Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Fakrının Farkına Var - 2

Özcan YILDIRIM 2020-03-17

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ 1

 خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ 2

اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ 3

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ 4

 عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ 5

Er-Rahmân ve Er-Rahîm olan Allah'ın adıyla (okumaya başlıyorum) 

1. Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.

3. Oku! Rabbin kerem sahibidir.

4. O ki kalemle (yazmayı) öğretendir.

5. İnsana bilmediğini öğretti.[1]

Allah'a hamd, Resûl'üne salât ve selam olsun.

İnsanın yaratılışındaki eşsiz yolculuğu anlatıyorduk geçen yazımızda. Bir virgül koyup, devamını bu aya bırakmıştık.

İnsanın oluşmasına ev sahipliği yapan yer anne rahmidir. Anne rahmi sağlam ve korunaklıdır. Kıymetli bir şeyin saklanması için korunaklı, sağlam bir yere ihtiyaç duyulduğu gibi insanın da ilk evrede böyle bir yere ihtiyacı vardır.

Anne rahmine ulaşan hücre bölünür ve hücre yumağı hâlini alır. Embriyo denir buna. Bu hücrenin anne rahmine tutunabilmesi için de, rahmin dış yüzeyi bu defa yapışkan bir enzim salgılar. Embriyonun rahme asılıp tutunması için...

Ayette geçen "alak" ifadesi de budur. Bu ayetin dışında Kur'ân'da dört yerde daha Alakadan/Embriyodan bahsedilir.[2]

Bu kelimenin dört anlamı birden, mucizevi bir anlatımla burada karşımıza çıkmaktadır: 

1. Bir yere asılma, tutunma: Döllenmiş yumurta hücresi, çoğalmaya başladıktan sonra rahme geçtiğinde bitki köklerine benzer uzantılarla rahim duvarına tutunup asılır ve kendisini emniyete alır.

2. Sülük: Bir buğday tanesi boyuna ulaştığında, ceninin görüntüsü gerçekten de bir sülüğü andırmaktadır.

3. Kan pıhtısı: Kan, henüz kapalı durumdaki damarlar arasında hapsolmuş hâlde bulunduğu için, bu aşamada cenin bir kan pıhtısı görünümü de kazanmaktadır.

4. İlgili ve Şefkat: "Rahim" kelimesinde de bu anlam vardır; gerek cenin ile rahim, gerekse anne ile bebeği arasındaki münasebeti en iyi anlatacak kavram da herhâlde budur.[3]

"Bir damla su bölünerek çoğalır, hücre yığınına dönüşür, sonra rahim duvarına tutunur. Böylelikle insanoğlunun yaratılma süreci başlar. Allah (cc), bu hücre parçasını yavaş yavaş beslemeye başlar. Hücreler bölünüp parçalanarak büyür ve bir tutam et parçasına dönüşür. Kur'ân, bu et parçasına 'mudğa/çiğnenmiş et parçası' adını verir. Mudğa evresinde Allah'tan (cc) gelen emirle hücreler farklılaşmaya başlar. Bazı hücreler beyni oluşturmak için et parçasının tepe kısmına, bazı hücreler kolları oluşturmak için et parçasının yan kısımlarına, bazıları kalbi oluşturmak için üst kısımlara bazı hücreler ana iskeleti oluşturmak için orta kısma ve bazı hücreler de ayakları oluşturmak için aşağı kısma yönelir. En üst kısma yönelen birkaç tane hücre, orada bölünerek on milyar hücreye dönüşüp insanın komut merkezi olan beynini oluşturur. Örneğin, kolları oluşturan hücreler, kolu meydana getirdikten sonra –beşinci altıncı hafta itibarıyla- el yavaş yavaş oluşmaya başlar. Hücreler, elleri oluşturmak için çalışmaya başladıklarında parmakların arasında bulunan beş adet perde de intihar edip kendilerini öldürmeye başlarlar. Perde de ölen hücreler vücut dışına atıldığında parmak boşlukları oluşur. Hiç şüphesiz bu; çatlatan, El-Fâtır olan Allah'ın tecellisidir. 

İnsanın yaşaması için en çok kana ihtiyaç duyulur. Hücreler, aradaki ölü hücreleri yiyip parmakları oluşturduktan sonra görevleri biter. Görevleri biten ve iş yapmayan bu hücre yığınları, yavaşça bir araya gelir ve vücudun damar yapısını oluşturur. İnsan vücudunda Allah'ın (cc) yaratmış olduğu üç çeşit damar vardır. Bunların arasında kılcal damarlar, kırk bin kilometrelik bir yol oluşturur. Yani Allah'ın bedenlerde yaratmış olduğu damarlar, uçsuz bucaksız hatta dünyanın etrafını çevreleyecek kadar uzundur. Kaldı ki bu, sadece kılcal damarlara aittir, diğer damar çeşitleri hesaba katılmamıştır bile. 

İnsan su içinde yaşayabilir mi? Hayır. Ancak ilginçtir, gelişimini sıvı içinde tamamlar. Anne karnında 'plasenta' adı verilen içi sıvı dolu bir kılıf vardır. Çocuk bunun içinde büyür. Ayrıca bebeğin göbeğinde üç hattan/yoldan oluşan ve anne ile bağlantıyı sağlayan bir kordon bulunur. Kordonda bulunan bu üç yoldan birincisi anneden bebeğe gıda ve oksijen (O2) aktarımını sağlayan hattır. Kordonda bulunan ikinci yol ise solunum ile oluşan karbondioksiti (CO2) dışarı vermeyi sağlayan hattır. Kordonda bulunan üçüncü yol ise anne karnındaki bebeğin atıklarının (idrar ve dışkı) dışarı atılmasını sağlayan hattır. 

