Loader
Tevhid Kitap
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Aşı Tartışmalarında Bakış Açımız Nasıl Olmalıdır? Sayfa : 75 / Yazar : Konuk Yazar

GİRİŞ

Çocuk aşısıyla ilgili tartışma her birimizin malumu. Bir grup insan çocuk aşılarının mutlaka yapılmasını savunurken bir diğer grup çocuk aşılarından şiddetle sakındırıyor. Tevhid Dergisi olarak Müslim/Müslime doktor kardeşlerimizden bir münazara yapmalarını talep ettik. Konuyu enine boyuna tartıştılar. Biz de bu tartışmayı, tarafların iddialarını, delillerini ve karşılıklı cevaplarını derleyerek size sunuyoruz. İstedik ki; çocuğuna aşı yaptıranlar da aşıdan sakınanlar da delil üzere olsunlar, bilinçle hareket etsinler.

Hiç şüphesiz her anne baba çocuğunun dininden, edebinden, sağlığından... kısacası çocuğu ilgilendiren her şeyden sorumludur. Her işinde olduğu gibi ebeveynler, bu sorumluluklarında da basiret üzere olmalıdır. Muvahhid/Muvahhide tabip kardeşlerimizin hazırladığı çalışmanın, basiret üzere olmanıza yardımcı olmasını temenni ediyoruz.

Önemli bir hatırlatmada bulunarak sizi yazıyla baş başa bırakmak istiyoruz: Aşı yapmak da aşıyı terk etmek de bir sorumluluktur. Her insan kendi kararının sorumluluğunu üstlenecek olgunluğu göstermeli, hiç kimse kararından ötürü bir diğer kardeşini kınamamalıdır.


A. AŞI NEDEN YAPTIRILMALIDIR?

a. Aşı Nedir?

Aşılama, koruyucu hekimlik altında bulaşıcı hastalıklardan, sağlıklı çocukları korumak için yapılan bir uygulamadır. Bağışıklık sistemi gelişen çocukların, dış mikropların yapılarıyla (antijenlerle) karşılaşması ve bağışıklık sisteminin bunları tanıyıp vücudu koruması, antikor oluşturması amaçlanır.

Aşının etkisi, zayıflatılmış/öldürülmüş mikroorganizmaya ya da bunun bazı parçalarına, bağışıklık sisteminin yanıt vermesiyle ortaya çıkar. Aşılamada, kişinin etkenle karşılaşarak vücudunun bağışıklık oluşturması ve bununla birlikte bu sırada hastalığa yakalanmaması istenir. Hastalık yapan kısım mikroorganizmanın kendisiyse; o mikroorganizma zayıflatılır ve aşı olarak kullanılır. Eğer mikroorganizmanın salgıladığı maddeler hastalık yapıyorsa bu maddelerden aşı yapılır.

Aşı, hastalığın tamamını çocuğa vermek değildir. Virüs veya bakteriler zayıflatılarak çocuğa verilir ve buna karşı antikor yanıtı (bağışıklık) oluşturulması sağlanır. İleride o hastalıkla karşılaşan çocuğun, daha önceden ürettiği antikorları üreterek hastalığı geçirmeden, ağır sakatlıklar bırakmadan, ölüm görülmeden bu durumu atlatması hedeflenir.

b. Aşı Nelerden Korur?

Aşı adı

Bireysel koruyuculuğu

Toplumsal koruyuculuğu

Hepatit B

Akut ve kronik hepatit, öldürücü karaciğer yetmezliği, siroz ve karaciğer kanserinden %100 koruyucudur.

Toplu yaşam alanlarında (kreş, bakımevi vb) hastalık yayılmasını azaltır.

BCG

Tüberküloz menenjit(beyin zarı enfeksiyonu) ve yaygın tüberkülozdan ölümü önler.

Bağışıklığı güçlendirerek, <5 yaş ölümlerde azalma sağlar.

Difteri

Öldürücü difteri hastalığını önler.

Difterinin bulaşıcılığı yüksektir. Tek bir vaka ile salgınlara neden olan difteriden korur. 

Boğmaca

Bebeklerde öldürücü olan, büyük çocuklarda ve yetişkinlerde uzun süreli öksürüğe neden olan boğmaca hastalığından korur.

Boğmacanın bulaşıcılığı yüksektir. Tek bir vaka ile salgınlara neden olan boğmacadan korur.

Tetanoz

Öldürücü olan tetanoz hastalığından korur.

Gebelere uygulanmasıyla doğumdan sonra yenidoğan bebeğin tetanozunu önler.

 

Çocuk felci

Sakatlık ve ölüme neden olan çocuk felci hastalığından korur.

Tek bir çocuk felci vakası bile salgınlara neden olabilir. Su ve besin kaynaklı salgınları önler.

Hib

Menenjit(beyin zarı enfeksiyonu) ve menenjite bağlı sakatlık ve ölümden korur. Orta kulak iltihabı sayısını azaltarak işitme kaybını önler.

Hib hastalığı, kapalı toplumlarda salgına neden olarak ölümlere neden olabilir. Toplumda salgınları önler.

Pnömokok 

Pnömoni(akciğer enfeksiyonu), sepsis(vücutta yaygın enfeksiyon ve şok durumu), menenjitten ve bunlara bağlı sakatlık ve ölümden korur. Orta kulak iltihabı sayısını azaltarak işitme kaybını önler.

Pnömokok hastalığı, kapalı toplumlarda salgına neden olarak ölümlere neden olabilir. 

Toplumda salgınları önler.

Kızamık

Kızamığa bağlı ishalden, zatürreden ölümleri önler. Beyin iltihabı ve SSPE’den korur. 

Kızamık, bulaşıcılığı çok yüksek enfeksiyonlardandır. Toplumda salgınları önler. 

Kızamıkçık

Anne karnındaki bebeklerde sakatlığı önler.

Toplumda salgınları önler.

Kabakulak

Kabakulağın neden olduğu; beyin ve beyin zarı iltihabını ve testis iltihabına bağlı kısırlığı önler.

(aşı olunca değil, aşı olmadığınızda ve geç dönemde-10yaş civarı- erkeklerde geçirilen kabakulak hastalığının kensidinde kısır kalma durumu çok ciddidir.)

Toplumda salgınları önler.

Hepatit A

Akut hepatit ve öldürücü karaciğer yetmezliğinden korur.

Su ve besin kaynaklı salgınları önler. 

Suçiçeği

Suçiçeği hastalığını önler. Ayrıca, anne karnındaki bebeklerde sakatlığı, beyin ve beyin zarı iltihabını, ileri yaşta gelişebilecek zona hastalığını önler.

Toplumda salgınları önler.


c. Aşılamanın Faydaları Nelerdir?

1. Aşılama, Bulaşıcı Hastalıkları Engelleyerek Hastalıkların Seyrini Değiştirir

Aşılama en etkili koruyucu sağlık önlemlerinden biridir. Dünyada aşı ile önlenebilir hastalıkların görülme sıklığı, rutin çocukluk aşılamasına geçildikten sonra dramatik olarak düşmüştür. Aşağıdaki CDC verileri, aşı ile önlenebilir hastalıkların aşı öncesi döneme kıyasla nasıl düşüşler yaşadığını göstermektedir.

Hastalıklar

Aşılama öncesi yıllık ölüm sayısı

Aşılama sonrası son vaka sayıları

Yüzdelik olarak azalma miktarı

Difteri

21,053

1

>99%

h. influenzae (invasive, <5years ego)

20,000

33

>99%

Hepatit A

117,333

4,000

97%

Hepatit B (akut)

66,232

20,900

68%

Kızamık

530,217

273

>99%

Meningokok enfeksiyonu

2,886

340

88%

Kabakulak

162,344

2,251

99%

Boğmaca

200,752

13,439

93%

Pnömokok enfeksiyonu (invaziv, <5yaş altı)

16,069

1,700

89%

Polio(çocuk felci)

16,316

0

100%

Rotavirus (hastaneye yatış, <3yaş altı)

62,500

30,625

51%

Rubella

47,745

5

>99%

Konjenital (doğumsal) rubella

152

0

100%

Çiçek hastalığı

29,005

0

100%

Tetanoz

580

20

97%

Su çiçeği

4,085,120

102,128

98%


Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi aşı ile önlenebilir hastalıkların çoğu aşı programlarının başlaması ile yüzde 90'dan fazla azalmıştır.


Dünyada salgınlarla ciddi sayıda ölüme neden olan, bulaşması hâlinde %30 öldürücülüğü olan çiçek hastalığı aşı sayesinde yok olmuştur. 1979 yılında DSÖ, çiçek hastalığının dünya üzerinden silindiğini resmen açıkladı ve çiçek aşısı, aşılama takvimlerinden çıkarıldı.

3 Poliomiyelit eradikasyon programı başarıyla uygulanmaktadır. 1988 ve 2013 arasında, küresel poliomyelit (çocuk felci) görülme oranı %99’dan fazla azaldı.

3 Hib aşısının kullanıma Hib vakalarında %95 azalma saptandı.

3 1920’lerde ABD’de çocukların hastalık ve ölüm nedenlerinin en önemlilerinden olan difteriye bağlı olarak, 1921 yılında 206.000 olgu ve 15.520 ölüm raporlanmıştır. 1923 yılında aşının üretimiyle birlikte olgu sayıları azalarak sıfıra inmiştir.

2. Aşılama, Toplum Bağışıklığını Sağlar

Aşı programları aşılanan çocuğa doğrudan fayda sağlar. Ayrıca dolaylı olarak toplum (sürü) bağışıklığı yoluyla da bağışıklık kazanmamış (aşılanmamış) kişilere fayda sağlarlar. Topluluk bağışıklığı, popülasyonun enfeksiyona bağışık olan kısmı, bulaşma riskini azaltacak kadar büyük olduğunda ortaya çıkar. Toplum bağışıklığı, aşı yapmak için çok küçük olan çocukları ve aşıları tıbbi sebeplerle yaptıramayan kişileri de korur. Böylelikle toplum bağışıklığı sayesinde aşı yaptırmamış kişilerin de sağlık seviyesi yükselmiş olur.

Yani aşı karşıtları her ne kadar istemeseler de aşılama programlarından istifade etmektedir.

Salgınlar çok farklı ırkların iç içe yaşadığı topluluklarda daha büyük çaplara ulaşır ve çok hızlı yayılır. Bizim içinde bulunduğumuz topluluk en yüksek riskli gruba girmektedir. Kimi salgınlar sadece bebekleri öldürür, kimisi sadece çocukları, kimisi ise sadece büyükleri. Ancak her salgında mutlaka birileri zarar görür. Ve her musibete karşı alınan tedbirler, önce kâr ve zarar oranına bakılarak değerlendirilir. Yani bu tedavinin faydası, vereceği zarardan ya da hastalığın vereceği zarardan daha büyük müdür? Ne kadar daha büyüktür? Yazının birçok yerinde bu oranlardan bahsedilmiştir. Aşılanmamış bir toplulukta salgın olması durumunda sadece o topluluk zarar görür ve hastalık kaybolur gider. Çünkü bulaşacağı kimse kalmamıştır.

3. Aşılanmama ile Beraber Olumsuz Sonuçlar Ortaya Çıkar

Öncelikle aşı hem bireysel hem de toplumsal koruma sağlar. Eğer fertlerinin çoğu aşılanmış bir toplumda bazı kişiler aşıyı reddederse bu durumun pek bir önemi yoktur. Çünkü bulunduğu toplumun çoğu aşılanmıştır. O hastalıkla karşılaşma oranı düşük olmakla beraber karşılaşsa bile çevredeki insanlara bulaştırma ihtimali yoktur.

Sorun, bir topluluğun aşılanmamasıdır. Daha büyük sorun ise heterojen (farklı ırk ve kökenden müteşekkil) insanların beraber bulunduğu topluluğun aşılanmamasıdır. Böyle bir durumda bir kişinin hastalanması tüm topluluğun hastalanmasına neden olur. Buna dair şöyle bir örnek verebiliriz:

Kızamık aşılama programı 1963’te başlamadan önce, ABD’de her yıl yaklaşık üç-dört milyon kişi kızamık geçirmiş ve bunların yalnızca 500.000’i bildirilmiştir. Bildirilen vakalar arasında 400-500 kişi ölmüş, 48.000 kişi de hastaneye kaldırılmıştır. O zamandan beri kızamık aşısının yaygın kullanımı, kızamık vakalarında aşı öncesi döneme kıyasla % 99’dan fazla azalma sağlamıştır. Böylece vaka sayıları, ölümler ve hastaneye yatmayı gerektirecek kadar ağır hastalık seyri düşmüştür.

Aşılama oranlarının biraz azalması, örneğin kızamık için %95’in altına düşmesi, salgının görülmesi için yeterlidir. Nitekim Avrupa’da aşı karşıtı propagandanın yayılmasıyla aşı reddi artmış ve kızamık salgınları baş göstermiştir. İnsanların, kızamık hastalığının ne denli önemli bir hastalık olduğunu unutarak, hatalı bir çalışmanın basına yansıyan sonuçları nedeniyle kızamık aşısı yaptırmaktan çekinmeleri ve böylece aşılanma oranının düşmesi, salgınların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Ülkemizde de 2011’de, çoğunu dışarıdan gelen kişilerin oluşturduğu 105 kızamık olgusu varken 2013’te salgın yaşanmış ve sayı 7.405’e çıkmıştır. Bu vakalar aşısız toplumlarda görülmüştür. Aşılı toplum bu küçük çaptaki kızamık salgınından etkilenmemiş ve aşısız bireylerin hızla aşılanmasıyla, henüz salgına yakalanmayan bireyler korunmaya ve salgın kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.

d. Aşı Karşıtlığının Temeli Nereye Dayanmaktadır?

Katolik Kilisesi aşıların değerini ve birey ve toplum sağlığını korumanın önemini kabul eder. Bununla birlikte üyelerinin, mümkün olduğunda, kürtaj edilmiş fetüslerden elde edilen hücre dizileri kullanılarak yapılan aşılara alternatifler aramaları gerektiğini ileri sürmektedir. Christian Scientists’in aşılara karşı resmî bir politikası yoktur, ancak iyileşmek için genellikle dua etmeye güvenirler. Aşıları da içerebilecek tıbbi müdahalelerin gereksiz olduğuna inanırlar. 

Aşı karşıtlığı her ne kadar İslami bir hassasiyet gibi gösterilse ve küresel tuğyana karşı bir direnç gibi görülse de işin aslı öyle değildir. Aşı karşıtı görüşlerin temeli Katolik Kilisesi görüşlerine dayanmaktadır. Ülkemizdeki aşı karşıtlığından çok önce Avrupa ve Amerika’da başlamış bir akımdır.

Aşı karşıtlığı sebepleri arasında iddia edilen “aşıların fetüsler üzerinden elde edildiği” bilgisi bilimsel temele dayanmayıp Katolik Kilisesi görüşlerine dayanmaktadır. Ayrıca Katolik inancına göre tıbbi müdahale Tanrı’ya eksiklik nispet etmek olarak değerlendirilir. “Tanrı dilediğinde hastalığı verir. Dilediğinde hastalık gider. Kişinin tıbbi çare araması dinen doğru değildir. Aşıları da içeren tıbbi müdahale gereksizdir.” denmektedir. Hastalıklar ve şifa tabii ki Allah’ın (cc) dilemesi ve iradesi doğrultusundadır; lakin hatalı olan kısım, tedbir almamak, şifa vesileleri aramamak ve tedaviye yönelmemektir.

Batı Virginia ve Mississippi haricindeki çoğu ABD eyaleti, bireylerin dinî inançları ve itirazları temelinde zorunlu aşılara dinî muafiyet başvurusunda bulunmalarına izin vermektedir. Dinî aşı muafiyetleri son yıllarda artmıştır. Bu muafiyetlere sahip yetişkinler ve çocuklar genel nüfusun küçük bir bölümünü oluştursa da genellikle tartışmanın ve medya ilgisinin merkezinde yer alırlar. Enfeksiyonlar, aşılanmamış küçük sosyal ve/veya coğrafi kilise toplulukları aracılığıyla hızla yayılabilir. Bunun örnekleri de yaşanmıştır.

Toplumda bir salgın meydana geldiğinde aşı olan bireylerin ve toplulukların endişeleneceği bir durum yoktur. Zamanında tedbir alınmıştır, gerisi insana ait değildir; Allah’ın (cc) kaderidir. Salgın, aşı olmayan bireyler ve topluluklar arasında hızla yayılır ve sakatlıklar, ölüm gibi ciddi sonuçlar doğurur.


B. AŞI NEDEN YAPTIRILMAMALIDIR?

1. Aşılar Otizm’e Neden Olmaktadır

Dünyada aşılamanın yaygınlaşmasıyla çocuklarda otizm görülme oranı çok ciddi bir şekilde artmıştır.

1975’de 5.000 doğumdan bir çocukta otizm gelişirken bu sayı 1985 yılında 2.500 doğumdan 1 çocuğa, günümüzde ise 68 doğumdan 1 çocuğa düşmüştür. Böyle devam ederse 2048 yılında doğumların yarısının otistik olacağı tahmin edilmektedir.

Aşılarda kullanılan, içinde cıva bulunduran tiomersal gibi yardımcı maddeler çocuğun henüz gelişmekte olan sinir sistemine zarar vererek otizme neden olmaktadır.

Eğer aşılar öldürüyor olsaydı bu, insanların aşı yaptırmamasına neden olurdu. Ancak küresel tuğyan aşı vesilesiyle çocuklarda otizme neden olmaktadır. Bu durum ise ailenin asla ikinci çocuğu düşünmemesine yol açmaktadır.

Ayrıca 1998 yılında İngiliz bir çocuk gastroenteroloji doktoru, Lancet Dergisinde yayımladığı makalede KKK aşısı ile otizm arasında ilişki olabileceğini çalışmalarıyla göstermiştir. Daha sonra çalışmalarının önü küresel tuğyan tarafından kesilmiş olup bu kişiye meslekten men etmeye kadar birçok ambargo uygulanmıştır.

Aşı Savunucularının Cevabı: Tiomersal, aşıların içine koruyucu madde olarak konan etil cıvalı bir maddedir. Temel işlevi, aşıda mikrop üremesini engellemektir. Aşıda mikrobiyal üreme, aşının bozulmasına, dolayısıyla da aşıda kalite, güvenlik ve etkinlik sorunlarının ortaya çıkmasına yol açar. Genellikle çoklu doz içeren aşılarda kullanılır. Tiomersalin otizm ile ilişkili olduğuna dair çeşitli iddialar olmasına karşın, buna dair bilimsel kanıt yoktur.

