihine “Mürcie”, yani “Erteleyiciler” olarak geçmiştir. Bunlar Kitap ve Sünneti yorumlarken akıl, kıyas, istidlâl ve te’vil yollarını kullanmış; ameli imandan saymamış; müesses nizama başkaldırmayı “bağy/ بغي[2] (cinayet hükmünde) siyasî suç kabul etmişlerdir.

Cehmîliğe gelince bu düşünce, Cehm bin Safvân[3] adında bir şahıs tarafından üretildi. Sonra Bişr bin Gıyâs el-Müreysî (öl. 833) tarafından sistemleştirildi ve savunuldu. Bu düşüncenin, Haricîlerdeki antropomorfizme tepki olarak ortaya çıktığı ve ilhamını Hint felsefesinden aldığı ileri sürülmüştür.

Aşırı rasyonalist bir düşünce olan Cehmiye inancının özeti şudur: “Zât-ı ilâhiye insan tasavvuru ile algılanamaz. Dolayısıyla insan için söz konusu olan akıl, bilgi, hayat, duyma ve görme gibi sıfatlar Allah’a yakıştırılamaz. Ancak Onun için kâdir, yaratıcı ve fâil denebilir. Allah, mutlak ‘meçhul’ü bilmez, dolayısıyla henüz yaratmadığı şey hakkında bilgisi yoktur. Ona kelâm sıfatı nisbet edilemez; çünkü Allah konuşmaz. Allah’ın dünyada da âhirette de görülmesi imkânsızdır. Mutlak irade Allah’ındır, insan iradesi fizyolojik bir içgüdüdür. Ne amelleri yazan, ne de can alan melek vardır. Cennet ve cehennem geçici olarak âhirette yaratılacak, ancak ceza ve mükâfat bittikten sonra -Allah’tan başka- her şey ebediyen yok olacaktır...”

 

[1] .bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 32/41-45

[2] .“ ‘Haktan ayrılmak, zulmetmek, haddi aşmak’ anlamına gelen bağy, fıkıh terimi olarak ifade ettiği siyasî anlamın yanı sıra ‘Allah’a karşı gelme, dinin çizdiği sınırları aşma’ mânasında dinî-ahlâkî bir terim olarak da kullanılmaktadır.” bk. TDV İslâm Ansiklopedisi, 4/451-452

[3]  .Cehm bin Safvân (696-745), Semerkantlı, Türk kökenlidir. Türkistan’ın işgali sırasında esir alınıp Ezd Kabilesi’nden Râsiboğulları ailesine satıldı. Sonra özgürlüğü bağışlandı. Harranlı filozof Ca’d bin Dirhem’in etkisinde kaldı. Hocası Ca’d bin Dirhem, Emevilerin Irak eyalet valisi Hâlid bin Abdillâh el-Kasrî tarafından 742 yılında bir kurban bayramı sabahı, yere yatırılıp bıçakla boğazlanarak idam edilmiştir.

Bu Sayfayı Paylaş :