Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Diyanetin Cemaatlerle İlgili Hazırladığı Raporu Nasıl Değerlendiriyorsunuz? 03-08-2019 Sayfa : 04-13 / Yazar : Halis BAYANCUK (Ebu Hanzala)

Allah’ın adıyla!

Allah’a hamd, Resûlü’ne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatuhu

Her birinizin avf ve afiyet içerisinde olmanızı umuyor, sizin için Rabbimden rahmet ve bereket diliyorum.

Yüce Allah’a hamdolsun, ben iyiyim. Sizlerin salih dualarıyla daha iyi olmayı ümit ediyorum.

Bu sayımıza başlarken bir grup kardeşimizi/bacımızı hususi olarak selamlamak ve onlara teşekkür etmek istiyorum. Onlar, bu davetin yayılması için terceme yapan kardeşlerimiz. İşlerinden, ailelerinden ve sorumluluklarından arta kalan vakitlerde, istirahat etmek yerine, bu davaya Ensar olmak için çabalayan insanlar… İsimleri bilinmeyen, şahsen tanınmayan, hiçbir ücret istemeyen, ecirlerini yalnızca Allah’tan bekleyen yiğit erkekler ve kadınlar… Onlar bu davanın sessiz ve isimsiz kahramanları… Medyada çalışan kardeşlerimiz gibi… Binlerce insanın hidayetine vesile oldular. Ama çoğu insan onları tanımıyor bile… Gece gündüz demeden aralıksız çalıştılar; ürettiler, yaydılar, kilitli kalplerin anahtarlarını buldular… El-Hadi olanın bir tecellisi olarak rahmet olup kurak kalplere yağdılar… Ulaştıkları yerde iman bitirdiler, tevhid çiçekleri olup açtılar… Şimdi bu kutlu çabanın meyvelerini topluyoruz... Sayısız insan bana/bize ulaşıyor… Teşekkür ediyor… Ben tüm teşekkür ve duaları davanın sessiz ve isimsiz kahramanları adına kabul ediyorum… Ve biliyorum ki; bana yazılan bir ecir varsa, o kardeşlerimize de aynısı yazılıyor. Dahası, ihlasları zedelenmediği için belki de kat kat fazlası yazılıyor.

Subhanallah! Onlar vesilesi ile dilimizi bilmeyen, bizi tanımayan insanlar İslam’ı kabul ediyor. Bir terceme, evet kısa bir terceme dikkatlerini çekiyor… Cahiliyenin kof ve karanlık tünellerinde bir ışık yakalıyorlar… Adım adım takip edince, esenlik yurdunun saf, pak ve sade çağrısıyla buluşuyorlar…

İşte bu kardeşlerimize teşekkür etmek, onları selamlamak ve kutlu çabalarından ötürü tebrik etmek istiyorum… “Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.”[1]müjdesiyle müjdelemek istiyorum. “Siz Allah’ı koruyun ki Allah da sizi korusun. Allah’ı koruyun ki yöneldiğiniz her yerde O’nu bulasınız.”[2]müjdesiyle müjdelemek istiyorum… Demek istiyorum ki; belki hiç ummadığınız bir anda, hidayetine vesile olduğunuz birinin duası, sizi fitnelerden koruyacak ve ayaklarınızı sabit kılacak… Ateşin sıcaklığı derileri kavururken ve ateşin hırıltısı kulakları sağır ederken davete yaptığınız katkılar salih amel olarak mizanınızı ağırlaştıracak, sizi o günün dehşetinden koruyacak…

Rabbim amellerinizi kabul etsin, ihlasınızı arttırsın, dilinize/kaleminize kuvvet versin. Sizi, çocuklarınızı, eşlerinizi korusun… Sevip razı olduğu kullarının arasına katsın.

Soru: Muhammed b. Abdulvehhab’a ait Dört Kaide ve Üç Esas kitaplarını şerhettiğiniz için bazıları size Vahhabi diyor. Siz Vahhabi misiniz?

Hayır, biz Vahhabi değiliz. Şayet kendimizi tanımlamamız istenirse şunu söyleyebiliriz: Biz, şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen Müslimleriz.

“Müslim”ismi, Allah’ın (cc) bize verdiği bir isimdir. O’nun (cc) verdiği isimden razıyız.

“Atanız İbrahim’in milletine (uyunuz!) O (Allah) sizleri bundan önce de bunda da Müslimler/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullar diye isimlendirdi ki Resûl size, siz de insanlara şahitlik edesiniz.” [3]

Muhammed b. Abdulvehhab (rh) bir din âlimidir. Toplumun ıslahı için çabalamış ve ortaya birçok faydalı eser koymuştur. Bizler de bu eserlerden faydalandık, faydalanmaya da devam ediyoruz. Herhangi bir âlimin kitabını şerh etmemiz veya onu sevmemiz, onun mezhebinden olmamızı gerektirmez.

Zira ben, daha önce İbni Recep El-Hanbeli’nin “Kalp Katılığının Yerilmesi” risalesini şerh ettim. (Kitap olarak basıldı.)[4]Yine İmam Beykuni’nin “Manzumetu’l Beykuniyyesi”ni[5], Zemzemi’nin “Manzumetu’l Zemzemi”sini[6]de şerh ettim.

Yineleyelim; bir âlimin risalesini şerh etmek, ona mensup olmak anlamına gelmez. Kaldı ki; dini anlamda Kur’ân ve sünnet dışındaki hiçbir mensubiyeti kabul etmiyoruz, doğru da bulmuyoruz.

Burada, yeri gelmişken bir noktaya da temas etmek istiyorum:

“Vahhabi” ismi şeriat ve lügat açısından yanlış bir isimlendirmedir. Bu ismi verenin cahil, daha doğrusu zır cahil olduğunu gösterir. Zira şeyhin adı Vahhab değildir. Hâliyle “Vahhab’a müntesip” anlamındaki “Vahhabi” yanlış bir kelimedir. Şeyhin adı Muhammed’dir. Arap dil kurallarına göre biri ona nispet edilecekse “Muhammedi” denmelidir.