Doğada, toprakta, havada ve sularda bulunan cıvanın iki formu vardır: Metil cıva ve etil cıva. Metil cıva yüksek dozlarda vücutta birikerek insanlarda zehir etkisi gösterir. Etil cıva ise metil cıvaya göre çok hızlı vücuttan atıldığı için toksik dozlara ulaşmaz. İnsana zarar vermez. Tiomersal, etil cıvadır ve sadece çoklu doz içeren flakon şeklindeki aşılarda bulunur. Tek kişiye yapılmak için hazırlanmış enjektörde bulunan aşılarda zaten tiomersal (etil cıva) yoktur. Yapılan bilimsel çalışmalar tiomersal ile otizm arasında hiçbir ilişki olmadığını göstermiştir.

Aşırı cıva alımının otizme yol açtığı öne sürülmektedir, lakin bu konuda bir delil yoktur. Cıvanın belirli dozlarda nörolojik sistem için bir toksin olduğu doğru olmakla beraber merkurizmin tipik klinik bulguları, otizmin klinik bulguları ile aynı değildir. Yaşamın ilk yılında aşırı cıvaya maruz kalma tek bir klinik tablo oluşturur. Bu tablo çocuklarda boy kısalığı, kol bacaklarda hareket bozuklukları ve otizmin aksine beyinde küçülme ile karakterizedir.

Otizme neden olan genetik ve çevresel faktörleri daha iyi anlamak için olası risk faktörleri ve belirtiler araştırılmaktadır. İngiltere’de yapılan prospektif bir çalışmada tiomersal ile otizm arasında herhangi bir ilişki bulunamamıştır. Danimarka’da yürütülen başka bir çalışmada aşılardan tiomersal çıkarıldıktan sonra otizm sıklığının değişmediği, hatta tam tersi arttığı bildirilmektedir. 

On iki çalışmanın değerlendirildiği bir meta analiz çalışmasında da tiomersal içeren aşılar ile otizm arasında ilişki olmadığı, özellikle gelişmekte olan ülkelerde standart aşı uygulamasının değiştirilmesi için yeterli kanıt bulunmadığı sonucuna varılmıştır. 

Günümüzdeki araştırma sonuçlarına göre aşılardaki tiomersalin otizme yol açtığını gösteren bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır.

Ayrıca ABD’de aşı karşıtı lobinin propagandaları neticesinde bilimsel bir kanıt olmamasına rağmen tedbir maksadıyla FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi), 1999 yılından 2001 yılına kadarki süreçte tiomersalin grip aşısı hariç tüm çocukluk çağı aşılarından kaldırılmasına karar vermiş, sonrasında tiomersalin otizme yol açıp açmadığı konusunda Mental Gelişim Servisi’ne otizm nedeniyle başvuran çocuklar üzerinde geriye dönük araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalarda, 1995-2007 tarihleri arasında otizm nedeniyle başvuran çocuklarda, aşılarda tiomersalin yasaklanmasından sonra bir azalmanın olmadığı tespit edilmiş ve bu sonuçlara göre otizm ile tiomersal arasında bir ilişkinin olmadığı sonucuna varılmıştır.

Aşı karşıtı gruplarca “Aşı yaptırmanın oranı artıyor, otizm görülme oranı da artıyor.” ifadesi sıkça kullanılır. Bu ifade tıpkı şuna benzemektedir: “Yaz aylarında dondurma yemenin oranı artar, denizde boğulma oranı da artar. Dondurma yemek denizde boğulmaya sebep olur. Bundan dolayı kesinlikle dondurma yenmemelidir.”

Bugün bilimsel çalışmalarla keşfedilen, otizmin görülme sıklığını arttıran risk faktörleri şunlardır:

Anne sütünü hiç almamak ya da az almış olmak

İleri anne baba yaşı

Düşük doğum tartısı

Bebeğin yenidoğan döneminde sarılık geçirmesi

Gebelik sırasında komplikasyon (sorunlar) gelişmiş olması

Annenin sığınmacı olması

Bütün dünyada çocuklar gözlerini telefonlardan, tabletlerden ayıramazken, çocukların maruz kaldığı çevresel faktörler baştan başa dramatik bir değişiklik gösterirken otizmin artışını yapılan aşılara bağlamak doğru değildir.

Ayrıca otizmin tanımı ve tanı kriterlerinin değişmesi, teknolojinin veri toplama sistemlerinin gelişmesi ve insanların daha kolay sağlık hizmetlerine ulaşabilir olması otizmin tanısının konma sıklığını arttırmıştır. Aslında otizm olan lakin daha önce ulaşım, imkân, tanım ve tanı nedeniyle otizm kayıtlara vaka sayısı olarak kaydedilmeyen hastaların; sağlık kuruluşlarına daha rahat ulaşılabilir olması, yeni tanım gibi etkenler sebebiyle bu hastaların veriler ve istatistiklere girmiş olması genel vaka sayısının zahiren giderek artışı gibi göstermektedir.

Lancet’te yayımlanan Andrew Wakefield ve Vaka Seri Çalışması üzerine bir değerlendirme

Aşı karşıtı düşüncelerin birçoğu 1998’de Andrew Wakefield adlı doktorun KKK aşısının otizmle ilişkili olabileceğini gösteren bir çalışmasının Lancet Dergisinde yayımlanmasına dayanır. Çalışma on iki kişilik bir vaka serisi şeklinde yapılmıştır. Araştırmacı on iki çocuk hastasını incelemiş ve aşı ile otizm spektrum bozukluğu arasında bir ilişki olabileceği yönündeki makalesini kaleme almıştır. Makale üzerinde bir sürü spekülasyon ve ihtilaflı konu vardır. En nihayetinde ise makalenin on üç yazarından onu makaleden isimlerini çekmiş ve 2010 yılında bazı bilgilerin doğru olmadığı ve çalışmanın bilimsel metodolojiye göre yapılmadığı gerekçesiyle Lancet Dergisi tarafından da geri çekilmiştir.

Wakefield, eski bir bağırsak cerrahı, yani gastroenterologtur. O zamanlar Royal Free Hastanesinde ülseratif bir iltihap olan crohn hastalığı hakkında akademik araştırmalar yapıyordu. 1995 yılında, “KKK (kızamık, kızamıkçık, kabakulak) aşısında canlı bulunan kızamık virüsünün otizme neden olduğu” teorisini geliştirdi. 1998 yılında ise Lancet isimli tıp dergisinde Wakefield ve arkadaşlarının yayımladığı bir makalede, “KKK aşısı ve otizm arasında ilişki olduğu, üç aşının ayrı olarak yapılmasının güvenli olacağını” belirtiyordu.

1998’de yayımlanan bu makale uzun tartışmalar sonunda 2010 yılında geri çekildi ve bir süre sonra da Wakefield doktorluktan men edildi.

Yayınlanan bu çalışmanın önemi, aşı ve otizm arasında bağ olduğu iddiasının yegâne dayanağı olarak karşımızda duruyor olmasıdır. Sonrasında ortaya çıkan tartışmaların neredeyse tamamı, bu ilk halkaya bağlanıyor. Bu ilk halkayı incelersek, devamındakileri de daha iyi anlayabiliriz.

Wakefield’in çalışmasını dört maddede özetleyebiliriz:

Çalışma on iki otizmli çocuk üzerinde yapıldı.

Ebeveynlere davranışsal bozuklukların ne zaman ortaya çıktığı soruldu.

Wakefield, beyinde hasara yol açan nedenler arasında KKK aşısının olabileceğini söylüyordu. Çalışmaya göre bağırsak hastalığına neden olan kızamık virüsü beyne hasar vererek otizme neden oluyordu.

KKK aşılarının vurulmasının ardından geçen on dört gün içerisinde çocuklarda davranışsal bozukluklar tespit edildiği belirtildi.

Yani Wakefield’in çalışması, özünde şu varsayımda bulunuyordu:

“Çalışmaya dâhil edilen on iki çocuğun üçte ikisinin ebeveynleri KKK’yı, hem inflamatuar bağırsak hastalığı hem de Wakefield’in dil ve temel becerilerin kaybolduğu ‘regresif otizm’ olarak adlandırdığı hastalığın aniden başlamasından sorumlu tutuyordu. İlk davranışsal semptomların, aşılatmadan on dört gün sonra ortaya çıktığı belirtilmişti.” 

1988 yılında, 86.000 kızamık vakası görülmesi ve altı kişinin hayatını kaybetmesi sonrası, Birleşik Krallık’ta tek doz KKK aşısı uygulanmaya başlandı. 1991 yılına gelindiğinde 10.000 vaka vardı, ancak hayatını kaybeden yoktu. Sonrasında medya bazı ailelerin çocuklarını aşılattıktan sonra zarar gördüğü iddialarını haberleştirmeye başladı. 1994 yılına gelindiğindeyse kızamık hortlamıştı. 1994’ün ilk yarısında 9.000 vaka bildirilmişti ve bu bir önceki senenin iki katıydı. Kızamık vakalarının yükselişe geçmesiyle birlikte önlem almaya çalışıldı, ancak medyada aşı olunmasına gerek olmadığı yönündeki içerikler yükselişe geçmişti bile. Önce bir Katolik Kilisesi aşı kampanyasını boykot edeceklerini açıkladı, ardından ülkedeki Müslüman liderler aşıya karşı olduklarını belirtti. Medya da aşıların zararlı olabileceğinden bahsetmeye devam etti. 

Medyada aşıya yönelik şüphelerin artışıyla birlikte yeni figürler de ortaya çıktı. Jackie Fletcher, ilerleyen dönemlerde etkisini giderek artıracak aşı karşıtı hareketin fitilini ateşlemişti. KKK aşısının ardından “tamamen sağlıklı” olan çocuğunun hastalandığını, bunun nedeninin aşılar olduğunu belirterek hareketin öncüsü hâline geldi ve benzer kaderi paylaşan aileleri örgütlemeye başladı. 1992 yılının aralık ayında Fletcher, Justice Awarness and Basic Support (JABS) isminde bir organizasyon kurdu. Britain’s Legal Aid Board, KKK aşılarının oluşturduğu zararlarla ilgili araştırma yapılmasına bütçe ayrılmasını onayladı. Fletcher, aşı üreticilerine karşı dava açmak için çıktığı yolda, en büyük desteği Richard Barr adlı bir avukattan aldı.

Barr, ailelerin hikâyelerini bir araya getirdi, basınla paylaştı ve dava açılabilmesi için gereken yasal dayanakları oluşturdu. Medyanın bizzat kendisi de yasal süreçlerin parçası hâline gelmişti. Aşı şirketleri tesadüflere dayalı anektodal anlatımların yeterli olamayacağını, bilimsel kanıtlara ihtiyaç olduğunu belirtiyordu. Wakefield bu bilimsel kaynağı karşıladı, mahkemelerde danışmanlık yaptı ve ciddi meblağlar kazandı.

Tartışmaları başlatacak makalenin basın toplantısında Wakefield, dikkatleri aşılara çekecek cümlelerle, makalesinin kanıtladıklarından ötesine geçmeye başladı; kanıtlanmamış iddialarını ve teorilerini öne çıkarttı:

“Birlikte verilen bu üç aşının (KKK) kullanılmaya devam edilmesini destekleyemem. Otizmin ortaya çıkışında bağırsak iltihabının rolünün ne olduğunu bilmemiz gerekiyor… Benim endişem, bir vakanın daha yaşanması çok kötü olur ve bu aşıları en azından üçe ayırıp tek tek vererek çocukları daha fazla riske atmamaya çalışabiliriz. Kesin bir çözüm olmasa da sorunun olasılığını ortadan kaldırmayı deneyebiliriz.”

Basın toplantısından dört gün sonra Andrew Rouse, makalede incelenen on iki çocuğun rastgele seçilmediğini, hatta “Society for the Autistically Handicapped” isimli topluluğun teşvik etmesi nedeniyle Wakefield’ın bu çocukları incelediğini ortaya koyuyordu. Wakefield, araştırmasında çocukların seçimine dair soruları açıklığa kavuşturabilecek bir şeffaflık da sergilememişti.

Çalışmada araştırma yapılan on iki çocuğa pek çok tetkik uygulanmıştı. Wakefield, KKK aşıları nedeniyle kızamığın çocuklarda bağırsak hastalıklarına yol açtığını ve bunun da beyni etkileyerek otizme neden olduğunu tespit etme amacındaydı. Bu nedenle yaşları üç ila dokuz olan çocuklara laparoskopi dâhil birçok farklı yöntem uygulandı. Araştırmada uygulanan yöntemlerin etik dışı olması da daha başka bir sorundu.

Lancet Bildirisi, on iki çocuk hastayı içeren bir çalışmaydı; regresif otizm “belirgin bir tetikleyici olay” olarak KKK aşısı ile bağlantılı görülüyordu. Ancak;

Regresif otizm diye bildirilen dokuz çocuktan üçüne hiç otizm tanısı konmadığı, sadece bir çocuğun açıkça regresif otizmi olduğu ortaya çıktı.

On iki çocuğun tamamının önceden “normal” olduğunu iddia eden makaleye rağmen, beş çocuğun mevcut gelişimsel sorunları, araştırmadan önce belgelenmişti.

Bazı çocukların, ilk davranışsal belirtileri KKK aşısını takip eden günlerde yaşadıkları bildirilmişti, ancak kayıtlarda bu belirtilerin aşılamadan birkaç ay sonra başladığı belgelenmişti.

Sekiz çocuğun ebeveynlerinin KKK aşısını suçladığı bildirildi, ancak on bir aile bu iddiaları hastanedeyken öne sürmüştü; yani bir yönlendirme söz konusu olabilirdi. Hastalar KKK aşısı karşıtı kampanya yürütenler aracılığıyla yönlendirildi, çalışma planlanarak hazırlandı ve finanse edildi.

Tablo, Lancet’te yayımlanan bilgiler ile kayıtları (record) karşılaştırmaktadır. Bu iki verinin, yani çalışmada kaydedilen verilerin makalede kullanılması gerekirken, Lancet’te yayımlanan makalede kayıtların dışında bilgiler bulunmaktadır. Bu da açıkça Wakefield’ın verileri saptırdığını ortaya koyuyor.

Araştırmada yer alan on bir numaralı çocukla ilgili kayıtlara bakıldığında, en temel sorun aslında çocuk için semptomların aşıyla bağı bulunamayacak kadar erken görülmesiydi. İlk semptomlar Lancet’teki makalede bahsedilenin iki ay öncesine dayanıyordu ve bu da çocuğun KKK aşısını olmasından bir ay öncesine denk düşüyordu.

Makaleye göre, sekiz yaşındaki iki numaralı çocukta regresif otizm vardı ve semptomlar aşı vurulduktan iki hafta sonra başlamıştı. Çocuğun annesi de dâhil olmak üzere tıbbi raporlar çocuktaki belirtilerin üç ila beş ay sonra ortaya çıktığını ortaya koyuyordu. Yani makaleye göre 14 gün içinde etki ettiği düşünülen aşı ile görülen semptomlar arasında aslında beş ay vardı. Bu durum, çalışmaya gölge düşüren unsurlardan biri hâline geldi.

Makalede incelenen çocuklardan yalnızca sekiz numaralı çocuğun beyninde KKK aşısı olduktan iki hafta sonra sorunlar ortaya çıkmıştı. Ancak onun da tıbbi raporları bunu desteklemiyordu. Semptomlara KKK aşısından çok daha önce rastlandığı görülüyordu.

Bir numaralı çocuğun aile doktoru, hastaneye yazdığı mektupta çocuğun anne babasının, KKK aşısıyla ilgili endişeler taşıdıklarını belirtti. Ancak mektupta söylenenler, Wakefield ve ekibi tarafından KKK aşısından bir hafta sonra semptomların görülmeye başladığı şeklinde değiştirildi.

Çocuklardan üçündeyse regresif otizm bile yoktu. Numara altı, numara on iki ve numara yedide Asperger sendromu vardı ve aşılarını olmadan önce de çok kez beyinlerinde sorun olduğu şikâyetiyle hastaneye başvurmuşlardı. Asperger sendromunda, konuşma kaybı gibi, regresif otizm hastalarında sık görülen semptomlar genellikle görülmez. Üstelik bu çocuklarda regresif olmayan klasik otizm dahi bulunmuyordu.

Yedi numaralı çocuğa ise “patolojik taleplerden kaçınma sendromu” adı verilen garip bir davranış durumu tanısı konmuştu.

Herhangi bir anormallik tespit edilemeyen sekiz, dokuz ve on numaralı çocuklar, makalede ”non-specific kolit” teşhisiyle kaydedilmişti.

Dahası, böyle bir çalışmada hastalar rastgele seçilmesi gerekirken, altı ve yedi numaralı çocuklar kardeşti; dört numara ve sekiz numara da North Shields’ta aynı doktora gidiyordu. Bu da JABS ve Richard Barr’ın hastaları Wakefield’a yönlendirdiği konusundaki iddiaları güçlendirdi.

Daha sonradan yapılan bilimsel çalışmalarda KKK aşısı ile otizm arasında hiçbir ilişki bulunamamıştır. 1.256.407 çocuğu içeren beş prospektif kohort çalışması ve 9.920 çocuğu içeren beş vaka kontrol çalışmasıyla yapılan bir meta analizde aşılama ve otizm arasında bir ilişki saptanmamıştır.

Wakefield’in vaka serisi çalışması pek çok yönüyle şüphelidir. Çalışmaya katılanlar aşı karşıtı topluluklardan seçilmiş kişilerdir. Ve makale dergi tarafından geri çekilmiştir. Her şeye rağmen bu çalışmanın makbul bir çalışma olduğu kabul edilse bile bilimsel metodolojiye göre on iki kişilik bir vaka serisi çalışması ile 9.920 kişilik vaka kontrol çalışması veya bir milyondan fazla çocuğun dâhil edildiği prospektif (ileriye dönük incelemeye dayalı) bir çalışmayla kesinlikle bir tutulamaz. Kanıta dayalı tıpta bilimsel kanıt değeri en yüksek çalışmalar prospektif ve retrospektif çalışmaların derlendiği meta analizlerdir. Vaka serileri ise sadece bir fikir verebilir.