Abdulvehhab şeyhin babasının adıdır. Biri ona nispet edilecekse “Abdulvehhabi” denmesi gerekir.

Sonuç olarak “Vahhabi" demek, Vehhab olan Allah’a mensup demektir. Zira El-Vehhab yüce Allah’ın güzel isimlerindendir.

Soru: Muhammed b. Abdulvehhab ve sonrasında torunlarının siyasi mücadele anlayışına katılıyor musunuz?

Takdir edersiniz ki bu soruyu soranlar genel bir soru soruyor gibi görünse de, şeyhin ve torunlarının Osmanlı’ya karşı verdiği mücadeleyi kastediyorlar. Bu soruya birkaç adımda cevap vermek isterim:

Allah Resûlü (sav), kendisinden sonra hilafetin otuz yıl süreceğini, bundan sonra zulüm ve istibdat döneminin başlayacağını haber vermiştir.

Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

“Sizin aranızda nübüvvet, Allah’ın olmasını dilediği kadar olacaktır/bulunacaktır. Sonra Allah kaldırmayı dilediği vakit onu kaldıracaktır. Sonra nübüvvet menheci/yolu üzere olan hilafet gelecektir. Bu da Allah’ın dilediği bir süreye kadar devam edecektir. Sonra Allah kaldırmayı dilediği vakit onu kaldıracaktır. Sonra ısırıcı hükümet gelecektir. Bu hükümet Allah’ın kalmasını dilediği kadar kalacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra baskıcı/zorba bir hükümet gelecektir. Bu hükümet Allah’ın kalmasını dilediği kadar kalacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra nübüvvet menheci üzere olan bir hilafet ortaya çıkacaktır.” [7]

Sefine’den rivayetle denmiştir ki:

“Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: ‘Nübüvvet üzere olan hilafet otuz sene sürecektir. Sonra Allah mülkü veya mülkünü dilediğine verir.’

Said dedi ki: Sefine bana dedi ki: ‘Şunu iyi belle: Ebu Bekir’in hilafeti iki senedir. Ömer’in hilafeti on senedir. Osman’ın hilafeti on iki senedir. Ali’nin hilafeti de aynı şekildedir.’

Said dedi ki: Ben Sefine’ye dedim ki: ‘Şunlar Ali’nin halife olmadığını iddia ediyorlar.’ Sefine Mervanoğullarını kastederek dedi ki: ‘Ben-i Zerka’nın duburları yalan söylemiştir.’ ” [8]

Hâliyle Kur’ân’ı ve sünneti ikrar eden bir Müslim’in, Emeviler ile başlayan ve Osmanlı’yı da kapsayan zulüm ve istibdat yönetimlerini sevmesi mümkün değildir.

Bu nebevi haberler olmasa dahi, mezkûr yönetimlerin siyreti onları tanımak için yeterlidir. Hutbelerden Ali’ye (ra) lanet okutturan, Allah Resûlü’nün (sav) ailesini katleden, onlara uygun fetva vermeyen ulemaya hayatı zindan eden Emevi ailesini nasıl sevebiliriz?

Ebu Hanife’ye (rh), İmam Ahmed’e (rh) ve birçok âlime işkence yapan, satın alamadığı için onları katleden Abbasi kaçkınlarını nasıl sevebiliriz?

Saltanatın bekası için kundaktaki bebekleri öldüren, kendilerine Allah’ı hatırlattığı için Kadızadelileri susturan, sapkın tasavvuf anlayışını devlet eliyle yaygınlaştıran bir yönetim anlayışını nasıl sevebiliriz?

Bu anlamda İmam'ın ve torunlarının Osmanlı’da bulunan şirk ve bidat unsurlarına karşı giriştikleri ıslah faaliyeti yerindedir, olması gerekeni yapmışlardır.

Muhammed b. Abdulvehhab sonrası yaşanan siyasi ve askerî çekişmeler ise; zamanlaması yanlış, şer’i siyaset anlayışını yansıtmayan ve bizim de katılmadığımız bir süreçtir.

Şöyle ki bu süreç, tevhid davetinin evrenselliğine engel olmuş ve onu siyasi bir meselenin aracı hâline getirmiştir. Hatta Suud ailesi hâlâ bu daveti kullanmaya, kirletmeye ve bozmaya devam etmektedir.

Bu süreç, küresel tuğyanın ve müstekbir emperyalistlerin Ortadoğu’ya yerleşmesine ve o gün bugündür süren zulümlerine zemin hazırlamıştır. Osmanlı’nın veya tarihte İslam’a müntesip herhangi bir devletin kesip çöpe attığı tırnak, İngiltere vb. küresel tuğyanın tamamından daha hayırlıdır. Zira Osmanlı ve öncesinde kurulmuş tüm İslami saltanatlar, İslam’ı bilerek tahrif etmemiş, cehalet ve hevanın kurbanı olmuşlardır. Elbette mazur değillerdir. Ancak cehalet ve teville dine zarar verenlerle, bu dini yeryüzünden silmek için çalışan İngiltere’yi aynı kefeye koymak siyasi bir akıl tutulmasıdır. Hatta daha ileri gidip, İngiltere’yi Ehl-i Kitap olarak Osmanlı’ya tercih etmek, akıl tutulmasından öte bir duruma işaret etmektedir. Zira İngiltere Ehl-i Kitap değildir. Kapitalist, Seküler, Laik, hiçbir kutsalı olmayan; tek kutsalı sömürü ve İslam’ı yeryüzünden silmek olan bir barbarlar topluluğudur.

Kaldı ki; yukarıda belirttiğimiz gibi İngiltere (ve bugün Ortadoğu’da cirit atan batılı devletler) İslam’ı yeryüzünden silmek için uğraşmaktadır. Osmanlı (ve bugün bölgede var olan muhafazakâr demokrat yapılar) ise cehalet ve teville bu dine zarar vermiştir. Evet, tekrar ediyorum. Tevhidden sapmaları nedeniyle mazur değillerdir. Ne dünküler ne de bugünküler. Ancak onları küresel tuğyanla eşitlemek, dahası Ehl-i Kitap diyerek bunları tercih etmek, bize göre ciddi bir yanlıştır.