Aşı karşıtı topluluğun bilimsel olarak geri çekilmiş, ihtilaflı bir makale dışında başka hiçbir kanıtları yoktur. Bunun karşısında ise tüm dünyada kanıt değeri yüksek birçok çalışma, aşılama ile otizm arasında bir ilişki olmadığını göstermiştir.

Danimarka’da yapılan retrospektif (geriye dönük incelemeye dayalı) bir çalışmada ise 1991-1998 yılları arasındaki 440.000’i aşılı toplam 537.303 çocuk incelenmiştir. Aşı olanlar ile olmayanlar arasında otizm spektrum bozukluğunun görülme sıklığı açısından bir fark gözlemlenmemiştir. 2019 yılında yayımlanan başka bir çalışmada ise 1999-2010 yılları arasında doğan 657.461 çocuğa bakılmıştır. Sonuç, yine aynı şekilde aşılama ile otizm arasında herhangi bir ilişki olmadığını göstermiştir.

Aşı Karşıtlarının Cevabı: Dr. Andrew Wakefield denen kişi aşı karşıtı değildir, kombine olarak tek enjektörün içerisinde (Kızamık+Kızamıkçık+Kabakulak) aşılarının yapılmasının otizme sebep olabileceğine dair yukarıda da bahsi geçen bir pilot çalışma yürütmüştür.

Kendisi verdiği güncel demeçlerde bile çalışmasını hâlâ savunan, bilhassa aşıların tekli yapılmasının daha uygun olduğunu söyleyen bir kişidir. Yaptığı ön çalışmasına aşı karşıtlarının da sık değinmeleri hasebiyle aşı savunucularının konuyu hep bu çalışma minvalinde dillendirmesine yol açmıştır.

Cevap kısmında sözü edilen hiçbir çalışma aşıların ve aşı takviminin güvenilirliğini gösteren çalışmalar değildir. Bu çalışmaları aşılı ve aşısız şeklinde göstermek, yanıltıcı olacaktır.

Aşılarla ilgili problem sadece otizm ya da kısırlık gibi spesifik bir hastalık veya tiomersal (cıva, alüminyum) benzeri bir içeriğe değil, içeriklerin tamamına ve iki yaşa kadar (on iki adet tekli, dört adet beşli ve bir adet üçlü karma olmak üzere) toplam 35 adet aşının uygulanma şekline yöneliktir.

Cevap kısmında değinilen çalışmalarda kişilerin sadece geriye dönük kayıtları incelenerek istatistik oluşturulmuştur. Sonuç olarak her ikisinde de otizm insidansı yüksek çıkmıştır. Geriye dönük incelenen belirli tarihler arasında doğan; bir tarafta tüm aşıları yapılan, diğer tarafta ise tüm aşıları yapıldığı hâlde sadece bir aşısı yapılmayan iki grubun sağlık geçmişleri ve hastane kayıtları incelenerek hazırlanan epidemiyolojik bir çalışma, aşılara dair söz konusu şüpheleri gideremez. Söz konusu büyük çalışma olarak atfedilen veri toplama çalışmalarında hastaların kendilerinden ziyade sadece kayıtları doktor olmayan epdemiyologlar tarafından incelenmiştir.

Tüm aşıları yapılmış ve kendilerine hiçbir aşı yapılmamış iki kontrol grubunun takip edilip bir süre izlendiği hiçbir çalışma yoktur. Böyle bir çalışma olana kadar da aşı takviminde rutinde uygulanan aşıların güvenilir olduğu sadece bir iddiadan ibaret kalacaktır.

Bilimsel çalışmalar yimi-kırk sene dahi sürebiliyorken, neredeyse dünyanın tamamında uygulanan böyle bir aşılamanın “prospektif çift kör randomize kontrollü çalışma” yapmaya değer bir konu görülmemiştir. Böyle bir çalışma yapılana kadar da aşı takvimi ve aşıların uygulanmasının güvenilirliği tamamen tartışmaya açıktır.

Mutlaka olmalı dediğimiz “prospektif çift kör randomize kontrollü çalışma” ne demektir?

Prospektif çift kör çalışma, klinik araştırmalarda yanlılığı azaltmak amacıyla kullanılan temel bir yöntemdir. Bu metotta hem özneler hem de araştırmacılar, uygulanan tedaviyi veya deneysel koşulu bilmezler. Bir örnekle açıklayalım: Belirli bir sayıda iki gruba ayrılmış sağlıklı çocukların bir kısmına aşı, diğer bir kısmına içeriği plasebo (boş) olan aşı enjektörleri yapılarak; takip eden doktorlar, çocuklar ve ailelerinin hiçbirinin kimin hangi grupta olduğuna dair bilgisi olmadan araştırmacılar tarafından belirlenen süre boyunca çocuklar gözlemlenir. Daha sonra her iki gruptaki çocukların sağlık durumlarının verilerinin ilgili araştırmacılar tarafından kıyaslanması gerekir.

Kanıta dayalı tıbbın olduğu bir dönemde güvenilirliği kat’i delillerle ispatlanmamış hiçbir medikal uygulamanın masum kabul edilip uygulatılması tıbbi ve insani etiğe uygun değildir.

Aşı Savunucularının Cevabı: Aşı karşıtlığının dayandırıldığı Lancet’te yayımlanan ve bilimsel hatalar olduğu için geri çekilen çalışma, prospektif bir çalışma değildir. Çünkü çocukların, öncesinde tamamen sağlıklı olanlardan seçilip, aşı sonrası gözlenen etkilere bakılması gerekiyordu.

Çift kör değildi ve kontrol grubu yoktu. İki taraf oluşturulmadan, yani aşının uygulanmadığı rastgele çocuklardaki otizm gelişim sürecine ait bir veri yoktu. Çalışmayı yürüten hekim, kime ne verdiğini biliyordu.

Randomize değildi. Yani çalışmaya katılacak olan çocuklar rastgele seçilmedi. Bazı yönlendirmelerle seçildi. Çocuklardan ikisi kardeşti ve ikisinin doktoru da aynıydı. Bu tesadüf, randomize (rastgele) olan bir seçimde imkânsızdır.

Çalışma, “prospektif çift kör randomize kontrollü çalışma” usulünden çok uzaktır. Hatta bilimsel bir çalışma bile değildir. Bazı çevreleri açtığı davalar ile maddi yönden desteklemek amaçlı olup olmadığı bile meçhuldür.

Bilimsel değer olarak en üst kategoride olan, meta analizlerdir. Aşı üretildiği ve aşı karşıtlığı gündeme geldiğinden beri binlerce çalışma yapılmıştır. Milyonlarca hasta incelenmiş ve binlerce hekim bu çalışmalarda bizzat aktif rol almıştır. Hekimlerin bu çalışmaları yapmadığı bilgisi delilsizdir. Makaleler incelendiğinde kimlerin çalışma yaptığı ve çalışmaları yapan hekimlerin unvanları görülecektir.

Cevapta bahsedilen, Lancet’te yayımlanıp geri çekilen ve temel iddiası, “Aşılar çoklu flakonda yapıldığında otizme sebep oluyor. Aşılar tek tek yapılmalı.” teorisine dayanan görüş savunuluyorsa bunun aksini kanıtlayan bilimsel veriler mevcuttur. Çoklu aşılarda, tekli aşılardan farklı olarak tiomersal denilen madde bulunur ve tiomersalin otizme sebep olmadığını gösteren bilimsel kanıtlar da mevcuttur. Hatta karşılaştırma yapılmadığı iddia edilen çalışmalarda tiomersal, aşılardan çıkarıldıktan sonra maruz kalan ve kalmayan olarak karşılaştırılmıştır ve sonuç değişmemiştir. Ama “Tüm aşılar otizme sebep oluyor.” dendiğinde bu, başta savunulan ilk yargıyla çelişmektedir.

Otizm ve aşılar hakkında genel bir değerlendirme

Otizm tek bir hastalık olmayıp, otizm spektrum bozukluğu (OSB) adıyla tanımlanan, erken çocukluk çağında belirti veren, beyin gelişimiyle ilgili bir bozukluktur. Sosyal iletişimsel alanda yetersizlikler, sınırlı, tekrarlayıcı davranışlar ve ilgilenmelerle seyretmektedir. Bu tanım otistik bozukluk/çocukluk otizmi, yaygın gelişimsel bozukluk, çocukluğun dezintegratif bozukluğu ve Asperger sendromunu kapsamaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri CDC (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi)’nin son verilerine göre sıklığı 1000’de 14.6 oranında olup, erkeklerde kızlardan 4,5 kat daha sık görülmektedir.

2005 yılında yapılan bir çalışmada sıklığı 10.000’de 30-60 olarak saptanmış olup, kırk yıl önceki verilere (10.000’de 4-5) göre belirgin bir artış görülmüştür. Bu artış büyük oranda tanı kriterlerindeki değişiklikler, tanı koymada kullanılan farklı yöntemler ve aileler ile sağlık çalışanlarının artmasına bağlıdır. ABD’de yapılan bir çalışmada otizm sıklığında artış saptanan yıllarda, zeka geriliği ve öğrenme güçlüğü tanısı alan hastalarda azalma görülmüş olup bu durum, gerçekte otizm tanısı alması gereken vakaların farklı tanılarla izlendiğini düşündürmektedir.

OSB, nedeni henüz tam olarak aydınlatılamamış bir durum olup, çoklu genetik faktörler ve gen çevresel etmenlerin etkileşimi rol oynamaktadır. İkiz eşi ve kardeşi OSB tanısı alan, ebeveyn yaşı ileri olan, prematüre veya düşük doğum ağırlığıyla doğan, OSB dışı herhangi bir genetik, psikiyatrik, nörolojik veya gelişimsel hastalık tanısı alan çocuklarda OSB görülme sıklığı artmaktadır.

Yıllar içinde otizm tanısı alan vaka sayısındaki artış nedeniyle pek çok faktör araştırılmış olup; bunlar arasında özellikle aşıların içinde bulunan tiomersal de bulunmaktadır. Ancak yapılan çalışmalarda, bu zamana kadar uygulamadaki herhangi bir aşının otizm yaptığı gösterilememiştir.

Tiomersal (thiomersal, thimerosal) ağırlığının yaklaşık %49’u cıvadan oluşan antibakteriyel etkili bir organik bileşiktir. Yıllarca tüm dünyada özellikle aşılarda bakteri bulaşmasına karşı koruyucu madde olarak kullanılmış olup, aşılar dışında kozmetik malzemeleri, göz damlaları ve antiseptik spreylerde de kullanılmaktadır.

Etil cıva ve metil cıvanın vücuttaki yarı ömrü farklı olup, aşılarda bulunan tiomersal bir etil cıva bileşiğidir ve vücuttaki yarı ömrü ortalama 7 gündür (4-10 gün arasında). Etil cıva vücutta kan-beyin bariyerini geçmez ve dışkıyla vücuttan atılır. Yapılan bir çalışmada tiomersal içeren aşı uygulandıktan sonra bebeklerde kan, idrar ve dışkıda cıva düzeyleri ölçülmüş ve normal aralıkta bulunmuştur.

Yapılan çalışmalar göstermiştir ki tiomersal içeren ve içermeyen aşı uygulanan çocuklar arasında OSB gelişimi açısından fark yoktur. Ayrıca aşıdan tiomersal çıkarıldıktan sonraki yıllarda otizm görülme sıklığında da artış görülmüştür. Tiomersal otizme yol açsaydı, aşıdan çıkarıldıktan sonra otizm gelişme oranında düşüş olması beklenirdi.

Dünya Sağlık Örgütü aşıların içindeki tiomersal bileşiğinin yenidoğan, çocuk veya yetişkinler için toksik olmadığını bildirmektedir. Yine CDC tarafından yapılan çalışmalarda tiomersal içeren aşıların otizme yol açmadığı gösterilmiştir.

Aşıların otizmle ilgisi olduğunu savunan kişilerin bir diğer iddiası ise KKK (Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak) aşısının otizme yol açtığıdır. Bu konuyla ilgili de dünyada pek çok araştırılma yapılmış, ancak hiçbirinde aşının doğrudan otizme yol açtığı gösterilememiştir. Dünya Sağlık Örgütünün son bildirisinde KKK aşısının otizmle ilişkisi olmadığı tekrar vurgulanmıştır. DSÖ Aşı Güvenliği Genel Komitesinin (GACVS) yaptığı ayrıntılı araştırmalar ışığında; Avrupa İlaç Ajansı (EMEA) Patentli Tıbbi Ürünler Kurulunun (CPMP) Mart 2004’teki çalışmasında da tiomersal içeren aşılarla yapılan bağışıklama ile özel nörolojik gelişim bozuklukları arasında herhangi bir ilişki olmadığı bildirilmiştir.

Amerikan Bağımsız Sivil Ulusal Bilim Akademileri (NAS), İlaç Enstitüsünün (IOM) 2004’teki raporunda da otizm ile kızamık içeren aşılar ya da koruyucu olarak tiomersal içeren aşılar arasında bir bağlantı olmadığı ve tamamen rastlantısal olduğu sonucuna varılmış ve İlaç Enstitüsü (IOM) başkanı Harvey V. Fineberg 7 Ağustos 2005’de NBC televizyonunda yayımlanan mülakatında bir kez daha tiomersal ile otizm arasında ilişki bulunmadığını beyan etmiştir. Avrupa ülkelerinde ve diğer pek çok ülkede aşılarda koruyucu olarak tiomersal kullanımı devam etmektedir.

Kızamık aşısının da SSPE ve otizmle herhangi bir ilişkisinin bulunmadığı, DSÖ Aşı Güvenliği Küresel Danışma Komitesi (GACVS) tarafından da deklare edilmiştir.

Sonuç olarak, tüm dünyada yapılan çalışmalarda hiçbir aşının doğrudan otizme yol açtığı gösterilememiştir. Otizm hâlen nedeni tam olarak aydınlatılamamış gelişimsel bir bozukluktur.

2. Aşılar Bütün Koruyucu Mekanizmalar Atlanarak Gelişmekte Olan Bir Çocuğun Kanına Direkt Verilmektedir

Vücudumuza dâhil olan herhangi bir organizmanın izlediği bir yol vardır. Ağızdan alınan bir gıda veya ilaç belli başlı bariyerler geçerek vücuda dâhil olur. Aşılar ise direkt damardan, kana karıştırılarak verilir ve birçok koruyucu bariyer bypass edilmiş olur. “Su bile vermeyin.” denilen, nörolojik sistemi ve bağırsak florası gelişmemiş bir canlıya, içeriğinde alüminyum olan maddeler direkt damardan, kanına verilmektedir.

Aşı Savunucularının Cevabı: Hiçbir aşı direkt kana karıştırılarak yapılmamaktadır. Aşılar cilt altına, kas içine yapılır ya da ağızdan verilir. Aşı içeriklerinin tamamı sistemik dolaşıma geçmez. Kas içerisine veya deri altına yapılan aşının içeriklerinden sadece bir kısmı dolaşıma geçer, bu süreçte büyük bir kısmı elimine olur.

Ayrıca aşılar vücuda direkt verilmiş olsa bile, sonrasında çocuk gelişimini etkilediğine ya da bozduğuna dair hiçbir çalışma yoktur. Direkt vücuda verilmesinde korkulan unsur, çocukta alerji gelişebilmesidir.

Aşı Karşıtlarının Cevabı: Aşının kana/damara verilmediğini iddia etmek, damar olarak aklımıza sadece venöz damarın gelmesinden kaynaklanmaktadır. Kas içerisinde yüzlerce damar vardır.

Ayrıca “kas içerisine yapılan aşının içeriklerinden çok az bir kısmının dolaşıma geçtiği ve büyük bir kısmının elimine olduğuna” dair hiçbir bilimsel veri yoktur.

Aşı Savunucularının Cevabı: Bahsettiğimiz eliminasyon yöntemleri tüm detaylarıyla her ilaç/aşı için incelenmektedir. Vücuda ne kadarının geçtiği, ne kadarının elimine olduğu, vücutta hangi yolları takip ettiği ve nasıl atıldığı bilgilerinin tamamı, bilinen tıbbi gerçekler doğrultusundadır. Ayrıca aşının kas içindeki küçük kılcal damarlardan vücuda geçip vücutta ne gibi etkilere sebep olduğunun ayrıntılı bir şekilde delillendirilmesi gerekir.

3. Tıpta, Aşılar Dışında, Hiçbir Kriter

Gözetmeksizin Bütün Çocuklara Yapılan Başka Bir Uygulama Yoktur

Hangi medikal yaklaşım; hastanın kilosu, tıbbi durumu, genetik ve epigenetik durumları sorgulamaksızın, birçok mekanizma bypass edilerek bir bütün olarak topluma topluca uygulanır? Aşılar dışında bu şekilde bütün toplum bireylerine topluca yapılan başka hiçbir tıbbi müdahale yoktur.

Aşı Savunucularının Cevabı: Anormal bir gelişim olmadıkça bebeklerin belirli günlerde belirli kilo, boy, tıbbi durum, beslenme alışkanlığı ve refleks hareketlerinin normal olması beklenmektedir. Örneğin üç aylık bir bebeğin 4,5-8,5 kg aralığında olması, en ideal olarak da 6 kg olması beklenmektedir. Bu aralıklar dışında kalan ağırlıklar normal olarak sınıflandırılmaz. Aşılar, tıbbi açıdan normal olarak tariflenen bebeklere rutin yapılmaktadır. Değişik olan her parametre ise yine tıbbi çerçevede değerlendirilip uygun karar ile bebeğe has bir şekilde verilmektedir.

Kime hangi aşının yapılacağının değerlendirmesi tıbbi çerçevede yapılmaktadır. Aşının yaptırılıp yaptırılamayacağı kararını doktorun vermesi gerekir. Örneğin 38 °C’in üzerinde ateşi olan, akut hastalığı olan kişilerde aşı yaptırılmaz. Hamilelik durumu olanlara, yumurta alerjisi durumu olanlara ve immunodefesit olanlara canlı aşılar yapılmaz. AIDS hastalarına aşı yaptırılmaz. Eğer önceden yapılan aşıya reaksiyon olmuşsa tekrar yapılmaz. BCG aşısı 2.000 gramın altındaki çocuklara yaptırılmaz. Pentaxin aşısı progresifleşen sinir patolojilerinde yaptırılmaz.

Yani hangi çocuğa hangi aşıların yapılıp yapılmayacağının değerlendirilmesi doktor tarafından yapılmaktadır. Çocuğun normal rutinleri takip edilmektedir. Normal gelişim gösteren çocuklara aşılar normal sınırlarda uygulanmaktadır. Eğer aşı açısından yukarıda sayılan problemli bir durum söz konusuysa aşı uygulamaları değişiklik gösterir, bazı durumlarda aşı hiç uygulanmaz.