Dün dünde kaldı, onu geri getiremeyiz. Ancak bugün için, yaklaşık yüz elli yıldır yaşanan süreçten dersler alabiliriz.

Dergi yazılarımızı takip edenler, uzun zamandır yaptığımız uyarıları fark etmişlerdir.[9]

a. Yaşadığımız coğrafyada savaşın durması ve bu bölgeden taşınması gerekir.

b. Bu ateş; coğrafyayı yakıp küle çevirenlerin, emperyalist batılı devletlerin tutuşturduğu bir ateştir. Bize ait değildir. Hâliyle ne bizi ısıtmakta ne de aydınlatmaktadır. Bizi, coğrafyayı, şehirleri... yakıp yıkmaktadır.

c. Allah’a (cc) açıkça şirk koşan ve onun sınırlarını çiğneyen, İslam’a müntesip gruplar mazur değildir. Ancak, kesinlikle ve kesinlikle bu gruplar arası savaş doğru değildir. Bu savaş yalnızca batılı emperyalist devletlerin rahat içinde yaşamasına, savaşı coğrafyalarından uzak tutmalarına ve bu bölgenin karışıklığından istifade etmelerine katkı sağlamaktadır.

d. Silahların ve bombaların konuştuğu bir yerde, tevhid davetinin sesi duyulmamakta, tevhid anlaşılmamaktadır. Bu da ülkelerinde “İslamlaşma” tehlikesi gören batılı emperyalist devletler için bulunmaz bir nimettir. Zira İslam’ı merak eden kitlelere sürekli coğrafyamızın içler acısı hâlini göstermekte ve “İşte İslam budur.” demektedirler.

e. Allah Resûlü (sav) sürekli küfre giren, düşmanlarla işbirliği yapan, Müslimleri sırtından vuran ve küfürleri Kur’ân ayetleriyle tescillenen münafıkları dahi öldürmemiş, hak ettikleri şer’i cezayı uygulamamıştır.

Gerekçe olarak da şunu söylemiştir:

“Bırakın onları! İnsanlar, ‘Muhammed ashabını öldürüyor.’ demesinler.” [10]

Zira münafıkların durumu Kur’ân okuyan müminler için açıktı. Ancak, İslam’ı ve Müslimleri izleyen Medine dışındaki kabileler, onları tanımıyordu. Dışarıdan bakınca namaz kılan, mescide giden, Müslimler gibi yaşayan insanlar görüyordu. Bunlar öldürülecek olsa, Allah Resûlü’nün (sav) ashabını öldürdüğünü düşüneceklerdi. Bu da İslam’ı yanlış anlamalarına ve ondan uzaklaşmalarına neden olacaktı. Bu sebeple Allah Resûlü (sav) münafıklara dokunmadı.

İslam’a müntesip gruplar arasındaki savaşa bu açıdan bakıldığında, Allah Resûlü’nün (sav) korktuğu şeyin bugün ayniyle yaşandığı görülecektir.

f. Batılı devletler, “a” veya “b” grubuna değil, tüm İslam’a müntesip olanlara savaş açmışlardır.

Bunu hem sözlü olarak hem de fiilleriyle göstermektedirler. Onlar için Afganistan’da Maturudi ve Hanefi bir Taliban’la, sufi Diyabendi bir derviş arasında fark yoktur. Selefi bir IŞİD/El-Kaide ile, her şeyden biraz karışık İhvan arasında bir fark yoktur. Saddam gibi Baasçı bir diktatör ile Muhafazakâr Demokrat Hamas arasında bir fark yoktur...

Hâliyle; kimse bu savaşı kendi grubuna açılmış gibi görmemelidir. Bu İslam’a açılmış bir savaştır.

Ona müntesip herkes (demokrasi vb. küfürlerle İslam'la bağını koparsa da) bu savaştan payına düşeni almaktadır.

g. İslam’a savaş açılmış olması sabit akide esaslarından taviz vermemize neden olmamalıdır. Mazlum oldukları için şirk ehline"Müslim" dedirtmemelidir. “Madem vuruluyoruz, hepimiz kardeşiz.” arabesk söylemine savurmamalıdır. Din, Allah tarafından indirilmiştir. Her şart ve mekânda geçerlidir. Ancak siyaset, hareket fıkhı ve menhecî tercihler şartlar ve mekâna göre değişebilmektedir. Allah Resûlü’nün (sav) münafıklara yönelik siyaseti bunun örneğidir.

Yine bu durum davet ve ıslah çalışmalarına engel olmamalı, tüm grupları hak ve adalet olan tevhide davet etmeye devam edilmelidir.

h. Tüm bu sayılanlar düşünüldüğünde Osmanlı ve Necd uleması arasında yaşananları doğru bulmamız söz konusu değildir. Bugün İslam’a müntesip gruplar arasında yaşananları doğru bulmadığımız gibi. Her türlü iç çekişme, küresel tuğyanın coğrafyamıza iyice yerleşmesine ve İslam davetinin yanlış tanınmasına zemin hazırlamaktadır.

Soru: Hocam! Yenilenen İstanbul (İBB) seçimleriyle ilgili bir değerlendirme yapar mısınız?

Daha önce bu köşede 31 Mart seçimlerine dair bir değerlendirme yazısı yazmıştım. Okumadıysanız, o yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Yenilenen İBB seçimlerine dair, orada söylediklerime ek olarak şunları söyleyebilirim:

Bizim açımızdan A veya B partisinin seçim kazanmasının veya kaybetmesinin hiçbir değeri yoktur. Zira bu partiler birer rejim partisi; hâkimiyet konusunda Allah’la (cc) çekişen Demokrasi aparatıdırlar. Adına Laiklik, Demokrasi, Liberalizm… deseler de bizim yanımızda onlar cahiliyedir, cahiliyenin taktığı farklı maskelerdir.

Şunu unutmamak gerekir: Nasıl ki İslam Allah’ın boyasıdır; nasıl ki İslam’a giren onun rengini alır; aynı şekilde Demokrasi’nin şirk ve masiyet renginin de bir boyası vardır. Demokratlaşanlar şirkin ve masiyetin tüm renklerini zaman içinde üstlerinde taşımaya başlar.

Bu söylediğimizin en hayırlı şahidi AK Parti değil midir? Vesayet rejimini sonlandıracak, Devlet faşizmine son verecek, yoksulluk ve yasakları kaldıracak, zulmün yerine adaleti ve kalkınmayı ikame edeceklerdi. Sonuç? Herhangi bir sistem partisinden ne farkları kaldı? Tevhid ehli Müslimler hangi dönemde bu kadar zulüm gördü? Yolsuzluk ve adaletsizliğin bu kadar açıktan işlendiği bir dönem oldu mu?

Doğrudur, tuzu kuru olanlar AK Parti güzellemeleri yapmaya devam ediyorlar. Siz ne derseniz deyin onların elinde iki argüman var.

İlki; tek parti dönemi zulmüyle bu dönemi kıyaslıyorlar. Efendim neymiş, nereden nereye gelmişiz. Camiler ahıryapılmışda, sakal çarşaf yasaklanmışda, ezan Türkçe okutulmuşda, âlimler idam edilmişde… BunlarıAK Parti mi düzeltmiş, diye sorduğunuzda bakıyorlar…Bu uygulamalar 70 yılönce bitti (AK Parti’den 50 yılönce) diyorsunuz, yine bakıyorlar. Hem insanın, partisini CHP ile kıyaslamasıbir utançtırdiyorsunuz, yine bakıyorlar. Peki, AKP’nin kapattığımescidler, yasakladığıdini kitaplar, teravih esnasında postallarıyla çiğnettiği mescidler ne olacak diyorsunuz, bakmaya devam ediyorlar… AKP’ye muhalefet etti diye iftira edilen ve zindanlara atılan âlimler ne olacak diyorsunuz, bakma hâline devam… Vasat cemaatine, Hizbuttahrir’e, Furkan Vakfı’na, Tevhid Dergisi’ne reva görülen zulümler diyorsunuz…Polisin her beğenmediği yabancıuyrukluyu IŞİD diye tutuklatmasıve cezaevlerinin yabancıkadınve çocuklarla dolup taşmasıdiyorsunuz… FETÖadıaltında işinden edilen, zindanlara atılan, sonra pardon” denilip bir gecede bırakılan on binler diyorsunuz… Sırf sermaye sahibi mustekbir/mutref azınlığırahatlatmak için onlarca avukatıDHKP-C diyerek zindanlara doldurmak diyorsunuz, sanki onlara değil duvara konuşuyorsunuz.

İkinciargümanları; Türkiye mazlumları himaye eden bir devletmiş. Yerelde görülen zulümler konusunda haklıymışız, ama ümmetin maslahatı açısından sabretmeliymişiz. Çünkü mazlumların son sığınağı Türkiye, yani AK Parti’ymiş…

Hâliyle soruyorsunuz: AK Parti yokken Türkiye’ye sığınan mazlumlar kapı dışarı mı ediliyordu? Saddam’ın zulmünden kaçanlar, Sırp zulmünden kaçanlar, Sovyet veya Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye gelenler, kapı dışarı mı edildiler? Mazlumlar bu ülkeye geliyorsa bu, AKP’den dolayı değil, milletin bir kesiminin Muhacir duyarlılığındandır.

Buna rağmen Rusya’nın Türkiye’de Çeçen komutanlardan dilediğini öldürüp dilediğini kaçırdığını bilmiyor musunuz? Çeçenlere kapılarınıaçan Türkiye’nin, Rusya’yla ilişkileri düzelince ne yaptığınıda mıduymadınız? Orada öldürüleceklerini bile bile, yüzlerce insanıiade ettiler, etmeye de devam ediyorlar… T.C. nin bu iki yüzlüve zalim politikasının, binlerce çaresiz muhaciri IŞİD saflarına ittiğini duymuşmuydunuz?

Ne oldu Türkistan sorunu? Ülkemize sığınan Uygurlar? Çin’le aramızdüzelince, Uygurlar’ınsorunu nasılda bitiverdi! Çin’in Uygurlar’la değil, radikal İslamcı ve ayrılıkçı Uygurlar’la sorunu var, öyle mi?

Allah muhafaza, yarın Esed’le araları düzelse ne olacak? Ya da ekonomik çıkarlar Sisi’yle sulh yapmayı gerektirse? Hiç düşündünüz mü Suriyeliler niye size güvenmiyor? En küçük bir dedikoduda Avrupa sınır kapılarına yığılıyorlar? Siz hiç, Ensar’ını (!) bırakıp kaçmaya yeltenen Muhacir duydunuz mu tarihten? Çünkü sizi Ensar görmüyorlar. Size mecbur oldukları için susuyorlar ama güvenmiyorlar. Çünkü Çeçenlere ve Uygurlara yaptığınız gibi, sıkışınca Mavi Marmara davasını sattığınız gibi, onları da satabileceğinizi biliyorlar. Suskunluklarına ya da uzatılan mikrofonlara söylediklerine değil; Türkiye’den kaçmak için gösterdikleri çabaya bakın, anlayacaksınız…[11]

CHP zihniyetinin bu topraklarda karşılığı yoktur. Bu nedenle CHP girdiği her seçimi kaybetmeye mahkûmdur. Kazanmak için milliyetçi (Ankara’da olduğu gibi) ya da muhafazakâr rolü yapan (İstanbul’da olduğu gibi) adaylarla seçime girmek zorundadır. Hâliyle bu seçimi CHP değil, milliyetçilik ve muhafazakârlık kazanmıştır.

Bunun bize bakan yönü şudur: Bu ülkede hiçbir zaman bir Laiklik sorunu olmamıştır. Laiklik; toplumda hiçbir karşılığı olmayan, toplumdan kopuk bir azınlığın zihniyetidir. Davetin ve davetçinin gündemini meşgul etmemelidir. Bu toprakların cahiliyesi milliyetçilik ve gösterişçi dindarlık/muhafazakârlıktır. Mustekbir tağutlar varlıklarını sürdürmek için bu iki bataklığı derinleştirmektedir. Toplumu uyandırmak ve içinde bulundukları karanlığı tevhidin nuruyla aydınlatmak için, milliyetçilik ve muhafazakârlık/gösterişçi dindarlık, davetin ve davetçinin ana gündemi olmalıdır.