Aşı Karşıtlarının Cevabı: Burada asıl değinilen mesele hangi durumlarda aşıların yapıldığından ziyade şudur: Beş-altı yaşlarında aşı olmamış 40-45 kilo çocuğa da birkaç dakika önce doğmuş 2,5-3 kilo yenidoğan bebeğe de aynı dozda aynı aşıların yapılmasının güvenilir olup olmadığıdır.

Aşı Savunucularının Cevabı: Dozajlama (pozoloji), bilimsel olarak üretim aşaması preklinik evrelerde belirlenir. En güvenilir dozu bulmak için çalışmalar yapılır. En güvenilir doz; etkiyi oluşturacak minimal doz ile yan etki oluşturacak maksimal doz arasındaki güvenli aralıktır. Bu aralık terapötik aralık olarak adlandırılır. Her ilaç, aşı vs. uygulanan tıbbi ürüne göre farklılık gösterir ve bu dozajlama (terapötik aralık, yan etki dozu, ölümcül etki dozu) preklinik evrelerdeki çalışmalarla belirlenir. Faz 1 ve faz 2 çalışmaları bu çalışmalardır. 1 yaşındaki bir bebeğe de 5 yaşındaki bir çocuğa da uygulanan doz; güvenli olmayan aralıktaki bir doz değildir.

Çocuğun kilosu, doğum sonrası ilk bakılan değerlerden biridir ve her bebeğinkine bakılır, her muayenede tekrarlanır ve kaydedilir. Bebeğin kilosuna göre aşılama dozları değişiklik göstermektedir.

4. Aşı Karşıtı Çalışmaların Önü Küresel Tuğyan Tarafından Kesilmektedir

Andrew Wakefield çalışmasını yapmadan önce üniversiteden destek talep etmiştir. Üniversite destek vermeyince haber vermeksizin böyle bir çalışmayı kendi imkânlarıyla tamamlamış ve on iki vakayı bizzat ayrıntılı bir şekilde kaleme almış ve yayımlanmıştır.

Sonrasında Lancet Tıp Dergisinde aşıyla ilgili yayımlanan yazısı geri çekilmiş, kendisi meslekten men edilmiştir.

Aşı karşıtı kimselere klinik çalışmalar için zemin hazırlanmamakta veya bilimsel bir cevap verebilmeleri için kendilerine imkân tanınmamaktadır. Üstelik bu çalışmaların önlerine direkt setler çekilmektedir. Bunun arkasında da basite alınmayacak kadar güçlü küresel bir tuğyan vardır.

Dr. Bradstreet adındaki bir başka doktor ise bir konuşmasında otizmin tedavi edilebilir, geri döndürülebilir bir süreç olduğunu söylemiştir. Otizmin genetik olduğu söylenir, fakat bu doktor bunun geri çevrilebileceğini ifade etmiş ve daha sonrasında bu konuda bir açıklama yapacağını söylemiştir. Bu açıklamaların ertesinde ise şaibeli bir şekilde öldürülmüştür.

Aşı karşıtlarının bilimsel çalışmalar yapmalarının gereksiniminden ziyade, aşı taraftarlarının (aşının ve aşı takviminin) güvenilirliğini ispat etmeye ihtiyaçları vardır. Çünkü aşılama yapılması gerektiğini öne sürerek bazı ilaçları tüm dünyaya yapmaya/dayatmaya çalışanların öncelikle ilaçların/aşıların güvenilirliğini kanıtlayacak çalışmalar ortaya koyması gerekmektedir.

Altını ısrarla çizmek gerekir ki aşının güvenliğini, etkinliğini, gerekliliğini sorgulamak, insanı bilim ve sağduyu yanlısı yapar.

Aşı Savunucularının Cevabı: Wakefield çalışmasının maddi desteği tartışma konusudur. Daha önceki kısımda da belirttiğimiz gibi sırf aşı karşıtlığı davalarında bilimsel kanıt oluşturulabilmesi için bir avukat tarafından maddi destek verildiği ve verileri bu çıkar doğrultusunda değiştirdiği yönünde çok ciddi iddia ve deliller vardır. 

2010 The Lancet açıklaması yazının neden geri çekildiğini açıklamaktadır: 

“Makalenin olgusal içeriğinin geri çekilmesi değil, bir ‘yorumun geri çekilmesi’ni yayımladı. Orijinal 1998 Lancet raporunda olası MMR/otizm bağlantısının yorumlanması sunulmadığından, verilerin bir ilişkinin kanıtı olmadığını ve daha fazla araştırmanın gerekli olduğunu öne sürmek dışında, ne olduğunu tam olarak bilmek zordur. MMR aşısını otizmin olası bir nedeni olarak yorumlamak uygun olmaz.”

Aşı karşıtı veya aşı yanlısı şeklinde bir çalışma usulü yoktur. Aşılarla ilgili hangi veriler incelenecekse; çalışmalar sıfırdan başlar. Etkiler/yan etkiler, faydalar/zararlar tüm sonuçları ortaya çıkar. Ortaya çıkan verilerin gizlenmesi veya çarpıtılması durumuna karşılık aynı çalışma verileri, birbirini tanımayan farklı ülkelerdeki kuruluşlar tarafından tekrar ele alınır. Herkes onay verirse o çalışmanın verileri güvenli kabul edilir. Eğer bir kişi dahi bunun aksine bir görüş belirtirse o çalışma kabul görmez ve ilgili işlemler en baştan başlar.

“Aşının güvenliğini, etkinliğini, gerekliliğini sorgulamak...” cümlesinde bahsedilen sorgulama bilimsel anlamda yapılmaktadır. Sanılanın aksine birçok çalışma mevcuttur. Bu konuda PubMed’de birçok yayın vardır. Aynı şekilde aşının sorgulandığı birçok yayınla karşılaşılabilinir. Ama iddia edilen teoriler, aşı ile bağlantılı bulunamamış, kanıtlanmamış ve iddiadan ibaret kalmıştır. Bilimsel bir makaleden bir sonuç çıkartabilmemiz için kanıtlanmış olması gerekmektedir.

“Küresel tuğyanın aşı karşıtı çalışmaların önünü kestiğini, insanları öldürdüğü” de bir komplo teorisinden başka bir şey değildir. PubMed’de bu konuda bir sürü çalışma mevcuttur. Hiçbirisi iddia edilen teoriler ile aşı arasında bağlantı bulamamış ve bizzat bu teorileri ortaya atanlar, “Aşılar bunlara sebep oluyor.” diye bir kanıt sunamamıştır. Aksine “Bahsi geçen hastaklıklarla aşılar arasında bağlantı yok.” sonucu çıkmıştır. Bu çalışmaları yapanlar da öldürülmemiş veya yazıları “aşıları kötülediği” için silinmemiş, meslekten de men edilmemiştir. Bahsedilen iddialar kanıtlanamamakta, o veriler bir türlü çıkmamaktadır. Yıllardır bu iddialar ortaya atılmakta, çalışmalar yapılmaktadır. Sonuç olarak da bahsedilen iddialar aşıya bağlanamamaktadır.

Lancet’te yayımlanan Wakefield’in yazısının silinmesinin veya meslekten men edilmesinin nedeni “aşı karşıtı” olması değildir. Verileri çarpıtması, bu çarpıtılmış verilerle maddi kazançlar sağlaması ve hekimliğini etik olmayan bir şekilde kullanmasıdır. Bunu “Aşıyı eleştirdiği için meslekten men edildi.” şeklinde sunmak yanlış bir algıya sebep olabilmektedir.

Burada konumuza ışık tutması için bilimsel bir veriyi de paylaşmak istiyoruz:

Rotavirüs aşısının faz 3 aşamasını geçip ruhsat almasından ve uygulanmasından sonra bağırsaklarda iç içe geçme (invajinasyon) yaptığı anlaşılmıştır. Sonrasında aşı geri çekilmiş ve rotavirüs için daha farklı bir aşı geliştirilmiştir. Bir sorun tespit edilmiş ve bu konuda güvenli olan aşı, çalışmalar doğrultusunda üretilmiştir.

Bu da gösterir ki kimse aşılara gözü kapalı yaklaşmamaktadır. Aşıdan kaynaklı bir problem olduğunda aşı geri çekilir ve sorun giderilmeye çalışılır. Bu sorunu ortaya koyan kişi meslekten men edilmez ya da öldürülmez. Burada olduğu gibi hata düzeltilir ve daha iyisi için çalışmalar devam eder. Bu örneği aşı karşıtı olan insanlar yerine aşıyı savunan insanların ortaya koyması, aşı kavramına nasıl yaklaşıldığını gösterir.

5. Aşıları Üretenlerle Çocuklarımızı Öldürenler Aynı Kişilerdir

Bu aşıları bizlere dayatan ve “ıslah ediciler” olduklarını iddia eden kurum, Dünya Sağlık Örgütüdür (DSÖ/WHO). Dünya Sağlık Örgütü ise Amerika, Fransa ve Rusya’nın öncülüğünü yaptığı Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı olan ve toplumların sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmalar yapan bir örgüttür.

Aynı zamanda Amerika’nın keşfinden sonra yerli Amerika topraklarının asıl sahibi olan Kızılderililere karşı ilk defa biyolojik silah kullanan haçperestler barış ve yardımlaşma adıyla yerlilere verilen battaniye, giyim, mendil gibi malzemelerle çiçek hastalığı virüsünü onlara bulaştırmış ve milyonlarca Kızılderililerin ölümüyle büyük zaferlerini (!) elde etmişlerdir.

Tüm alanlarda ıslah edicilikleri (!) göz önünde olan bu ifsad kurumlarına, aşılarla ilgili yöneltilen soru ve itirazlara ise ayette de Rabbimizin buyurduğu gibi, “Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz!’ derler.” 

Küresel tuğyan İslam ümmetine her koldan savaş açmıştır. Bu tuğyan sisteminin, aşıları bizlere ulaştırması, üzerinde düşünülmesi gereken konudur. Zaten aşı olmasalar bile o çocuklar bombalarla öldürülmektedir. Onlar asla bizi ve bizim çocuklarımızı sevmezler, bize iyilik veya hayır için bu aşıları göndermezler.

Aşı Savunucularının Cevabı: Kapitalist sistemin bir parçası olan ilaç şirketlerinin, aşı geliştirme süreçlerine birçok katkısı, emeği vardır. Ama bu işi hayır olsun diye ya da bizim çocuklarımızı kısırlaştırmak için ya da GPS’le takip etmek için yapmamaktalardır. Bundaki maksatları bütün kapitalist kuruluşlarda olduğu gibi para kazanmaktır.

Çiçek hastalığını ve bulaş yolunu bildiklerini, bunu kasten yaptıklarını bilmiyoruz. Velev bunu kabul etsek dahi çiçek aşısı Osmanlı Devleti tarafından bulunmuş ve Avrupa’ya sonra geçmiştir. Velev ki çiçek aşısını Avrupa ülkelerinin bulup uyguladıklarını kabul etsek dahi çiçek aşısının başarısıyla bu cümlenin bir bağı yoktur. Milyonlarca kişiye bulaşması ve yüksek sayılarda insanın ölümüyle salgına sebep olan çiçek hastalığı günümüzde görülmemektedir. Bu, aşının başarısıdır. Biz, tıbbi olarak faydalı olan kısmı alır, helal sınırları içinde hayır yönünde kullanırız.

Burada gözden kaçırılan önemli bir nokta aşılama olayının ekonomik arka planıdır. İlaç şirketleri veya enstitüler yapılan fonlamalarla veya sermayeleriyle takribi beş yüz milyon ila iki milyar dolar arasında para harcayarak bir etkene karşı aşı geliştirmesinde bulunurlar. Başarılı olma durumunda on ila yirmi yıl kadar patent hakları bu kuruluşların elinde olmaktadır. Geliştirme sürecinden sonra şirketler aşıları devletlere satarak ekonomik kazanç elde ederler.

Zaten aşı geliştirmede karşılaşılan zorluklardan birisi de ekonomidir. Sıtma (malaria) ve tüberküloz da dâhil olmak üzere en çok aşı gerektiren hastalıkların çoğu temel olarak yoksul ülkelerde bulunmaktadır. İlaç firmaları ve biyoteknoloji şirketleri, bu hastalıklar için aşı geliştirme konusunda çok az teşvike sahiptir, çünkü gelir potansiyelleri çok azdır.

Devletlerin bu aşıları talep etmesi de benzer temellere dayanır. Örnek üzerinden anlatmak gerekirse, bir Hepatit B hastasının sağlık sisteminin üzerine büyük bir yükü vardır. Takip ve tedavisinin yapılabilmesi için yetkin doktorlara ve pahalı ilaçlara ihtiyaç vardır. Hastanın karaciğerinde yaşının ilerlemesiyle kaçınılmaz olarak siroz gelişecektir. Bu hasta zamanla karaciğer yetmezliğine girecek ve sık sık hastaneye başvuracaktır. Bütün bu başvurularda toksinlerin uzaklaştırılabilmesi için pahalı ilaçlar kullanılacaktır. Hasta en sonunda ya karaciğer kanserine yakalanacak ya da sirozdan dolayı karaciğer nakline ihtiyaç duyacaktır. Bunların hepsi devlet için astronomik miktarda maddi kayıplardır. Devlet de bütün bu musibetlerden bir aşı vasıtasıyla korunmak istemektedir. Dünyada her sene aşı ile önlenebilir olan bu hastalığın komplikasyonlarından dolayı 650.000 insan ölmektedir.

Tayvan’da Hepatit B aşısının rutin olarak yapılmasıyla beraber 30 yıllık süreçte Karaciğer kanseri (HCC) görülme oranı %70 azalmıştır. Hepatit B’ye bağlı ölümlerde ise %90’ın üzerinde bir düşüş gerçekleşmiştir. 

Aşı Karşıtlarının Cevabı: Aşılar sadece dünyanın bazı bölgelerinde değil, dünyanın tüm ülkelerinde tatbik edilen global bir medikal uygulamadır. Bu denli tatbik edilen tıbbi uygulamaların sosyolojik, ekonomik ve siyasal boyutları da muhakkak vardır. Tüm bunların göz ardı edilerek salt bir tıbbi bilgiyle inceleme yapmak olayı analiz ederken nakıs bir değerlendirmeye yol açacaktır.

Tayvan, dünya ülkeleri arasında gayrimeşru cinsel ilişkilerin en çok yaşandığı ve Asya’nın en çok fuhuş yapılan ülkelerindendir.

Bulaşma yolları AIDS ile aynı olan Hepatit B’nin görülme sıklığının azalmasını bebeklere yapılan Hepatit B aşısına bağlamak doğru değildir. Verilerde de görüleceği üzere yirmi yaşın üzerinde olan yetişkinlerde görülme oranı ile on iki yaşından küçük çocuklarda görülme oranı dramatik bir şekilde farklılık göstermektedir. Daha önce hastanelerde kullanılan sterilizasyon yöntemlerinin, tek kullanımlık medikal malzemelerin, insanların daha bilinçli olmalarının, cinsel hastalıklardan korunma metodlarının veya cinsel hastalıkların bulaşmaması için yapılan sağlık taramalarının hepsi bir arada düşünülerek değerlendirilmelidir. Bu çalışma Hepatit B kaynaklı kanserlerin azaldığını göstermediği gibi Hepatit B’nin aşı ile önlendiğini de bize gösteremez. Hepatit B, karaciğer kanserine neden olabilecek yüzlerce nedenden sadece biridir.

Hepatit B olmasın diye yapılan aşıdan kaynaklanabilen, tanımlanamayan Hepatit B’nin olabileceğini ise bize aşı üreticileri kendi prospektüslerinde dahi yazılmıştır. İlerleyen yıllarda tespit edilen bir Hepatit B’nin, daha önce yapılan bir aşıdan kaynaklandığını tespit edecek bir çalışma ve veri ise bulunmamaktadır.

Hepatit B açısından riskli grupta olan sağlık çalışanlarına sürekli (kandaki antikor seviyesine bakılarak) aşı yaptırılır. Bebeklik döneminde aşının koruyuculuğu ise belirsizdir.

Aşı Savunucularının Cevabı: Tüm dünyada herkese aynı şekilde uygulanan bir çok tedavi vardır. Belirli hastalıkların tedavisi belirlidir ve dünyanın her yerinde, herkese aynı şekilde uygulanır. Belirli hastalıkların korunma yolları belirlidir ve tüm dünya aynı şekilde tedbir önlemleri uygular. Ayrıca, tüm dünyayı etkileyen durumlarda çözüm tüm dünyaya yöneliktir. Aşıların eliminasyonu ve eradikasyonu ile birlikte, ülkelerde uygulanan aşılar artık uygulanmayabilir. Örneğin çiçek eradikasyonu sağlandı; Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın eradike edildiğini 8 Mayıs 1980’de 33. Genel Kurulu’nda resmî olarak açıkladı, onaylandı. Bu tarihten itibaren tüm dünyada çiçek aşısı uygulaması yapılmıyor. Eğer günün birinde çiçek hastalığı tekrar çıkar ve salgın yaparsa şu an aşısız olan toplum hızlıca aşılanır.

Çiçek aşısındaki örnek gibi, aşı programına alınan tüm çocukluk çağı aşıları için hedefler (eliminasyon/eradikasyon) mevcuttur. Her ülke bu hedefleri doğrultusunda hastalıkla mücadele etmekte ve aşılama programlarını buna göre belirlemektedir. Aşılama hakkında sürekli veriler incelenmekte ve davranış stratejisi buna göre sürekli güncellenmektedir. Aşı ile birlikte hastalıkların görülmesi ve ölüm oranlarında ciddi düşüşler elde edilmiştir. Amaç, hastalığın görülmesini tamamen ortadan kaldırmaktır, tamamen ortadan kaldırılamayan durumlarda salgına sebep olmayacak belirli bir seviyenin altında tutabilmektir. Çiçek eradikasyonunda olduğu gibi hastalığın görülmesi biter ve salgın yapmayacağı onaylanırsa aşı programından çıkartılır. Veya TBC verem eliminasyon programında olduğu gibi bir bölgede vaka sayıları iyice azalırsa ve salgın düzeyinin altına düşerse o bölgede o aşı uygulamadan çıkartılabilir. Veya kızamık eliminasyon programında olduğu gibi belirli bir bölgede tekrar salgın yapan hastalıklara ek doz aşı uygulaması yapılır. Bu verilerden de anlaşılacağı gibi “rutin/standart olarak tüm dünyada aynı şekilde bir uygulamadan” ziyade o bölgede görülen salgın hastalıklara ve bölgenin eliminasyon programlarındaki başarısına, vaka sayılarındaki değişikliklere veya yeniden salgın görülmesi durumuna göre; yani ihtiyaçlarına göre aşılanma süreci ilerlemektedir.