Seçim sonuçları göstermiştir ki; mağduriyetler usulünce gündemleştirilir ve insanların anlayacağı şekilde anlatılırsa, toplumda karşılık bulur. Şöyle ki: Ekrem İmamoğlu ilk seçimi 13.729 oy farkıyla kazandı. Ak Parti’nin devlet imkânlarını kullanarak yaptığı zulüm; aynı şahsın, aynı söylemlerle ve aynı seçmenle seçimi 806.014 farkla kazanmasını sağladı.

Çünküadalet fıtri bir duygudur. İnsanlar birinin mağdur edildiğine inanırsa, fıtri olarak ona destek olur, yanında dururlar. Ki, İmamoğlu’na oy veren milyona yakın insan, CHP’li değildir. Birçoğu Cumhur İttifakı’na oy veren veya ilk seçime katılmamış muhafazakâr, milliyetçi, Kürt seçmendir.

Bunun bize bakan yönü şudur: Şirk ve zulüm siteminden kaynaklı mağduriyetler usulünce dillendirilmeli, insanların görmesi sağlanmalıdır. Bu, birçok insanın İslamdavetine merak duymasını sağlayacaktır. Davete en uzak insanların dahi, şahit oldukları mağduriyetler sonucunda, İslam’ave Müslimlere destek oldukları, bazısının tevhid davetine gönül verdiği bir vakadır.

Burada Allah Resûlü’nün (sav) hayatından bir örnek vermek isterim. Ekonomik boykot, hepimizin malumudur. Tam üç yıl süren ve İslamcemaatini her yönden kuşatan, tarihte eşine az rastlanır bir zulümdür. Allah (cc) bu zulme karşı, sabrı emretti. Zulme karşı sabır, Arapların alışık olmadığı bir direniş biçimiydi. Zira onlar şöyle biliyordu; güçlü bir aile (veya fertler) haksızlığa karşı çıkmalı, gerekirse zor kullanarak hakkını aramalıydı. Allah Resûlü’nün (sav) akrabaları da güçlüydü; Allah Resûlü’nün (sav) ashabı arasında da güçlü kimseler vardı. Ama beklenen olmadı. Sahabe, Allah Resûlü’ne itaat etti ve sabrettiler. Sonunda Kureyş içerden bölündü. Bazıları bu zulüm antlaşmasına karşı seslerini yükselttiler. Zira Müslimler sabır göstererek toplumun dikkatini çekmeyi başardı. Müslimlerin sabrı, vicdanlı müşriklerin sabır taşını çatlattı. Bu sahifeyi yürürlükten kaldırıp, antlaşmayı feshettiler. Aynı zamanda Kureyş’in zalimliğini yine Kureyş’in eliyle tescil etmiş oldular.

Bugün Müslimler, milliyetçi ve muhafazakâr bir parti tarafından olmadık zulümlereuğruyor, çeşitli mağduriyetler yaşıyorlar. İtikadlarından ve duruşlarından taviz vermeden, vicdan sahiplerinin dikkatini çekebilmeli, yaşanan mağduriyetin anlaşılmasını sağlamalıdırlar.

Başta söylediğimizi tekrar söyleyelim: Adalet fıtri bir duygudur. Toplumun adalet duygusunu harekete geçirebilenler; hem mağduriyetlerine hem de -ki bu daha önemlidir- davetin içeriğine dikkat çekmiş olurlar.

Seçim sonuçları göstermiştir ki; mevcut siyaset İslamiolmadığı gibi, ahlaki de değildir insani de değildir. Siyasetçinin dini de imanı da bir oy daha fazla alabilmektir. Bu konuda eski rejim partileriyle, İslam(!) adına ortaya çıkmış partiler arasında hiçbir fark yoktur. “Beka” söylemiyle toplumu seçime davet edip, Abdullah Öcalan’ın mektubundan medet ummak, ahlaksızlık ve insani değerleri aşındırmanın ötesine işaret etmektedir. Osman Öcalan’ıTRT’ye çıkarmak, sonrada kırmızı bültenle arandığını bilmediğini söylemek ise, hiçbir dilde hiçbir kelimenin izah edemeyeceği bir yozlaşma olsa gerektir.

Seçimlere Kur’âni açıdan baktığımızda şunu görürüz. Bir tarafta mustekbirler (büyüklenenler), mele (aristokratlar/seçkinler), mutrefin (zenginlikle şımarmış/sosyete) ekabire mucrimiha (ele başı günahkârlar) vardır. Öte tarafta mustazaf (zayıf bırakılmış), istihfaf edilmiş (hafife alınmış/onursuzlaştırılmış), gece gündüz tuzaklar kurularak müşrikleştirilmiş halk vardır. Partiler, siyasetçiler, seçim sonuçları… değişse de, değişmeyen birşey vardır. Azgın azınlık imtiyazlarını korumaya, servetlerine servet katmaya, güçlenip semirmeye devam etmektedir. Şer’an hiçbir özürleri olmamakla beraber, mustazaf halk ise sefil ve onursuz bir hayat yaşamaktadır.

Unutmamak gerekir ki; kapitalist düzenlerde, asıl yöneticiler sermaye sahipleridir. Siyasetçiler ise birer vitrin süsüdür. Vazifeleri; mustazaf halkı uyutmak/uyuşturmak, imtiyazlı zümrenin çıkarlarını korumak ve mustazaf halkın yerel ve küresel tuğyana karşı biriken fıtri öfkesini yatıştırmak, bir necip (!) siyasetçimizin deyimiyle gazını almaktır. Kitabın tam ortasından konuşacak olursak garibanın ekmeğinden/çöpünden/cikletinden vergi alıp, mustekbirleri elmas vergisinden muaf tutmaktır.