“Bu çalışma Hepatit B kaynaklı kanserlerin azaldığını göstermediği gibi Hepatit B’nin aşı ile önlendiğini de bize gösteremez. Hepatit B, karaciğer kanserine neden olabilecek yüzlerce nedenden sadece biridir.” cümlesine binaen;

HBV’nin dört ana bulaş yolu vardır:

Perkütan (parenteral) bulaş: HBV enfeksiyonunda en önemli bulaş yollarından biridir. Enfekte kan ve vücut sıvıları ile mukozal ya da kütanöz temasla olmaktadır. Damar içi ilaç kullanımı, kontamine iğne yaralanmaları, hemodiyaliz, dövme yaptırma gibi yollar bu tip bulaşın en önemli örnekleridir.

Cinsel temas (semen ve vajinal sekresyonlar)

İnfekte anneden, yenidoğana bulaş (vertikal)

Horizontal yol: Enfekte kişilerle cinsellik içermeyen yakın temas. 

Hepatit B, çoğunlukla yüksek endemisite bölgelerinde perinatal veya çocukluk döneminde horizantal yolla bulaşırken düşük endemisite bölgelerinde, adolesan ve genç erişkinlik döneminde cinsel temas ve damar içi ilaç kullanıcılarında ortak iğne kullanımı yoluyla bulaşmaktadır. Ülkemizin de yer aldığı orta endemisite bölgeleri ise her iki endemisite bölgesinin bulaşma özelliklerini göstermektedir. Ayrıca bu grupta güvenli olmayan sağlık ilişkili enjeksiyon uygulamaları da önemli bir bulaş yoludur. 

Siroz, karaciğer yetmezliği ve HCC gibi hayatı tehdit eden önemli komplikasyonlara yol açan HBV’nin, mevcut antiviral tedavilerle tamamen eradikasyonunun mümkün olmaması, bu enfeksiyondan korunmanın önemini bir kat daha arttırmaktadır. 

HBV enfeksiyonundan korunmada üç ana strateji mevcuttur:

Enfeksiyonun bulaşından korunmak için davranışsal değişiklikler, tedbirler: Güvenli cinsel yaşam eğitimi, damar içi uyuşturucu bağımlılarının rehabilitasyonu ve eğitilmesi, mesleksel HBV karşılaşmasının engellenmesine yönelik önlemler, enfeksiyonun erişkin dönemde kazanıldığı gelişmiş ülkelerde daha etkili olmaktadır.

Kan ve kan ürünlerinin HBsAg yönünden taranması, sterilizasyon ve dezenfeksiyon kurallarına uyulması diğer özgül olmayan korunma yöntemleridir. Enfeksiyonun çoğunlukla yenidoğan veya erken çocukluk döneminde edinildiği, orta ve yüksek endemisite bölgelerinde ise aktif ve pasif immünizasyon ile koruma daha etkilidir.

Pasif immünizasyon: Hastalık geliştiğinde başka insanlardan elde edilmiş koruyucu antikorların uygulanmasıdır.

Aktif immünizasyon Aşılama. Güvenilir ve etkili HBV aşıları 1981 yılından itibaren ticari olarak kullanılmaya başlanmıştır. İlk geliştirilen aşılardaki saflaştırılmış HBsAg, HBV taşıyıcılarının plazma örneklerinden elde edilirken; 1991 yılından itibaren ticari olarak kullanılmaya başlayan ikinci jenerasyon aşılar, rekombinant gen teknolojisiyle maya veya memeli hücrelerinden elde edilmeye başlanmıştır. Aşılamada 0, 1 ve 6. aylarda uygulanan üç dozluk veya 0, 1, 2 ve 12. aylarda uygulanan dört dozluk şemalar kullanılmaktadır. Çocuklara 10 µg, erişkinlere 20 µg dozlarında kas içine (deltoid) yapılması önerilmektedir. Enfeksiyona karşı serolojik korunma, anti-HBs düzeyi ≥10 mIU/mL olduğunda mümkündür. Üç doz aşılamadan sonra %95’in üzerinde koruyuculuk sağlanırken, bu oran çocuk ve adölesanlarda %98’in üzerine çıkmaktadır. İleri yaş, sigara kullanımı, obezite, böbrek yetmezliği, kronik karaciğer hastalığı, immünosupresif hastalıklar serokonversiyon oranını düşürmektedir. Serokonversiyon, erkeklerde kadınlardan az görülmektedir. Aşılama sonrası rutin antikor kontrolü önerilmemektedir. Ancak sağlık çalışanları, kronik hemodiyaliz hastaları ve immun baskın hastalar gibi bazı gruplarda antikor bakılması ve 10 mUI/ml’den daha az antikor titreleri tespit edilenlere koruyuculuk sağlanamadığı için ikinci üç dozluk aşı yapılması önerilmektedir. İkinci üç dozluk tekrar aşılama serisiyle %44-100 oranında koruyuculuk sağlanabilmektedir. Tekrar aşılamaya en iyi yanıt, ilk aşılama serisi sonrasında ölçülebilir ancak bu yetersizdir. 

Sonuç olarak, Hepatit B’nin bulaşma yolları ve korunma yolları değerlendirildiğinde; en etkili vaka sayısı düşüşünü aşının sağladığı görülmektedir. Bahsedilen davranışsal değişikliklerin etkisi olmakla birlikte sadece buna dayanmak doğru değildir. Hastalıkta koruyuculuğu sağlayan esas etken aşıdır. Her hastalığın birçok sebebi vardır. Bununla birlikte o hastalığa neden olup diğerlerinden açık ara önde olan sebepler her hastalık için tespit edilmeye çalışılır ve bunlara yönelik tedbirler daha ön plana çıkar.

Bir hastalığın %80-%90 etiolojisinde A sebebi rol oynarken, etiolojide %00,2 oranında görülen B sebebi de muhakkak vardır. Hastalıktan en çok A sebebi ortadan kalktığında korunma sağlanır ve bu sebep üzerine yoğunlaşılır. Kimse “B sebebi yok.” demez, ama tüm kaynakları ona yönlendirmek de doğru değildir.

“Karaciğer kanseri olan hepatosellüler kanser (HCC) en sık görülen primer karaciğer kanseridir. HCC dünyada, görülme sıklığı olarak 5, en ölümcül kanser türü olarak da 2. sıradadır. Tüm kanserlerin %5’i HCC olup, %90’ı siroz zemininde gelişmektedir. Dünyada en sık kronik viral, hepatit zemininde gelişen siroz vakalarında oluşmakta olup, alkolik ve nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ise giderek artan sebepler arasında yer almaktadır.” 

Bu konuda bir çok yayın ve vaka vardır. Bu değerlendirmelerden “HCC en fazla siroz zemininde gelişmektedir ve hepatit virüs zemininde gelişen siroz ise diğer siroz sebeplerine göre daha sık görülmektedir.” sonucu çıkar. Bu da Hepatit B virüsü ile HCC arasında ciddi bağlantı olduğunu gösterir. Tedbirler de hepatit virüse yönelik daha da yoğunlaşır. En önemli tedbir, davranış değişikliği değil, hastalık gelişmeden oluşturulan bağışık yanıttır, yani aşıdır. Kimse diğer sebepleri dışlamamakta, alkol ve diğer sebeplerle mücadele de devam etmektedir. Bizim konumuz bu hastalığın en sık sebebi olan Hepatit B’yi önleme üzerinedir.

“Küresel tuğyan İslam ümmetine her koldan savaş açmıştır.” söylemi bağlamında sadece aşıları reddetmek ve aynı kanaldan gelen binlerce şeyi kabul etmek doğru değildir. Zira cebimizdeki telefonlar, elimizin altındaki bilgisayarlar, bindiğimiz arabalar, evimizde yanan lambalar, kullandığımız beyaz eşyalar... neredeyse her şey aynı küresel tuğyan tarafından bulunmuş ve ticareti yapılan ürünlerdir. İslami çalışmalarda önem taşıyan YouTube ve Twitter gibi platformlar da küresel tuğyanın elindedir. Daha önce de değindiğimiz gibi biz bize faydalı olan kısmı, helal doğrultuda ve hayırda kullanmak üzere alırız.

6. Aşıların Faydalı Olduğuyla İlgili Bilimsel Çalışmalar İlaç Şirketleri Tarafından Desteklenmektedir

Aşı Savunucularının Cevabı: Ortaya atılan bir fikir ya da gözlemlenen bir olay çalışmalarla ispat edilmeye çalışılır. Çalışmalar çok fazla aşamadan geçer. Bilgi en sonuncu aşamada sunulur. Her ülkeden büyük üniversitelerden akademisyen doktorlar bu bilgiyi alır, kendi çalışmalarıyla çürütmeye ya da onaylamaya çalışır. Eğer bilgi hâlen doğru ise bu bilgi literatürde yerini alır. Delilsiz bilgi geçersizdir.

Bilgi tahrifi, genelde tüm dünyanın kullandığı tıbbi literatürde görünmez. Çünkü CDC, WHO, NICE, JAMA, NEJM gibi kaynaklarda bilgi, sunulmadan önce binlerce filtreden, editörden, gözlemciden, profesörden geçer. Aynı çalışmalar dünyanın çeşitli yerlerinde tekrar tekrar yapılır. Öyle ki seçilen 10.000 hastanın tedavi, cinsiyet, yaş, ilaçlar vb. tüm faktörleri aynıyken yalnızca ilacın verildiği saatler farklı olsa dahi bu bilgi kabul edilmez. Kabul görülse bile hemen silinir.

Bilgi tahrifi daha çok; aşı karşıtı lobinin ve komplo teoricilerinin kaynak edindiği yerel yayın sitelerinde, halk bilgilendirme sitelerinde, herhangi bir denetim olmayan sitelerde ve söylemlerde görülür.

Aşı Karşıtlarının Cevabı: Araştırma çalışmaları çok çeşitlidir ve bu çeşitleri nedeniyle her birinden farklı bir maksat murat edilir. Önemli olan, araştırmada kullanılan yöntemin, araştırma konusuna ve mevcut sorulara cevap bulmaya uygun olması ve konunun açıklığına veya araştırılmasına katkı sağlayabilmesidir.

Yalnızca aşılarda değil, her türlü bilginin veya çalışmanın yanlış ve yersiz kullanılması da tahrifin farklı bir şeklidir. Aslen çok kıymetli olan, ama yanlış yerde kullanılan bir yöntem; tahrife ve veri sahteciliğine dahi yol açabilmektedir.

Örneğin şu farklı çalışma türünü ele alalım;

Prospektif çift kör randomize kontrollü çalışma 

Meta analizler: Konu olarak ilişkili fakat bağımsız çalışmaların sonuçlarının niceliksel olarak gözden geçirilmesi ve sentezi olarak tanımlanır. Sistematik derleme yapmanın en etkili yollarından biridir. Farklı araştırma bulgularının istatistiksel analizi yapılır, ama ortaya yeni bir ürün koyamaz. Daha önce yapılmış çalışmaların değerlendirilmesidir. Ondan dolayı en fazla, çalışmanın sonucunda mevcut verilerden bir teori geliştirebilir.

Epidemiyolojik araştırmalar: Tıpta Epidemiyolojik araştırmaların temel hedefleri; sağlıkla ilgili olayları tanımlamak ve görülme sıklığını ölçmek, hastalık ya da kazaların nedenlerini inceleyen çözümleyici çalışmalar yapmak ve uygulanan sağlık hizmetinin veya programlarının etkinliğini ölçme ve değerlendirme çalışmaları yapmaktır. Sıklıkla belirli bir zamanda, belirli bir bölgedeki topluluk, yaş, cins, meslek gibi alt gruplarla analizler yapılır.

Araştırma konusuna açıklığı en iyi şekilde getiren yöntemi tercih etmediğimizde, kullanılan yöntem, özelinde çok önemli bir yöntem olsa da hedeflenen çalışmanın sağlıklı bir neticeye ulaşması önünde engel olabilmektedir.

Yukarıda başka bir başlık altında da değindiğimiz gibi aşıların güvenilir olduğuna dair çalışma olarak; retrospektif epidemiyolojik çalışmalar (geriye dönük taramalar) veya meta analizler sunulursa asıl mevzubahis olan konu hakkındaki sorulara cevap bulunamaz.

Aşı Savunucularının Cevabı: Bir araştırmanın, araştırma yöntemiyle uyumlu olması gerekir. Bu da ortaya atılan fikri onaylamaya/çürütmeye çalışan kurumlar ve hekimler tarafından kontrol edilen onlarca parametrelerden biridir. Bu bilgi makalenin “yöntem” kısmında yazar. “Bu araştırma bu yöntemle şu durumlar kullanılarak şunlar karşılaştırılarak elde edilmiştir.” şeklinde kesin bilgiler içerir. Bunu hiçbir maddi destekleyici değiştiremez.

Meta analizler kanıt değeri en yüksek çalışmalardır. Belirli bir konuda daha önce kanıtlanmış bilimsel gerçekliğe sahip araştırmaların tamamı tek çatı altında toplanır, genel hüküm çıkar. Bu araştırmalar prospektif, retrospektif, çift kör kontrollü deneyler gibi her çeşidi içermektedir. Çalışmaların şekli bilimsel verileri elde etmede uygun olan yöntemlerdir. Burada çıkan sonuç teori değildir. Teori, çalışmaya başlamadan önce kanıtlanmaya ihtiyaç duyulan iddiadır. Bilimsel kanıt ise bilimsel deneyler ve verilere kanıtlanmış sonuç hükmüdür. Yapılan çalışmalar binlerce kişiyi kapsayan ve neden sonuç ilişkisinin her bir değişken için tekrar tekrar gözden geçirildiği çalışmalardır.

7. Aşılar Kısırlığa Neden Olmaktadır

Aşı Savunucularının Cevabı: Aşıların bir yan etki olarak kısırlık yaptığı çokça zikredilir. Bir insanın yirmi ila otuzlu yaşlara gelene kadar bu süreçte maruz kaldığı bütün etkenlere bakmaksızın bu karmaşık durumu sadece aşılara bağlamak doğru değildir. Aşılananlar ile aşı olmayan gruplar arasında doğurganlık açısından fark görülmemiştir. Bazı literatürler aşıların doğurganlığı cinsel yolla bulaşan hastalıkları önleyerek arttırdığını göstermektedir. Ayrıca kabakulak aşısı ile orşit gibi durumlar engellenerek erkeklerde kısırlığın önüne geçilmiş olur.

İnsan organizmasında üreme sistemi çok karmaşık yapılardan oluşur. Kadınlar tüm yumurtalarıyla doğar. Yaş ilerledikçe o yumurtaları kullanır. O yumurtalar spermle karşılaşırsa bebek meydana gelir, karşılaşmazsa yumurta kendiliğinden ölür ve kadın o dönemi hayız dönemi olarak geçirir. Yumurtaları bittiğinde ise menopoza girer. Erkekler öyle değildir, her yetmiş iki saatte bir, spermleri en baştan üretir. Kadınlarda yumurtaları tekrar üretme gibi bir durum yoktur. Bir kadının ömrü boyunca maruz kaldıklarına, yumurtaları da maruz kalır. Maruz kaldığı radyasyona, hormonlu ürünlere, kullandığı ilaçlara, alkole, uyuşturucuya, geçirdiği hastalıklara yumurtaları da maruz kalır ve deyim yerindeyse yumurtaların kalitesi düşebilir, üreme yeteneği azalabilir. Evlenip gebe kalmak istediğinde bu düşük kaliteli yumurtalar spermle birleşemez veya birleştiğinde rahim duvarına tam yerleşemez ve sık sık düşükler meydana getirir. Kadın ve erkek doktora gittiğinde ikisi de araştırılır. Şekilsel ya da yapısal bir sorun varsa düzeltilir. Hormonal bir dengesizlik varsa hormon ilaçlarıyla doğal olan yakalanmaya çalışılır. Bir neden bulunamazsa, ki hastaların yarısında bulunamaz, o zaman tüp bebek önerilir. Yumurta ve spermin geçmesi gereken bazı aşamalar laboratuvar ortamında atlatılır ve döllenmiş yumurta direkt rahime yerleştirilir. Ancak yine de düşükler meydana gelebilir. Bir kadının ortalama yirmi ila yirmi beş yaşlarında evlenip gebe kaldığını düşünürsek yirmi beş yıllık süreçte o yumurtalara nelerin temas ettiğini saymak hayli uzun bir liste olur ki insan beyniyle çoğunu da atlarız. Bütün bunları bir kenara bırakıp sadece yirmi yıl önce olmuş aşıyı kısırlık sebebi saymak pek doğru değildir. Bunun yanında milyonlarca kız çocuğu bebeklikte aşılanır ve yine milyonlarcası büyüdüğünde sağlıklı bebek doğurabilir. Yine aynı şekilde milyonlarca erkek bebek aşılanır ve milyonlarcası baba olabilir, kısır olmaz. Toplumda aşılanma oranları yüksektir ve üreme hızı da oldukça yüksektir. Aşı ile kısırlık veya üreme arasında doğrudan bir bağlantı yoktur. Nitekim aşısız kişilerde de kısırlık görülebildiğinden; aşı ve üremeyi birbiriyle direkt bağlamak doğru değildir. Dolaylı etkileri de göz önüne alındığında; aşılar doğurganlığı arttırır ve erkek kısırlığını önler.

8. Aşı ile Korunulan Hastalıkların Artık Olmamasına ya da Bu Hastalıklar İçin Bir Risk Olmamasına Rağmen Hâlâ Rutin Aşılama Yapılmaktadır

Aşılama ile korunulduğu iddia edilen birçok hastalık şu an görülmemektedir. Tüberküloz (verem) gibi bir enfeksiyon hastalığının Türkiye’de yapılması, ama ABD’de yapılmaması, aslında Türkiye’nin 3. sınıf bir ülke olmasından kaynaklanmaktadır. Öldürücülüğü ve komplikasyonları çok düşük olan bir enfeksiyon hastalığıdır. BCG aşısı çok erken bir zamanda, daha olgunlaşmakta olan bir canlıya yapılır. BCG gebelere yapılmaz. Gebelikte yapılmaması gereken aşılardandır. Pakistan ve Hindistan gibi 3. sınıf ülkelerde uygulanmakta, ABD’de uygulanmamaktadır. Çünkü ABD’de görülme oranları çok düşüktür.

Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkelerin 158’inde (%82) bebeklik dönemi BCG aşısı rutin uygulanan ulusal programlarda yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda, Finlandiya, İsveç, İsviçre, Avusturya, Danimarka, İsrail, İtalya, Japonya, Malta ve diğer bazı ülkelerle beraber toplam 36 ülkede verem aşısı rutin uygulamadan kaldırılmıştır.

Verem, temizliğin dikkat edilmediği kötü yaşam koşulları, kalabalık haneler ve yetersiz havalandırma gibi nedenlerle ilişkilendirilmektedir. Aktif verem hastası olan kişinin öksürük veya hapşırığı sonucu havaya saçılan su damlacıklarıyla yayılır, ancak bulaşma çoğunlukla hastayla uzun süre vakit geçirildiği takdirde gerçekleşir.

Hastalığın seyrini ve bulaşmaması için gereken temel düzeydeki önlemler bile hiçbir şekilde anlatılmadan, aşılar doğrudan uygulanmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütünün neredeyse her yıl milyon dolar değerinde aşıları Afrika, Hindistan gibi ülkelerdeki çocuklara insanlığın salahiyeti (!) adına ulaştırdığını görebiliyoruz. Ancak Afrika’da 300 milyondan fazla insanın en temel ihtiyacı olan içme suyuna yönelik; su havzaları açma veya su problemini bir şekilde gidermeye dönük bir girişimde bulunduğunu görmedik.

Hindistan’da hijyenin ne demek olduğunu dahi duymayan ve tuvaletini dışarıda yapan 620 milyon tuvaletsiz kişiye enfeksiyonların bulaşmasını engellemek adına hijyen sorununu çözmeye yönelik bir yaptırım olmadan direkt aşının yapılmaya çalışılması da tam bir ironi.

Aşıların ilk dönemlerinde daha objektif olarak tutulan tutanaklarda, arşivlerde şu tabloları görüyoruz:

1930’da Fransa’dan alınan BCG aşısı, Almanya’daki bir klinikte 251 çocuğa uygulanıyor; çocukların büyük bir kısmı ciddi bir şekilde hastalanıyor ve 77’si de ölüyor. 

Hepatit B aşısı, Hepatit B açısından herhangi bir risk faktörü olmadığı hâlde rutinde olgunlaşmakta olan bir bebeğe, içerdiği alüminyum tuzlarıyla beraber kanına enjekte ediliyor.

Hepatit A’ya yakalanan birçok kimsede komplikasyon gelişmez. Herkesin Heptatit A aşısı ile aşılanması gereksizdir.

Hastalıkların aşılama sonrası azaldığı ve hatta tamamen eradike olduğunu söylemek bilimsel ve tarihsel verilerle bağdaşan bir bilgi değildir. Bu hastalıkların azalmasında tüm sanitasyon yöntemlerinin (temizlik, beslenme, temiz su, kanalizasyon sistemleri, tıbbi ve diğer imkanların artması, kimyasallarla ilgili bilinenler vd.) gibi tüm faktörlerin etkilerini göz ardı ederek, bunlar ile ilgili verileri paylaşmadan tüm başarının aşılardan olduğunu söylemek aşı hakkında şeffaflığın oluşmamasına yol açar.

Günümüzde Covid-19 olarak bilinen virüste olduğu gibi uygulanan bir aşı olmamasına rağmen salgının başlangıcından bu yana tüm dünyada düşüş devam etmekte, her ne kadar ikinci dalga vs. söylemleri olsa dahi bu salgının ileride üretecekleri bir aşıdan önce de düşebileceğini müşahede etmekteyiz. Virüsün çıkış yeri olan Çin’in normal hayatlarına döndüğünü dahi görmekteyiz. Ama 10 yıllar sonra “aşı ile bu salgından dünya kurtuldu” algısını oluşturulabilir.


Tablodan da görülebileceği üzere aşıların kullanımından çok önce enfeksiyon hastalıklarından ölüm oranları, bütün sanitasyon faktörlerinin etkisiyle gözle görülür bir şekilde düşmüştür.


Tabloda bulunan virüsleri tek tek ele alırsak:

Measles (Kızamık) : Kızamık aşısı 1963’te bulunduğunda mortalitesi yani ölüm oranı zaten neredeyse sıfırdır.

Scarlet Fever (Kızıl) : Hala aşısı bulunmadığı hâlde mortalitesi neredeyse sıfırlanmıştır.

Typhoid (Tifo) : Rutin aşılama takvimine hiç girmemesine rağmen tifo mortalitesi zaman içinde neredeyse sıfırlanmıştır.

Whooping Cough (Boğmaca) : Yaygın aşılamaya geçildiği 1940’lara kadar mortalitesi düzenli olarak düşmüştür. Aşılama sonrası da zaten önceden de belirgin olan düşüşün devam ettiği görülüyor.

Diptheria (Difteri) : Aşıdan 25 sene önce 1984’te difteri toksininin kullanılmaya başlanmasıyla önemli oranda düşmeye başlayan difteri mortalitesi 1920’de difteri aşısının piyasaya çıkmasıyla da düşmeye aynı hızda devam etmiştir. Aşının difteri mortalitenin düşüş eğrisine bir miktar katkısı olsa da, ciddi bir kırılma ve fayda görülmemektedir. Eğri zaten belli bir hızla düşüşteydi.

Aşılar arasında özel bir yeri olan çocuk felci aşısı (polio) çocuk felcinin psikolojik ve duygusal durumu nedeniyle aşı kampanyalarında en çok kullanılan bir argüman haline gelmiştir. Uygulanması ağız için damlama şeklinde olan bu aşı, insanların belki de en zarar gördüğü aşı olduğu bilim otoritelerince göz ardı edilmektedir. OPV aşısının tüm çevrelerce kabul edilen Simian Virus 40 (SV40) kontaminasyonu nedeniyle kaç kişi kansere yakalandı, bilhassa çocuklarda hızla artışta olan kanser vakalarında payı ne kadardır bilemiyoruz. Zira dünyanın hiçbir yerinde uzun vadeli yan etkileri tespit edecek bir ölçüm aracı ve bilimsel skop daha olmadı.

Bunun yanında üretici firmanın dahi kendi prospektüsünde bile yazıyorken, OPV aşısının bizzat çocukta veya çocukla temas eden diğer bireylerde felce sebep olabileceğinden bahseden bir sağlık personeline rastlayamazsınız. Oysa herhangi bir ilacı bile kullanırken prospektüsün dikkatli okunması istenilirken, aşının bir prospektüsünün varlığı bile bugün aşılanan bireylerin bilgisi dışındadır.

Tabloda da görüleceği üzere vahşi polio vakalarında görülen düşüşün yanında, aşının bizzat kendisinin sebep olduğu vakalar ve vahşi polio kaynaklı olmayan diğer felç vakalarındaki inanılmaz artıştan kimse bahsetmemektedir. Gerçekten hedef mikropsa evet artık mikrop gözükmüyor. Vahşi poliodan sakınmamızın nedeni çocukların felç vakaları değil miydi? Lakin sırf mikrop gözükmesin diye yapılan aşıdan dolayı artık gözükmeyen mikrobun kendisinden daha fazla felçlere yol açmıştır.

Çocuk felci (Polio) ile ilgili olarak 1970’li yıllardan beri dünyada sadece aşıya bağlı polio ve nonflask paralizi vakaları görülmektedir.

Neticede; hastalıkların azalması veya eradikasyonunda, aşılardan ziyade daha çok diğer tüm faktörlerin faydasının olduğunu görmekteyiz. Mortalite (ölüm) oranları aşılardan 10 yıllar önce, bahsi geçen ve geçmeyen tüm faktörlerin etkisiyle etkin bir biçimde düşüşe geçmiştir. Aşıların ise azalma eğrisine katkısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Aşılar sonrası bu hastalıkların azalması ve eradikasyonu aşıların uygulanmaya başlamadan önceki düşüşlerinin görmezden gelinmesinden kaynaklanmaktadır. Polio enfeksiyonunda ise durum daha da vahim olup doğal olan vahşi polio eradike edildi denilirken, felç vakaları 10 kat artış göstermiştir.

Aşı Savunucularının Cevabı: Ülkemizde aşıyla önlenen çocukluk çağı hastalıklarının çok azaldığı doğrudur. Bu hastalıkların artık unutulacak kadar nadir görülmesinin nedeni yıllardır başarılı bir şekilde uygulanmakta olan bağışıklama programlarıdır. Ülkemizde doğan çocukların %90’ından fazlası aşılarını tamamladığı içindir. Ancak hâlen dünyanın pek çok bölgesinde bu hastalıklar görülmektedir ve artan seyahatler, göç ve mültecilik gibi nedenlerle kolayca sınırları aşabilmektedir. Aşılama oranlarının biraz azalması, örneğin kızamık için %95’in altına düşmesi, salgının görülmesi için yeterlidir. Nitekim ülkemizde 2011’de, çoğunu dışarıdan gelen kişilerin oluşturduğu 105 kızamık olgusu varken 2013’te salgın yaşanmış ve sayı 7.405’e çıkmıştır.

Ülkemiz tüberküloz (verem) açısından da orta derecede endemik bir ülkedir. Verem mikrobunu alan çocuklarda milier yayılımın gelişme olasılığı erişkinlere göre çok daha yüksektir. BCG aşısı tüberkülozun yaygın tipine karşı %70 koruyucudur. Lepraya karşı da koruyucudur. “Tüberkülozun komplikasyonları çok düşük olan bir enfeksiyon” denildiğinde; tüberküloz menenjit (beyin zarı enfeksiyonu) ve milier tüberküloz (tüm vücuda yayılan tüberküloz enfeksiyonu) bu iki duruma çok düşük denmiş oluyor. Aşı bu iki komplikasyona karşı koruyucudur. Bu iki komplikasyona çok düşük demek, ölüm riskinin çok yüksek olduğu bu iki durum için tıbbi bir hatadır, bu görüşü savunan hekim tarafından bu bilgi bilinmiyor olabilir, ama bu iki enfeksiyon çocuklarda, erişkinlere göre daha sık görülür ve ölümcüldür. Verem aşısı da bu iki komplikasyonu önler. Kişide hastalık gelişebilir, ama hastalığın normal/basit seyirde geçirilmesi ve ölümcül komplikasyonların ortaya çıkmaması için aşı çok önemlidir.

Hepatit A ise yetişkinlerde fulminan (çok ağır bir şekilde) seyretme oranı yüksektir. Öldürme ve sakat bırakma gibi bir durumu olmasa da haftalarca hastanede yatış, yüksek tedavi masrafları ve ciddi bir iş gücü kaybına neden olmaktadır.

Aşı Karşıtlarının Cevabı: Ne aşıyı keşfedenler ne de üreticileri; çocukluk çağı hastalıklarını önlesin diye bu aşıları üretmemektedir. Aşının tek tıbbi amacı, bazı virüslere karşı kişinin bağışık olmasını sağlamaktır. Çocukluk çağı hastalıkları ile sadece bazı virüslerin engellenme iddiası apayrı konulardır.

Hepatit A aşısı, hatta çok korkulan suçiçeği aşısı, 2012’de resmî olarak aşılama programına alınmıştır. ABD’de ilk lisansını 1971’de alan üçlü kombine (kızamık-kızamıkçık-kabakulak) aşısı Türkiye’de 2006’da rutin uygulamaya alınmıştır. Zatürre aşısı olarak uygulanan KPA aşısı 2008’de, Hepatit B aşısının Türkiye geneline tam olarak rutin uygulanması 2000’de gerçekleşmiştir.

Türkiye’de kendi vakamızda aşıların birçoğunun rutin uygulamada 6-8 yıllık mazisi varken her birimiz öyle anlatıldığı gibi, ne kendisinde ne de etrafında enfeksiyon salgınlarının mağduru olmuş çocukların olmadığını bizzat müşahede ederek fark edebilir.

Enfeksiyon hastalıklarının görülmemesini sağlayan etken, iddia edildiği gibi aşılar değildir.

Aşı Savunucularının Cevabı: Bahsedilen Hepatit B ve aşılanma ile vaka sayıları arasındaki korelasyonu ele alalım:


Tablo, dünya genelinde Hepatit B endemisinin yıllara göre dağılımını göstermektedir. 2015’de Lancet’te yayımlanmış WHO verisidir. Renk, sarı renkten kırmızıya gittikçe enfektif yüzdesi artmaktadır. Hepatit B genel olarak düşük, orta ve yüsek endemisiteye göre sınıflanmaktadır. Türkiye intermediate (ara-orta) endemisiteye sahip ülke konumundadır. 3. Sınıf ülkeler ise yüksek endemisiteye sahiptir. Hepatit B virüsü, aşılaması sonrası bağışık yanıtıyla birlikte hepatit hastalığından korumaktadır. Virüs etkeniyle karşılaşıldığında da kişi hastalığa yakalanmamaktadır.


Bu tablo 1990-2012 yılları arasındaki Hepatit B vaka bildirimi ile Hepatit B aşılaması arasındaki korelasyonu göstermektedir. Yeşil çizgi Hepatit B vakalarını, mavi çubuklar ise aşılamayı gösterir. Aşılama ile vaka sayılarının azaldığı, klinik korelasyon gösterdiği gözlenmiştir.

Burada 2005 yılında artış gibi gözüken durumu açıklamak gerekir: 2005 yılında yükselme olarak görülen değişikliğin sebebi; 2005 yılından önce tanının klinik olarak konması, 2005 yılından itibaren ise viral hepatitlerin bildiriminin serolojik kanıta dayalı yapılması uygulamasına geçilmesidir. Kandan saptama (elisa) yöntemiyle semptom/bulgu vermeyen, ama hepatit hastası olan kişiler de tespit edilmiştir. 2005 yılından önce aslında hepatit vakası olan, ama çeşitli sebeplerle atlanmış vakalar 2005 yılından sonra tanı alır hâle gelmiştir. Doğru veriler 2005 sonrasına dayanmaktadır. Toplam hasta sayısı ve aşılama ile vaka sayılarındaki azalma birbiriyle korelasyon göstermektedir.


Bu tabloda Hepatit B hastalığının Türkiye’de yaşlara ve yıllara göre dağılımı gösterilmektedir. Aşılama ile her yaşta Hepatit B vakalarında azalma yakalanmıştır.


Türkiye’de Hepatit B aşıları 2000 yılından itibaren üç doz çocukluk aşısı olarak uygulanmaya başlanmıştır. Aşı ile birlikte vaka sayılarındaki azalma tabloda görülmektedir.

Burada da görüldüğü gibi aşıların mazisi birkaç yıllık değildir. Yıllardır insanlara bu aşılar programlı bir şekilde uygulanmaktadır. En geç uygulanmaya başlanan aşılardan biri olan Hepatit B aşısının dahi geçmişi 20 yıldır ve başarı ortadadır.

Yine burada kızamık-kızamıkçık hastalığını ele alalım:


Tabloda Türkiye’de kızamık ve kızamıkçık vakaları/salgınları ve aşılama (KKK-MMR aşısı) ile birlikte vaka sayılarındaki korelasyon görülmektedir. 1960-2013 arası verilerdir.

Sonuç olarak diğer aşı ile bağışıklama programlarında olan hastalıklarda da olduğu gibi vaka sayılarındaki azalma ile aşılanma korelasyonu ortadadır.

Burada aşılama öncesinde temiz içme suyu, tuvalet hijyeni gibi ihtiyaçlarına çözüm bulmuş ülkelerde dahi hastalık salgın şeklinde devam etmiştir. Hastalıkla mücadelede esas başarı aşılama sonucu vaka sayılarının düşmesiyle elde edilmiştir. Cevapta bahsedilen temiz su ve tuvalet hijyeni problemlerinin vaka sayıları üzerindeki etkisi delille konuşulmamış olup belirtilen yargı kendi içerisinde çelişmektedir. Eğer esas etken/çözüme kavuşturulması gereken, su ve tuvalet problemleri olsaydı; bu problemlerin olmadığı ülkelerde bu hastalıkların salgın yapmaması gerekir ve vaka sayılarının kontrol altına alınmış olması gerekirdi. Yukarıdaki tablolar ve veriler vaka sayılarının azalmasının aşı ile korele gittiğini kanıtlıyor. Eğer esas etken su ve tuvalet problemleriyse bu sorunun devam ettiği yerlerde aşılama programlarının vaka sayıları üzerine bu kadar ciddi azaltıcı bir etkisi olmaması gerekirdi. Oysa veriler gösteriyor ki temiz su ve tuvalet hijyeni problemi devam etsin veya etmesin; çocukluk çağı hastalıklarında aşılama ile vaka sayıları azalmış ve salgınlar kontrol altına alınmıştır. Bu, “İnsanların temiz su ve tuvalet hijyeni sorunlarına çözüm bulunmasına gerek yoktur, sadece aşılama yapılsın yeterlidir.” demek değildir. Çocukluk çağı hastalıkları üzerinde vaka sayılarındaki azalmanın esas belirleyicisi aşı olmuştur. Fakat aşılaması yapılmayan binlerce hastalık da mevcuttur. Bahsedilen temiz su ve tuvalet hijyeni probleminin giderilmesi tabii ki doğal bir ihtiyaçtır, bu konuda gerekenler yapılmalıdır.

“1930’da Fransa’dan alınan BCG aşısı, Almanya’daki bir klinikte 251 çocuğa uygulanıyor; çocukların büyük bir kısmı ciddi bir şekilde hastalanıyor ve 77’si de ölüyor.” iddiasını kabul etsek dahi şu sorulara cevap bulmak gerekir:

Klinikte yatan çocuklar kimlerdir? Hasta veya sağlıklı olması sonucu çok değiştirir; çünkü aşı, henüz hastalık ile karşılaşmamış kişilerde bağışık yanıtı güçlendirmek amacı taşıdığından klinikte yatan kişiler zaten hasta ise aşılama için geç kalınmıştır.