Dikkat edin! Türkiye’de sermayeyi elinde bulunduran birkaç aile vardır. Menderes kazansa da bunlar kârdadır, asker on yıl sonra darbe yapsa da bunlar kârdadır. Ecevit kazansa da bunlar büyümektedir, Süleyman Demirel kazansa da… Kenan Evren sağın ve solun üzerinden silindir gibi geçtiğinde de bu aileler zenginliklerine zenginlik katmaktadır, Özal seçim kazanıp yeni bir ekonomik düzene geçtiğinde de… 28 Şubatcuntası iş başındayken de bu aileler imtiyazlıdır, Erdoğan on yediyılboyunca işbaşında olduğunda da…

Menderes’in ihalelerle zenginleştirdiği aileler Menderesle; Özal’ın ihalelerle zenginleştirdikleri de Özal’laberaber silinip gitmektedir.

Erdoğan’ın oluşturduğu zengin sınıf da Erdoğan’a bağlıolarak varlıksürdürmektedir… Ancak mustekbir, mutref, mele ve ele başıbu birkaç aile semirmeye devam etmekte; neredeyse her krizden biraz daha büyüyerek ve kâr etmiş olarak çıkmaktadırlar.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kureyşcahiliyesinde olduğu gibi, Türkiye’dekibütün pisliklerin arkasında bu mustekbir aileler ve bağlıolduklarıküresel sermaye sahipleri vardır. Bunlarınbir dini, imanıve dünya görüşüyoktur. Yerine göre Kemalist, muhafazakâr, faşist veya demokrat olabilmektedirler. Güç ve para kazandıracak her neyse, onun rengini alabilmektedirler.

Şuana kadar Erdoğan kazandırdığı için Erdoğan’a yatırım yaptılar. Ancak 2008’de yaşanan küresel ekonomik kriz; 2011’de başlayan halk ayaklanmaları; Arap ülkelerinde İhvan’ın seçimleri kazanması ve İsrail’in güvenlik endişeleri; Postmodernist neslin modernizmin oluşturduğu katı kuralları tanımaması ve yeni bir dünya düzeni arayışı; Çin, Rusya ve Hindistan’ın alternatif bir düzen arayışına girmesi; mevcut dünya düzenin bir ayağı olan Avrupa nüfusununhızla yaşlanmasıve yabancınüfusa teslim olma tehlikesi; bu mustekbir azınlığı alarma geçirdi…

Şunu kesin olarak biliyoruz ki;Demokrasicilik oyununa son verdiler. Dünyanın büyük çoğunluğunda ırkçı, muhafazakâr ve iş insanı kökenli siyasetçilerin sahneye çıkması ve seçim kazanması bunu gösteriyor. Erdoğan’ın tedavüle soktuğu milliyetçi daha doğru bir ifadeyle faşist dili bu yeni düzenden bağımsız düşünmeyin. Türkiye küresel mustekbir azınlığa göbeğinden bağlıdır ve orada yaşanan her dönüşüm, Türkiye siyasetini direkt etkilemektedir. Erdoğan’ın yeni dili azgın azınlığın takdirini kazanır mı, bilmiyoruz. Ama şunu kesin olarak biliyoruz: Bu yeni dilin ne genel olarak halkta ne de AKP tabanında bir karşılığı var. Bu yeni dilin, İslamiolmayan Erdoğan’ın siyaset anlayışını, insanilik ve ahlakilikten uzaklaştırmaktan başka bir yararı da olmaz.

Soru: Diyanetin cemaatlerle ilgili hazırladığı raporu okuyabildiniz mi? Şayet okuduysanız değerlendirebilir misiniz? Size yönelik söylediklerini nasıl yorumladınız?

“Dinî Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dinî-Kültürel Oluşumlar ve Yeni Dinî Yönelişler”isimli raporu okudum. Ancak Diyanet’in hazırlayıp hazırlamadığından emin değilim. Bildiğim kadarıyla Diyanet, resmîolarak bu raporu hazırladığını kabul etmedi. Yalnız raporun Devlet tarafından hazırlandığı anlaşılıyor. Hangi kuruma hazırlatıldığının bir önemi yok.

Rapor, hacimli bir çalışma. Hâliyle tamamını değerlendirmem mümkün değil. Dikkatimi çeken bazı noktaları zikredeceğim.

a. AK Parti, FETÖ ile değil “cemaat” kavramıyla kavga ediyor. Kurulan bir tuzağa mı düştü yoksa kendi iradesiyle mi cemaatlere savaş açtı, bilmiyoruz. Ancak rapor, önümüzdeki dönemde cemaatlere yönelik bazı operasyonların habercisi… Zannımca rapor bu operasyonların psikolojik alt yapısını hazırlıyor.

Şu gerçeği unutmayın!Cumhuriyet kadrolarının dini ve cemaatleri ortadan kaldırmak için çıkardığı kanunlar hâlâyürürlükte. Şuan herhangi bir savcı istediği cemaate soruşturma açabilir, herhangi bir mahkeme istediği cemaati mahkûm edebilir. Mevcut yasalara göre bırakın tevhidî bir çalışmayı, Kur’ân okumak için toplanmak ya da zikir meclisi oluşturmak dahi suç. Kemalist, ulusalcı ve 28 Şubatartığı birinin söylediği üzere yargı altın çağını (!) yaşıyor. Yargının altın çocukları fırsatı buldukları anda, Erdoğan’la palazlanan üfürükçütaifeyi, STK’ları ve İslamiçalışma yapan cemaatleri bir gün içinde kapatabilecekler.

Sırtını Allah’a dayayan muvahhidler her hâlükârda hizmete ve mücadeleye devam edecekler. Sırtını Erdoğan’a ve konjonktüre dayayanlar köpük gibi silinip gidecekler.

b. Bildiğimiz gibi; Türkiye’deki cemaatlerin akide sorunu yanında ahlaki sorunları da var. Son çeyrek asırda kavuştukları refahla beraber, var olan ahlakı da kaybettiler ve zenginlikle şımarmış “mutref” ahlakına sahip oldular.

Bu ahlaksızlığın yansımalarından biri şudur: Bir kısım akılcı/mealci, sufileri; bir kısım sufiler de akılcı/mealci tayfayı devlete şikâyetedip duruyor… Mahalle ortasında/ekranlarda kavgaya tutuşuyor, işin içinden çıkamayınca da çocuklar gibi babalarını/devleti yardıma çağırıyorlar.