Ciddi bir şekilde hastalanmak ne demektir? Hastalığın ilerlemesi ve tedaviye yanıt vermemeyi içeriyorsa aşılar bunda nasıl etken olabilir? Eğer aşılar ciddi diye belirtilen, ama ne olduğu söylenmeyen bir hastalanmaya sebep olduysa bu durumda diğer nedenlerin dışlanması ve “Sebep aşıdır.” diye kanıtlanması gerekir. Burada “ciddi bir şekilde hastalanmak” kavramı bile açıklanmamıştır. Ölüm nedenine değinilmemiştir. Her gün binlerce çocuk hastanelerde yüzlerce sebepten ölmektedir. Ölümlerinin somut sebep sonuç ilişkileri ve nedenleri vardır.

Cevapta söylenen “Türkiye’de kendi vakamızda aşıların birçoğunun rutin uygulamada 6-8 yıllık mazisi varken her birimiz öyle anlatıldığı gibi, ne kendisinde ne de etrafında enfeksiyon salgınlarının mağduru olmuş çocukların olmadığını bizzat müşahede ederek fark edebiliriz.” cümlesinde bu vakaları anlayabilecek ve tanı koyabilecek kesim bir semptomu bir hastalıkla ilişkilendirebilecek olan doktordur. Burada kişisel deneyimlerimizle ile değil, bilimsel verilerle konuşmak daha sağlıklı olacaktır.

9. Aşılar Üretim Sürecinde Herhangi Bir Kontrol Mekanizmasına Tabi Tutulmadan Direkt Piyasaya Sürülmektedir

Herhangi bir ilaçtaki onay süreci çok ciddi aşamalardan geçerek yapılır, ancak aşılarda bu sistem böyle işlememektedir. Bir virüs ya da grip aşısı çok kısa sürede bulunabilmektedir. Onay sürecinin diğer ilaçlar gibi işlememesi altında da sebep aramak gerekir. Bir grip aşısı her sene kendisini yenilediği için her sene yenisi yapılır ve bununla ilgili herhangi bir çalışma olmaz.

Herhangi yeni bir ilacın piyasaya sürülebilmesi, yani onay alabilmesi; klinik öncesi ve klinik süresince yapılan araştırmalardan; önce hayvan, sonra da insan denekleri üzerindeki etkileri tespit edildikten; olası gelişebilecek yan etkileri ve uzun dönemde vücuttaki toksik etkileri tam olarak ispatlandıktan sonra, ortalama 6-14 yıllık bir meşakkatli çalışmayla ancak mümkün olabilmektedir.

Ancak bu prosedürden aşı üreticileri âdeta muaf tutulmuş gibidir. Her yıl salgınlara neden olan yeni bir virüs ortaya çıkmakta, denekler üzerinde klinik araştırmaların ne ara yapıldığı muammayken kısa bir süre içinde yeni aşılar üretilerek bu aşılara uygunluk onayı verilip piyasaya sürülmektedir.

Aşı Savunucularının Cevabı: Bu başlıktaki iddia doğru değildir. Aşılar ve ilaçlar çok ciddi üretim ve kontrol aşamalarından geçer:

İlk aşama preklinik aşamadır. İlaç önce moleküler olarak laboratuvar ortamında bulunur.

İkinci aşama hayvan deneyleri aşamasıdır. Laboratuvarda molekül elde edildikten sonra hayvan deneyleri başlar. Hayvan deneyleri aşamalı aşamalıdır. Önce basit canlılar dediğimiz sürüngenlerden başlar; bunlar fare, kurbağa gibi canlılardır. Bu moleküllerin vücut sistemlerine etkilerini görmek gerekir. Sonrasında bu hayvanlar yerini biraz daha kompleks canlılar olan tavşan gibi hayvanlara bırakır. Bundan sonra da insana yapı olarak en fazla benzeyen domuz ve sığırlar kullanılır. Bu hayvan deneylerinde amaç, vücut sistemlerine etkilerini bulmaktır. Hayvan deneylerini geçen ilaç, artık o hastalık için doğru bir saf moleküldür.

• Bu aşamadan sonra insan deneyleri başlar:

• Birinci aşama insan deneyleri: Yan etki ve doz ayarlaması aşamasıdır. Sağlıklı, hiçbir hastalığı olmayan, genç, erkek ve sayıca az olan küçük gönüllü gruplardır. Bu aşamada ilacın yan etkileri ve güvenilir doz ayarlaması yapıldığı için sağlıklı insanlar seçilir. Kadınlar bu aşamaya gönüllü olamazlar, çünkü ileride doğum yapacak olan insanlardır. Hastalığı bulunan insanlar bu aşamaya seçilmez, çünkü molekül ile hastalık birbirini etkileyebilir. Ayrıca hasta olan insan başka ilaçlar kullanıyordur. Bu molekül o diğer ilaçlarla etkileşime girebilir. Bu aşamada yaşlı insanlar ve hatta orta yaş insanlar da gönüllü olamaz. İnsanlar yaşlandıkça vücut deforme olur ve vücut sistemlerinde yaşlılıkla birlikte değişiklikler meydana gelir. Bu durum ilacın etkisini ve yan etkisini gizleyebilir. Bu aşama çok sayıda insan içeremez. Yan etkilerin belirlendiği ve doz ayarlamasının yapıldığı aşama olduğu için küçük gruplar olmak durumundadır.

• İkinci aşama insan deneyleri: Bu aşamada molekül artık elde edilmiştir. Ciddi ve sık görülen yan etkiler belirlenmiştir. Doz aralığı elde edilmiştir. Artık bu aşamada araştırma konusu, ilacın o hastalığı tedavi edip etmediği ve başka yan etkilerin olup olmadığıdır. Yan etkiler detaylıca araştırılmaya devam edilir. Burada seçilen grup; genç ve orta yaş ile kadın ve erkekten oluşan, sadece tedavi edilmek istenen o hastalığa sahip olup başka bir hastalığı olmayan, başka bir ilaç kullanmayan ve biraz daha geniş gruplardır. Yüz ila beş yüz kişilik gruplar oluşturulur. Bir önceki aşamada etki ve yan etki doz ayarlaması yapıldığı gibi bu aşamada da tedavi dozu ayarlanır. Hastalığın hangi evresinde ne kadar doz kullanmak gerekir? Tedaviye hangi dozdan başlanmalıdır? Ne kadar doza kadar çıkılabilir? Bu gibi sorular yanıt bulur.

• Üçüncü aşama insan deneyleri: Bu aşamada artık molekül elde edilmiş, yan etkiler ve tedavi dozları belirlenmiş ve o molekülün bu hastalığı tedavi ettiği de ortaya konmuştur. Bu aşamada daha geniş ve çeşitli özelliklere sahip daha geniş gruplarda deneyler yapılır. Burada binlerce kişilik gruplar oluşturulur. Burada yarar ve zarar oranına bakılır. Böylece “Bu ilacın kişiye sağladığı fayda, tüm zararlarından daha fazla olduğu için kullanılmalıdır.” ya da “Bu ilacın verdiği zarar, sağladığı faydadan daha fazla olduğu için kullanılmamalıdır.” sonucu belirlenir. Burada yapılan diğer önemli çalışma piyasada bu hastalık için hâli hazırda kullanılmakta olan diğer ilaçlarla karşılaştırma yapılmasıdır. Bu karşılaştırmada benzerlik ve farklılıklar bulunur, sağladığı başka fayda ve zararlar tespit edilir.

Üçüncü aşamayı geçen ilaçlar artık ruhsat alır. Ruhsat almak, eczanede satılmaya hak kazanması ve hekimlerin reçete edebilmesi demektir. Çalışma burada bitmez.

• Dördüncü aşama: Bu aşamanın süresi yoktur. Bu aşamaya başlayan binlerce ilaç vardır. Üretilme aşamasında milyonlarcası önceki aşamalara takılır ve ruhsat alamaz. Binlerce ilaçtan on veya yirmi tanesi bu aşamaları geçer ve ruhsat alır.

Peki aşı geliştirme çalışmaları nasıl olur? Aşı da bazı aşamalardan geçer: Klinik çalışmaların ilk aşamasında, az sayıda kişi üzerinde aşının güvenliği ve bağışıklık geliştirme özellikleri araştırılır. İkinci aşamada, yüzlerce kişinin katılımıyla doz aralığını belirlemeye yönelik çalışmalar yürütülür. Son olarak üçüncü aşamada, binlerce kişinin katıldığı, aşının etkinliği ve güvenilirliğinin sınandığı çalışmalar yapılır. Bu aşamaları tamamlayan ürün için lisans alma maksadıyla başvuruda bulunulabilir.

Bir aşının genel topluma önerilmesindeki en temel ölçüt aşının etkinliğidir. Aşının etkinliği, aşının topluma uygulanması sonucunda toplumda o bulaşıcı hastalığın yüzde kaç azalacağının hesaplanmasıyla bulunur. Genel topluma önerilecek aşıların yüksek düzeyde (en az %90) etkin olmaları gerekir.

Aşının, normal ilaçtan farklı olarak geçmesi gereken daha farklı evreler ve başarı sağlaması lazım gelen daha farklı parametreler mevcuttur. Aşı etkinliği, aşı etkililiği, direkt etki, indirekt etki, aşının toplam etkisi, aşı kapsayıcılığı, temel çoğalma/üreme sayısı (R0) gibi normal ilaç üretim aşamalarından farklı olan bu parametrelerden de geçmesi gerekir.

Aşı toplumda uygulanmaya başladıktan sonra ise aşılı ve aşısız gruplar karşılaştırılarak birçok veri elde edilmeye çalışılır. Bir aşının toplumda koruyuculuğunu belirleyen bir sürü parametre vardır. Aşının kendi etkisi ne kadar güçlü olursa olsun o toplumda aşısız bireyler daha fazla olduğu sürece bulaş ve salgın artar.

Görüldüğü gibi tıbbi maksatlarla geliştirilen ilaç ve aşılar çok ciddi kontrol aşamalarından geçmektedir. Bu aşamalardan hiçbirini geçmeden üretilmiş ilaç veya destek gıda adı altında tedavi maksatlı satılan ürünler halk nazarında ironik bir şekilde daha fazla rağbet görmektedir. Geliştirilme aşaması emek, bilgi ve maddiyat açısından çok daha üstün olan aşılara ise tereddütle yaklaşılmaktadır.

Grip aşısı, daha farklı bir üretim sürecine maruz kalır. Bu virüsün pek çok alt çeşidi mevcuttur. Çünkü bu virüs sürekli mutasyona uğrayan ve kendisini değiştiren bir virüs çeşididir. Herkes bilir ki bütün insanlar her sene kış dönemi grip olur ve bu grip her yıl farklı bir şekilde kendisini gösterir. Bunun sebebi her sene bu virüsün kendisini değiştirmesidir, mutasyona uğramasıdır. Dünyada her ülke aynı anda aynı iklimi yaşamaz. Bir taraf yazı yaşarken, diğer taraf da kışı yaşar. Ve o senenin kışı yaşanırken o ülkelerde en sık kendisini gösteren ilk üç çeşit grip virüsü izole edilir. Ve bunlar zayıflatılarak grip aşısı elde edilir. Grip aşısı için her seferinde işlemler en baştan başlamaz. Çünkü bu virüs tespit edildi ve işlemleri tamamlandı. Sadece o seneki virüsü alıp belirli seviyeden başlanır ve aşı elde edilir. Bu durumda grip aşısı üretmek yıllar sürmez. Birkaç haftada elde edilir.

Bu işlem biz yaz yaşarken kışı yaşayan ülkelerden elde edilir. Yaz bitip de sonbahara girdiğimizde artık grip dönemi başlayacaktır ve bu aşılar ülkemize gelir, eğer kişi grip aşısı olacaksa henüz gribe yakalanmadan bu aşıların yaptırılması gerekir. Çünkü grip olduğu anda bu virüslerle karşılaşmış demektir. Grip olduktan sonra, grip aşısı olması ekstra bir fayda sağlamaz. Bu aşıyı herkes yaptırmak zorunda değildir.

Bir kişi her kış dört beş defa grip olur ve atlatır. Bu normaldir. Eğer bu sayıdan daha fazla grip oluyorsa ve diğer insanlardan daha ağır atlatıyorsa, sonbahar aylarında grip aşısı önerilir. Bu grip aşıları özellikle ileri derece kalp ve akciğer hastalığı olanlar, yaşlı ve düşkün insanlar için şarttır. Bu insanlar istinasız her sene bu aşıları takip edip her sene yaptırmak zorundadır. Çünkü en ufak bir grip onlarda ölümcül durumlara kadar ilerler.

Çocukluk çağı aşıları ile grip aşısı birbirinden farklıdır. Grip aşısının mutlak olarak yaptırılması gibi bir durum yoktur, özel durumları olan kişilere önerilir. Ancak çocukluk çağı aşıları tüm çocuklara yaptırılması gereken bir aşıdır. Çocukluk çağı aşılarının da “Her sene deneyleri tamamlanmadan üretiliyor.” gibi durumu yoktur.

10. Devlet Mekanizmasıyla Dikte Edilen ve Kanun Çerçevesinde Uygulanan Tek Medikal Yaklaşım Aşılamadır

Aşı Savunucularının Cevabı: Günümüzde aileler aşı yaptırmak istemediklerinde herhangi bir cezai işlem uygulanmamaktadır. İleride aşı ile engellenebilen bu bulaşıcı hastalığın çocukta görülmesi ihtimaline karşın sağlık personeli ve kurum kendisini koruma altına alabilmek için aileden kendi rızasıyla aşıyı reddettiğine dair tutanak imzalamasını istemektedir.

Aile hekimliklerinin ısrarla aşı yaptırmak istemelerinin sebebi ise devletin gütmüş olduğu sağlık politikasından kaynaklanmaktadır. Aile hekimliklerine, yaptıkları aşı için prim verilmektedir. Devletin neden böyle bir aşı politikası olduğunu özellikle ekonomik boyutunu daha önceden açıklamıştık.

Aşı Karşıtlarının Cevabı: Ailelere “Aşıyı kendi rızamızla yaptırmama kararı aldık.” deme hakkı verilmektedir. Aşıyı reddedenler kendi rızalarıyla reddediyorken aşıyı uygulayanlar ise “Yaptırılmadığında...” diye başlayan korku senaryolarına boyun eğmeleri sonucu (rıza değil, mecbur bırakılma nedeniyle) yaptırırlar. Çünkü çocuğunuza yaptıracağınız aşıyı yaptırmadan önce ailenin yapılan aşı hakkında bilgilendirilmesi ve aşı kaynaklı oluşabilecek durumlardan haberdar edilmesi gerekir. Aşıyı uygulayan doktor böyle bir yan etki olabileceğini biliyorsa, primi de gözden çıkarmışsa ve ait olduğu sağlık kuruluşunun vereceği tepkiyi göğüsleyebileceğine inanıyorsa ancak aileye anlatabilir.

En basitinden aileye çok masum ve su görünümlü olan ağızdan 2 damla olarak damlatılan polio (çocuk felci) aşısından sonra az bir ihtimalle de olsa çocuğunun felç kalabileceği aktarılırsa, aile bunu çok büyük olasılıkla yaptırmak istemeyecektir.

Aşı Savunucularının Cevabı: Tıbbi olarak her uygulamada kişinin tetkik ve tedaviyi reddetme hakkı mevcuttur. Bir salgın hastalık durumunda kişinin kendi istek ve arzularına göre toplumu riske atması söz konusu olamaz. Önümüzde buna en güzel örnek COVID-19 dönemi olmuştur. Mart ve Nisan aylarında ilk vaka sayıları ülkede görülmeye başlandığında her yeni vaka hastaneye yatırılıyor ve diğer insanlardan zorunlu olarak izole ediliyordu. Bunun sebebi hasta kişilerin topluma karışmaması ve diğer bireyleri enfekte ederek salgını yaymamasıydı/arttırmamasıydı. Kişi tetkik ve tedaviye ret vermek istese ve hiçbir tıbbi işlemi kabul etmese dahi izole ediliyordu.

Şu an ise aşılarda, her aşısız birey, enfekte olma durumunda bağışıklık geliştirmemiş bireyler arasında veya özel gruplar dediğimiz bazı hastalıkları sebebiyle bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler arasında salgın yapma riski olmasına rağmen tetkik ve tedavi ret formu imzalayabilir ve tıbbi işlem, yani aşı uygulanmaz. Burada toplumu korumak adına bu işlem uygulanan kişi şikâyetçi olabilir. Kişinin rızası olmadan vücut bütünlüğünü bozan davranış olarak değerlendirilir ve bu işlemi uygulayan kişi ceza alır. Aşı karşıtlarının mahkemelerde dava kazanması bu temele dayanır. Burada aşının faydası veya kişiye sağladığı tıbbi fayda gözetilmez. Gözetilen tek etken, kişinin rızası olmadan o enjektörü derisine sokup sokmadığımızdır. Enjektörün içindekilerin faydasının veya zararının burada önemi bile yoktur.

Burada bahsi geçen 2 damlalık polio aşısını ele alırsak: Polio için durum biraz farklıdır: Hastalığın etkeni enterovirus ailesinden olan poliovirüsün üç tipi mevcut olup üçü de paralizilere neden olmaktadır. Epidemilerin (salgınların) çoğuna neden olan, tip 1’dir. Aşılarla bağlantılı vakalarda ise daha çok tip 2 ve tip 3 görülmektedir. 

Poliovirus sadece insanları enfekte eder. Hasta bireylerin gaitasıyla virüsün atılımı yaklaşık bir ay kadar sürer ve virüs çevrede canlılığını bir ila üç ay kadar sürdürür. Hijyen koşullarının kötü olduğu yerlerde virüs fekal-oral yolla bulaşır. Epidemiler sırasında, farengial yolla bulaş riski de vardır. Sanitasyonun ve hijyen koşullarının iyi olduğu ülkelerde ise hava yoluyla bulaşabilmektedir. Vakaların %90’ı beş yaşın altındaki çocuklardır. 

Hastalıktan korunmak için iki tip aşı geliştirilmiştir. Bunlar, inaktive edilmiş (ölü) polio aşısı (İPA) ve canlı attenue trivalan oral polio aşısıdır (OPA). OPA gerçek enfeksiyona benzer şekilde hem kanda dolaşan antikorlarda hem de intestinal (bağırsak) dirençte artış sağlayarak sekonder yayılım ile temaslı kişileri de korumaktadır. Vahşi poliovirüs eradike edilinceye kadar uygulanması gereken bir aşıdır. Ancak OPA canlı attenue aşısı olduğundan nadir de olsa aşıya bağlı paralitik polio (2.7 milyonda 1) gelişebilir. İPA, ölü aşı olduğundan OPA’ya bağlı gelişen paralizi bu aşıda gelişmez, ancak bağırsakta çoğalmadığı için OPA’nın sağladığı fekal oral bulaşmayı azaltma yönündeki özelliği bulunmamaktadır. İPA, ikincil yayılma ve dolaylı bağışıklama yoluyla başkalarına koruma sağlamaz. Bu nedenle poliovirus eradikasyonu gerçekleştikten sonra tek başına kullanılması önerilen bir aşıdır. 

Polioda enteral (fekal-oral, dışkı) yol çok önem arz etmektedir. Ve hastalıkla mücadele edilmesi için bağırsak (enteral) yolunun da önemi büyüktür.

Her zayıflatılmış canlı aşıda, hastalığı geçirme ihtimali mevcuttur. Bu kimsenin gizlediği bir bilgi değildir. Ancak burada değerlendirme eksiktir. Bu kişi aşılanmadığında hastalığı geçirme oranı daha yüksektir ve virüs zayıflatılmadığı için hastalığı daha ağır geçirir, felçler meydana gelir.

Seksen beş milyonluk tüm Türkiye’de; OPA (zayıflatılmış canlı oral polio) aşısının 2,7 milyonda 1 hastalık görülme oranını göz önüne alırsak bu oran, aşı aynı anda tüm Türkiye’ye uygulandığında 30 kişi eder. Bu sayı da riske alınabilecek bir durumdur ve yolda yürürken yıldırım düşmesi oranıyla kıyaslanabilir ancak.

11. Aşılar Alüminyum Gibi Beyin ve Sinir Sistemine Zarar Verebilecek Metaller İçermektedir

Bir diğer önemli husus; aşı savunucularının aşıların içeriğinde bulunan alüminyumun, insan vücuduna zarar vermeyecek mikrogramlarla ifade edildiğini ve küçük boyutlarda olduğunu söylemelerinin hiçbir bilimsel dayanağı olmamasıdır. Çünkü iki yaşına kadar onlarca doz aşıya maruz kalan küçük bir bebeğin kanına tüm aşılarda bulunan alüminyum hesaplandığında çocuklarımızı 5-6 mg. gibi şaşırtıcı derecede yoğun bir metale maruz bırakmış oluruz.

Alüminyum çok küçük miktarlarda bile beyin ve sinir sistemine etki gösteren bir metaldir ve zararları uzun zamandan beri bilinmektedir. 

Dünyada, aşılarla ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınan klinik psikoloji ve nöropsikoloji üzerine doktorası olan Kanadalı Dr. Andrew Moulden, kendi imkânlarıyla yaptığı birtakım klinik çalışmaların sonucu olarak, istisnasız her aşının beyne zarar verdiğini ve bununla beraber daha birçok ciddi yan etkileri olduğunu söylemektedir. 

Aşı Savunucularının Cevabı: Kaynak olarak verilen bölümde Dr. Andrew Moulden, “Her aşı mikrovasküler hasar üretir.” demektedir. “Her aşı beyne zarar verir.” şeklinde bir ifade yoktur. Hâlbuki mikrovasküler hasar her an karşılaştığımız bir durumdur. Örneğin bir insan sandalyede oturur ve hücreleri hasar görür. Mikro düzeyde kas dokusu, sinir dokusu, damar dokusu hasar görür. Güneşlenir ve mikrovasküler hasar olur. Keselenir ve mikrovasküler hasar oluşur. Bu bir anlam ifade etmemektedir. Aşı en temel olarak birkaç santimlik bir enjektörün vücuda girmesiyle yapılır ve bu da bir hasardır, sonuçta vücuda iğne batmaktadır.

Ayrıca kaynak olarak gösterilen metinde alüminyum toksistesi bulguları yazmaktadır. Alüminyum intoksikasyona sebep olabilen ve bu etkileri bilinen bir maddedir. Bu kaynakta alüminyumun toksik bulgularını göstermektedir, ancak bu alüminyumun kaynağını aşılara bağlamamaktadır. Makale başlığında da belirttiği gibi memelilerde alüminyum nörotoksisitesini incelemiş ve ALS, Alzheimer, Parkinson ve Demans üzerine alüminyumun etkili olabileceğini belirtmiştir. Aşılar burada ne alüminyum toksisitesine ne de bu hastalıklara etken gösterilmiştir. Yukarıdaki ibarede ise “Aşıların içerisinde alüminyum olması ve toplamda çok defa aşı yapılması sonucu vücutta alüminyum birikebileceği” kanısına varılmış, sonrasında “alüminyum intoksikasyonu” bir makaleyle desteklenmiştir. Bu makale, yargının başını kapsamamaktadır. Burada aşı ile bağlantı kurabilmeniz için cevaplamanız gereken sorular mevcuttur:

Bir maddenin toksik etkileri miktarıyla yakından ilişkilidir. Aşılar vücutta ne kadar alüminyum biriktirmiştir?

Aşı olan çocuklarda alüminyum miktarları toksik düzeye ulaşmış mıdır?

Bahsedilen bu toksik düzey aşılara mı bağlıdır? Yoksa alüminyum başka yollarla da vücuda alınan bir bileşik midir?

Aşı ile vücuda alınan alüminyum miktarı hastalıklara veya zehirlenmelere sebep olmakta mıdır?

Alüminyum intoksikasyonu görülen vakalarda kaynak aşı mıdır?

Bu ve benzeri sorular cevaplanırsa ancak o zaman önermenin doğruluğuna ya da yanlışlığına hüküm verilebilir. Bu sorulara elimizden geldiği kadar cevap vermeye çalışalım:

İnsanlar alüminyuma maruz kalmaktadır. Ama “Bunun kaynağı aşılardır.” veya “Aşılardaki alüminyum toksik bulgulara sebep olmuştur.” denilemez. Bunun için bu temelde araştırma yapmak gerekir:

“Tek başına veya kombinasyon hâlinde difteri, tetanoz ve boğmacaya (DTP) karşı alüminyum içeren aşılara maruz kaldıktan sonra, alüminyumsuz veya farklı konsantrasyonlarda alüminyum içeren özdeş aşılara kıyasla advers olayların kanıtlarını gözden geçirdik. Çalışma, meta-analizile sistematik bir derlemedir. Aşılardaki alüminyum tuzlarının herhangi bir ciddi veya uzun süreli yan etkilere neden olduğuna dair hiçbir kanıt bulamadık.” 

Vücudun belirli bir dokusunda yüksek bulunan alüminyum, beyinde de yüksek midir ve toksik bulgulara, beyni kötü yönde etkileyen bulgulara (santral sinir sistemi bulguları) sebep olmakta mıdır?

“Sağlıklı bebeklerde tam kan (B-Al) ve saç alüminyum (H-Al) seviyeleri, önemli ölçüde değişiklik gösterdi, ancak aşılama geçmişleriyle korelasyon göstermedi. Benzer şekilde, B-Al ile bebek gelişimi arasında veya H-Al ile dil veya bilişsel gelişim arasında hiçbir korelasyon yoktu. H-Al ve Bayley Bebek ve Çocuk Gelişimi Ölçekleri, Üçüncü Baskı (BSID) motor skorları arasındaki ters bir korelasyon mevcut.” 

Sonuç olarak vücutta farklı dokularda biriken alüminyum ile aşılar arasında bir korelasyon yoktur. Ayrıca bebeklerde farklı dokularda biriken alüminyum beyinde toksik etki yapmamaktadır, dil ve bilişsel gelişim arasında bir korelasyon yoktur.

Alüminyum doğada su dâhil olmak üzere birçok yerde mevcuttur.

“Alüminyum, aşı adjuvanı, antasitler, gıda katkı maddeleri, cilt bakım ürünleri, kozmetikler ve yemek pişirme gereçleri gibi günlük hayatımızın birçok alanında kullanılmaktadır ve bebek maması, süt dâhil birçok gıdada bulunan elementlerdendir. Ayrıca su arıtma işlemi nedeniyle içme suyunda veya doğal olarak hava etkisiyle oluşan kayalardan ve topraklardan gelir veya kirliliğin neden olduğu asit yağmurunun neden olduğu kayalardan ve topraklardan salınır. Alüminyum sağlığımızı etkileyebilir, özellikle merkezi sinir sistemini bozabilir. Önemli hasar, Al’ye maruz kalan insanlarda bilişsel bozukluktur, Alzheimer hastalığı ve diğer nörodejeneratif bozukluklar alüminyuma maruz kalma ile ilişkilendirilmiştir ve etiyoloji olarak alüminyum önerilmiştir.” 

“Alüminyum toksisitesi iyi belgelenmiştir ve süt formüllerinin kontaminasyonu kemik ve beyin dokularında birikim kaynağı olarak gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, insan sütünün, inek sütünün ve bebek mamalarının alüminyum içeriğini değerlendirmektir. Alüminyum içerikleri, kolostrum, orta ve olgun aşamalarda anne sütü örneklerinde atomik absorpsiyon spektrometresi ile belirlendi, sekiz üreticiden bebek mamaları ve ticari olarak temin edilebilen inek sütünün çeşitli türleri ve markaları. Ortalama alüminyum konsantrasyonu, insan sütünde (23.4 +/- 9.6 mikrog/l) en düşüktü ve kolostrum, orta aşama ve olgun aşama anne sütleri arasında önemli ölçüde farklılık göstermedi. Ortalama alüminyum konsantrasyonu inek sütünde 70 mikrog/l ve sulandırılmış bebek formüllerinde 226 mikrog/l idi.” 

Bu çalışma gösterir ki anne sütünde (ilk form: kolostrum, orta süt ve olgun anne sütü), inek sütünde ve mamalarda alüminyum mevcuttur. Mamalarda yüksek çıkması; mamada kullanılan kap ile ilişkilendirilmiştir.

Bu tarz, içeriğinde ne olduğunun analiz edildiği çalışmalar pek çok içerik için mevcuttur. Bunlar ile aşı arasında bir bağlantı kurulması doğru değildir. Hepsi kendi içindeki analitik incelemelerdir.

Bahsedilen merkezî sinir sistemi bulguları çok geniş bir panele sahiptir ve örneğin yaşlılarda biraz az su içtiğinde, yani dehidrate kaldığında dahi santral sinir sistemi bulguları görülür. Örneğin bir kişinin kan şekeri düşer ve hipoglisemiye girerse santral sinir sistemi bulguları görülebilir. Her santral sinir sistemi bulgusuna aşıyı sebep aramak doğru bir davranış değildir.

Verilen bu linkte amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığı mevcuttur ve bu hastalık beyin ve omurilikte bulunan ve kasların hareket etmesini sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesi sonucu ortaya çıkar. Motor nöronların (kaslara hareket emrini veren sinir hücreleri), kaslara uyarılar gönderemediği zaman kaslarda güçsüzlük başlar. ALS hastalığı anne karnında bebek hareketlerinin azalmasıyla ilk bulgusunu verir. Yani bir bebeğe anne karnındayken hiçbir aşı yapılmadan bu hastalık belirtileri mevcuttur ve bulguları görülmeye başlar. ALS hastalığı alüminyum ile ilişkilendirilmeye çalışılıyor olabilir, ama aşıdan kaynaklı alüminyumun birikip toksik etkiler göstermesine kadar geçen süreden çok daha önce bulgu vermesi nedeniyle bu toksisiteyi aşıya bağlamak doğru değildir.

Keza verilen linkte demans ve parkinson hastalığı mevcuttur. Parkinson özellikle altmış yaş sonrasında görülmeye başlanan ve beyinde dopamin adı verilen, beyin hücrelerinin birbirleriyle haberleşmesini sağlayan maddeyi üreten hücrelerin bozulması sonucu ortaya çıkar. Beyinde dopamini üreten hücreler hareketlerin kontrolünden, uyumundan ve akıcılığından sorumludur. Parkinson hastalığının sebeplerinden birisi olarak alüminyum gösteriliyor olabilir; ancak ilk iki yaşta yoğun olarak yapılan aşılardaki alüminyumun altmış yaşına kadar birikip toksik düzeyde olduğu hâlde toksik bulguları altmış yaşından sonra göstermesi aralarındaki uzak bağlantıyı göstermektedir.

Son yıllarda artan sıklıkta görülmeye başlanan Alzheimer hastalığı da alüminyum ile ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. 

Alüminyum, doğal olarak volkanik aktivite ve yeryüzündeki kayaların parçalanması yoluyla çevreye salınan ve her yerde bulunan bir elementtir. Genel popülasyonun alüminyuma maruz kalması hava, su, gıda, antiasitler ve tamponlu analjezikler yoluyla oluşur. Hatta anne sütü litre başına yaklaşık 40 μg alüminyum içerir ve bebek formülleri litre başına yaklaşık 225 μg alüminyum içerir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, suda çözünmüş alüminyum düzeyleri 0,001 ile 0,5 mg/litre arasında değişmekte, suyun asiditesi ve organik madde içeriği arttıkça bu düzey 0,5-1 mg/litreye çıkabilmektedir. Soluduğumuz havada ise atmosferik alüminyum konsantrasyonlarında zamansal ve mekânsal farklılıklar vardır. Havadaki alüminyum seviyeleri, Antartika’da 0.0005 μg/m3 iken sanayileşmiş alanlarda 1 μg/m3’e kadar artmıştır. Alüminyum bileşikleri ilave edilen aşılarda, aşının türü ve üreticisine göre değişmekle beraber, toplam 0,5 miligram alüminyum bulunabilmektedir.

Bazı aşılar, bağışıklık sistemini daha kuvvetli uyarmak için yardımcı madde olarak bebek mamalarında bulunana benzer miktarda alüminyum (sıklıkla alüminyum hidroksit veya alüminyum fosfat) içerir. Bu aşılar ancak sayılı miktarda yapıldığı için aşılarla alınan aluminyum miktarı su, gıda ve ilaçlarla alınandan yüzlerce kez düşüktür.

Alüminyumun vücuttaki yarı ömrü yaklaşık 24 saattir. Dolayısıyla bebeklerin gıdalar ile aldıkları alüminyum miktarı bile Zehirli Madde Hastalıkları Kayıt Kurumu (ATSDR) tarafından belirlenen kılavuzdan daha çok azdır. Aşılardaki alüminyum adjuvanlarının güvenliğinin analizleri çok sayıda araştırmayla test edilmiştir. Alüminyum adjuvanı içeren aşıların herhangi bir sağlık riski oluşturmadığı açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Yani aşılarda bulunan alüminyumun Alzheimer veya bir başka hastalığa yol açması söz konusu değildir.

Alzheimer hastalığı, insan ömrünün 30-40’dan, önce 50-60’a, sonrasında da 75-80’e çıkması sonrası keşfedilmiş bir hastalıktır. Bir yaşlılık hastalığıdır ve ortalama seksen beş yıl yaşayan bir bireyin beynindeki küçülme etkilenme sonrası oluşan unutkanlıkla giden bir hastalık kompleksidir. Yani kişinin seksen beş yıl içinde nelere maruz kaldığını ve neden -halk deyimiyle- bunadığını bilemiyoruz. Liste çok uzun ve suçu aşıya atmak doğru değildir. Üstelik her aşılı bireyde o yaşa geldiğinde Alzheimer çıkmadığına göre sebepleri bilinmeyen bir hastalığa sebepmiş gibi bazı ürünleri suçlamak ve bunu kanıtlamamak doğru değildir.


KORONAVİRÜS/COVID-19 AŞISINA NASIL YAKLAŞMALIYIZ? 

Koronavirüs 2019 yılının sonunda Çin’in Wuhan kentinde bildirildi ve aylar içinde tüm dünyaya yayılarak pandemiye sebep oldu. Milyonlarca insanı enfekte etti ve yüz binlerce kişinin ölümüne sebep oldu. Bir salgın hastalıktan korunmada en etkili metod; aşı savunucusu olan bizlere göre sağlıklı kişilere henüz enfekte olmadan yapılan aşıdır.

Koronavirüsün farklı farklı bölgelerine yönelik aşı çalışmaları kapsamında altı çeşit aşı belirlendi ve bu çeşitler hakkında çalışmalar başlatıldı. 2020 yılının sonlarını yaşadığımız bu zaman diliminde bu aşıların başarısı, güvenliği ve etkililiği hakkında sorular henüz tam anlamıyla cevaplanmış değildir.

COVID-19 aşıları, preklinik ve klinik evrelerdeki çalışma aşamalarındadır; yani çalışmalar henüz tamamlanmamıştır.

Altı çeşit aşıdan hayvan modellerinde etki ve güvenlik gösterenler olmasına rağmen, klinik çalışmalarda daha fazla teste tabi tutulması gerekmektedir.

Hayvan deneylerini geçen ve klinik evrelere ilerleyen aşılar çok kısıtlı sayıdaki gönüllü insanlara uygulanmakta, geniş kitlelerdeki etkisi ise henüz bilinmemektedir. Yeni yeni başlayan faz 3 çalışmaları bu konuda yeterli ve güvenilir bilgi sağlamak için kifayetsizdir.

Sınırlı sayıda uygulanan aşıların bağışıklık yanıtı yeterli düzeyde uyardığı ve korunma sağlayıp sağlamadığı konusunda net bir söz söylenmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardir.

COVID-19 yeni bir salgın hastalık türüdür, aşıları ise henüz tam anlamıyla tamamlanmamıştır; bu nedenle COVID-19 aşılarının uzun dönem etkileri hakkında yeterli veri yoktur.

Yukarıda yaptığımız değerlendirmelerde aşı savunucuları olarak savunduğumuz aşılar; klinik çalışmaları tamamlanmış, uzun yıllardır uygulanan ve güvenilirliğini kanıtlamış çocukluk dönemi aşılarıdır. Koronavirüs aşısına aynı yönden yaklaşmamak gerekir. Koronavirüs aşının bu güvenilirlik seviyesine gelebilmesi ve bilimsel kanıt niteliğinde bilgilerin elde edilebilmesi için çok daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Hastalığın yıkıcı etkisinin her geçen gün büyüdüğü, maddi ve manevi zorlukların yaşandığı bu dönemde aşı için motivasyon her ne kadar yüksek olsa da COVID-19 aşısı yaptırma konusunda acele etmemenin, beklemenin, etkileri ve güvenliği konusunda bilimsel çalışmaları takip etmenin en doğrusu olduğunu düşünüyoruz.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) hamdolsun.

Bu Sayfayı Paylaş :