Rapordan anlıyoruz ki devlet baba; mızmız akılcıları da mızmız sufileri de defterden silmiş. Akılcıları yeterince “yerli ve milli” olmamakla; sufileri de yeterince diyanete uyum sağlamayıp fazla Ehl-i Sünnetçilik yapmakla suçlamış.

c. Devlet’in yeni gözdesi Erenköy Cemaati ve Bitlis/Siirt yöresi medreseli tarikatlar… Gözden çıkardıkları İsmailağa, Menzil ve Süleymancılar… Yakın zamanda İTÖ, METÖ veya SETÖ operasyonları duyarsanız şaşırmayın. Anlaşılan o ki Devlet fazla Ehl-i Sünnetçilik (İsmailağa), fazla zenginlik/kalabalık/kapalılık (Menzil) ve fazla muhalefet/kapalılık (Süleymancılar) istemiyor. Her türlü yoruma açık olan, elde ettiği zenginliği ilgililerle paylaşan, Erdoğan’a muhalefet etmeyen, tam bir teslimiyetle teslim olmuş cemaatler istiyor.

d. Sisteme muhalefet eden ve muhalefetini İslamiargümanlarla yapan cemaatlere zulümhızkesmeden devam edecek. Sadece cumhurun değil yeryüzündeki her şeyin reisi olan (!) zatın, bir türlü demokratlaştırıp gazını alamadığı cemaatlere karşı şahsi kin ve nefreti raporun ilgili bölümlerine sinmiş, hissediyorsunuz. Hasmene tutumuna devam etsin bakalım. Allah’a yemin olsun kikıyamet gününde ve Allah’ınhuzurunda, biz de onun hasımlarıve davacılarıyız. Bakalımonun mahkemeleri mi, Ahkemu’l Hâkimin olan Allah’ın mahkemeleri mi daha çetin. Bakalım onun bize reva gördüğü zindanlar mı, Allah’ın zulümleri karşılığında onun için hazırladığı cehennem hücreleri mi daha zor. Beklesin bakalım, hiç şüphesiz biz de beklemedeyiz.

e. Bizimle ilgili yazılan bölüme gelince[12]şunu söyleyebilirim: Görüyorum ki davetimizi çok iyi anlamış ve çok net cümlelerle ifade etmişler. Yine görüyorum ki Tevhid ve Sünnet Cemaati’nin başlattığı davetin bu topraklarda maya tuttuğunu ve karşılığının olduğunu anlamışlar. Dün bize karşı farklı bir tutum içindeydiler. Oysa bugün bambaşka bir tutum içindeler. Dün bizi küçümsüyor, yok sayıyorlardı. Davet Allah’ın lütfu ve yardımıyla yayılınca tehdit etmeye başladılar… Sonra tuzak kurdular… Daveti yok etmek için her yola başvurdular… Ama biz Âdem’in (as) ektiği tevhid ağacının dallarıyız. Budandıkça gürleşiyor; budandıkça uzuyor; budandıkça insanlığın sığınacağı bir gölgeye dönüşüyoruz… Şimdi inkâr edemiyor, yok sayamıyorlar. Zindanla, tehditle, yasakla önüne geçemeyeceklerini de biliyorlar… Yeni tuzaklar kuruyorlar. Şeytancave sinsice yollara başvuruyorlar. Cemaat, program ve disiplin içinde yapılan davetin karşısına; cemaatsiz, programsız ve disiplinsiz yani bireysel daveti koymaya çalışıyorlar. İlginçtir; bazı insanları davet yapmaya teşvik ediyor, imkân sunuyorlar… Sesler çoğaldıkça ihtilafın artacağını, yüzler çoğaldıkça insanların tek bir noktada toplanmayıp gücün dağılacağını hesaplıyorlar… Onların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var elbet. Onlar tuzak kuruyor Allah da tuzak kuruyor. İstiyorlar ki davetçi olup da dava adamı olmayan, ağzı laf yayıp da ameli zayıf olan, davayı anlatan ama temsil edemeyenler çoğalsın… Biz bu filmi daha önce Suud’da, Suriye’de, Mısır’da, Cezayir’de izlemiştik. Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdiği gibi, sizin tuzaklarınızı da başınıza geçirecek. Sizin ellerinizle insanlar hidayet bulacak, sonra toparlamak isteyeceksiniz ama iş işten geçmiş olacak. Gelen davetçiler gidenleri aratacak, Allah’a karşı hüsnüzannımız budur.

(Şimdi siz diyorsunuz ki “Yahu hoca ne anlatıyor?” Siz okumaya devam edin, anlayan anlıyor, kuduran kuduruyor. Hep size konuşacak değiliz ya, biraz da kendini akıllı sananlara konuşalım…) Beyler, beyler! Sizin anlamadığınız şey şu: Bu dava Allah’ın davası! Dinini koruyacak olan da O’dur (cc). Bu iş bizle başlamadığı gibi bizimle de bitmez. Çocukça işler yapmak yerine, biraz Kur’ân okuyun… İslam tarihi okuyun… Solculara karşı kullanılsın diye, devlet bütçesiyle Seyyid Kutub’un (rh) kitaplarını terceme ettiniz. O kitaplarla yepyeni bir muvahhid nesil zuhur etti. Ne tekliflerinize kanıyor ne de tehditlerinizden korkuyorlar. Aman dikkat, yine elinize yüzünüze bulaştırmayın. Demedi demeyin, tevhid daveti bu… Ne S-400 dinler ne S-500 ne de Demir Kubbe… Bir kalbe yol buldu mu veya insanın özüyle (fıtrat) buluştu mu… gerisini anlatmama gerek yok. Şu an uğraşmak zorunda olduğunuz şey oluyor… 

Bu ay da bu kadarla iktifa ediyor sizleri Allah’a (cc) emanet ediyorum. Rabbim Zilhicce'nin ilk on gününde yaptığınız amelleri kabul buyursun. On gününüzü bereketli kılsın. Bayramınız mübarek olsun.

 

[1]       .   47/Muhammed, 7

[2]       .   Tirmizi, 2516

[3]       .   22/Hac, 78

[4]       .   Kalp Katılığının Zararları, Tevhid Basım Yayın

[5]       .   https://tevhiddersleri.org/kategori/usul/mustalahu-l-hadis

[6]       .   https://tevhiddersleri.org/kategori/usul/ulumu-l-kur-an

[7]       .   Ahmed, 18406

[8]       .   Ebu Davud, 4646

[9]       .   Bu konuyla alakalı şu yazılara da müracat edebilirsiniz.

            Tevhid Dergisi, 8. sayı, Başyazı, Suriye’nin Öğrettikleri;

            Tevhid Dergisi, 18. sayı, Başyazı, Büyük Resmi Tek Kareye Sığdıran Objektif, Gezi Parkı Olayları;

           Tevhid Dergisi, 26. sayı, Başyazı, “Bu senin kendi ellerinle yaptığının karşılığıdır. Allah kullarına zulmetmez.” (22/Hac, 10);

            Tevhid Dergisi, 33. sayı, Başyazı, Ehl-i Tevhid’in İmtihanı, Çözüm Süreci;

            Tevhid Dergisi, 49. sayı, Başyazı, İslam Ümmetine Açılmış Haçlı Savaşının Kodları;

         Tevhid Dergisi, 51. sayı, Başyazı, Şeriat ve Maslahat Açısından Gösteriler ve Gayri İslami Yapılarla Ortak Çalışma;

            Tevhid Dergisi, 65. sayı, Başyazı, Coğrafya Diyor ki; Tevhid Dergisi, 68. sayı, Başyazı, Genel Bakış

[10]      .   Müslim, 63

[11]      .   Bu yazı kaleme alındıktan bir hafta sonra İstanbul’da Suriyeli avı başladı. Zira Ak Parti, İstanbul seçimlerini kaybetmenin faturasını Suriyeli mazlumlara kesti.

            Düne kadar “Muhacir” olan Suriyeliler “kaçak göçmen” oluverdi.

            Düne kadar “huzurun ve bereketin teminatıydılar", şimdi “Huzur Operasyonuyla" yaka paça sınırdışı ediliverdiler.

            “15 Temmuz’da onlar sayesinde Allah bizi korudu.” diyenler, “Kayıtsız kuyutsuz kimse kalmayacak.” deyiverdiler. Bize de şunu demek kaldı:

            Rabbim! Seninle bağını koparmış “Allah’sız siyasetten”, ahlakla bağını koparmış “ahlaksız siyasetten” ve insanlıkla bağını koparmış “gayr-i insani siyasetten” ve zulümden sana sığınırız.

[12]      .   Dinî Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dinî-Kültürel Oluşumlar ve Yeni Dinî Yönelişler, s.79

            Halis Bayancuk (Ebu Hanzala)

            1. Biyografi

            Ebu Hanzala künyesiyle bilinen Halis Bayancuk, 1984 yılında Diyarbakır’da doğdu. Türkiye’deki Hizbullah Örgütü’nün ileri gelen isimlerinden olan Hacı Bayancuk’un oğludur. Halis Bayancuk, Diyarbakır İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra Mısır’a gitmiştir. Bayancuk’un Mısır’da özel gayretiyle ve medreselerde almış olduğu İslamî ilimler eğitimi sayesinde dini kaynaklara vakıf olduğu anlaşılmaktadır. Bayancuk kendisini bir örgüt üyesi olarak kabul et­memesine rağmen el-Kaide, DEAŞ gibi terör örgütlerinin üyesi olmaktan ve onlara eleman kazandırmaktan dolayı birçok kez gözaltına alınmış olup, son olarak müebbet hapisle yargılandığı basından öğrenilmektedir.

            2. Öne Çıkan Görüşleri

            Geleneksel İslami çizgiden farklı olarak, din-devlet ilişkisini itikadî bir mesele gibi ele alır. Dinî/şerî bir yönetimin zorunluluğuna ve bunun da bir halife önderliğinde olması gerektiğine inanır. Bunun dışındaki yönetim biçimleri ona göre tağuttur, tevhide aykırıdır ve şirktir. Zira hüküm sahibi Allah’tır. Bunu kabul etmeyen küfre girer. Bayancuk’un bu bağlamda bireysel tekfirden ziyade “genel tekfir” söylemine daha yakın olduğu görülür.

            Demokrasiyi, Yahudilik, Budizm vb. gibi bir din olarak nitelendirir. Onun, İslam dinini inanç, ibadet, ahlak ve muamelat olmak üzere bir bütün olarak algıladığı görülür. Buna dayalı olarak “Hilafet” ve “İslam Devleti” anlayışına bir iman esası ya da farz ibadetler gibi telakki ettiği anlaşılmaktadır. Bu düşüncesinden hareketle bütün farklı yönetim şekillerini küfür ilan etmekte, demokrasiyi din; oy vermeyi de demokrasinin ibadeti olarak görmektedir. Ona göre demokrasi küfür ise buna rıza göstermek de küfrü gerektirmektedir.

            3. Faaliyetleri

            Açtıkları mescitler ve ‘Ribat’ adlı “Sıbyan Mektepleri”, aylık çıkardıkları ‘Tehvid Dergisi’ ve Ankara-Etimesgut ‘ta bulunan binası gruba eleman kazandırmak ve çocuklan eğitmek konusunda önemli bir yer tutar.

            İnternet ortamında video kayıtları ve sokak röportajları yoluyla propaganda yapmak da Bayancuk ve taraftarlarının faaliyetleri arasındadır.

            4. Değerlendirme

            Bayancuk’un, Selefi-tekfirci bir çizgide olduğu anlaşılmaktadır. Görüşlerinin temelinde din-devlet ilişkisi yatmaktadır. Dinî/şerî bir yönetimin gerekliliğine inanan Bayancuk hilafeti itikadî bir mesele olarak görür ve bunun dışındaki yönetim biçimlerini küfür kabul eder.

 

Bu Sayfayı Paylaş :