Burada dikkat çekilmesi ve ibret alınması gereken bir husus vardır: Anne karnındaki bebek, 'plasenta' denen tabaka ile kandan, pislikten ve zararlı mikroorganizmalardan korunur. Yani anne kaynar su içtiğinde yahut sıcak bir yemek yediğinde Allah'ın (cc) yaratmış olduğu o tabakaya herhangi bir zarar vermez fakat vücuda alınan ve Allah'ın (cc) haram kıldığı basit ve küçük bir şey dahi vücuda alındığında koruyucu olan bu tabakanın fonksiyonlarında aksamlara yol açar. Sub- hanallah! Akıllı bir düzenek gibi helalden etkilenmiyor ama içki, sigara, uyuşturucu gibi haramlardan zarar görüyor. Bebek, oluşum evreleri ve bütün organların gelişimi nihayete erdiğinde dokuz ayını tamamlar. Bu, doğumun habercisidir. Doğacağı esnada çocuk, annenin rahminden gelerek leğen kemiklerinin arasından, yani çok dar bir menfezden dünyaya gelecektir. Çocuğun -doğum esnasında- bu kısımda boğulma gibi büyük bir tehlikesi de mevcuttur. Hatta leğen kemiklerinin çocuğun kafasını sıkıştırarak zarar vermesi ve beynin dışarıya akma tehlikesi dahi söz konusudur. Allah (cc) çocuk doğmadan önce bütün organlarını tamamlamakta ancak sadece baş kısmının gelişimini eksik bırakmaktadır. Çocuğun kafatasındaki kemikler tam olarak birbirleri ile kaynaşmamışlardır. Kemiklerin arasında bir miktar boşluk bulunmaktadır. Öyle ki o dar menfezden çıkarken esneyebilsin, çocuğun beyin tabakası zarar görmesin! Subhanallah.

Çocuk bu şekilde dünyaya gelir. Çocuk dünyaya geldiği zaman El-Fâtır olan Allah, onun içine programını yerleştirir. Ormana atılan bir çocuk dahi büyür, kendince bir dil geliştirip konuşur, yürür, tutar ve güçlenir. Bunları kimsenin öğretmesine gerek yoktur. Öğreten olursa daha hızlı öğrenir. Öğreten olmazsa yavaş da olsa yine öğrenir. İşte bu, '(Öyleyse) insan neden yaratıldığına bir baksın?'[4] ayetinin kısa bir tefsiridir. Her anında yüce Allah'ın farklı bir isminin tecelli ettiği muhteşem bir süreç... Bin dört yüz yıl önce insanlar bu detayları bilmiyordu. Ancak Kur'ân'ın hak olduğu anlaşılsın diye Allah (cc), bu ayetleri açığa çıkardı:

'O (Kur'ân'ın) hak olduğu kesin bir şekilde kendilerine belli olsun diye, ayetlerimizi hem ufukta hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz. Rabbinin her şeyin üzerinde şahit olması yetmez mi?'[5]

Böyle bir Allah sevilmez mi?! Bu yüce varlığa kulluk edilmez mi?! Böyle bir varlık bırakılıp putlardan, türbelerden, çaputlardan, ruhlardan; yaratılmış mahlukattan beklenti içine girilir mi?! Böyle bir Allah'ın pak şeriatı dururken, zalim ve cahil insanın yasalarına umut bağlanır mı?!!

'Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! (Allah) onu hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı ve takdir etti. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü ve kabre koydu. Sonra dilediğinde onu diriltir. Asla! O, (Allah'ın) kendisine emrettiğini henüz yerine getirmemiştir.'[6] " [7]

Bunların hepsi bilimin ulaştığı bilgiler. Peki, Allamu'l Ğuyub olan Rabbimizin katında olup da yaratılışa dair bilmediğimiz evreler? Rabbimizin insana ne kadar değer verdiğinin birer kanıtı değil mi sadece yaratılış? Yüzeysel bakıldığında birkaç evrede gerçekleşen tabii bir vaka. Detayda ne incelikler var oysa! Her biri ancak kıymet verilen birine yapılacak muamele. Her safhasını okuduğumuzda... 

"Andolsun ki, insanoğlunu onurlu/değerli/izzetli kıldık. Onları karada ve denizde (farklı araçlarla) taşıdık, onları temiz şeylerden rızıklandırdık. Ve onları, yarattığımız birçok varlıktan (belirgin şekilde) üstün kıldık."[8]

Konunun başka bir zaviyesi de neyden yaratıldığımıza bakıp acziyetimizi görmektir. Bir su damlası iken; yaratan, şekil veren, öğreten ve bizi bilgi/ilim sahibi bir varlık hâline getiren Rabbimize karşı kulluğun neresindeyiz?

Kul, yaratılışına baktıkça şirkten teberrî eder. Allah'a yakınlaşır. İsyandan kaçıp, taat vadisinde yer alır. Meşhud ayet/mucize insanın kendi bedenidir. Acziyetinin, fakrının farkına vardıkça kulluğu güzelleşir. Metalaşan, insanı meta üzerinden pazarlayan, sonra vaveyla koparıp, ilençler saçan ikiyüzlü bir çağda yaşıyoruz.

Acizsin insanoğlu! Bir zelzele yeter senin acziyetini sana göstermeye. Bir lahza yağışın kesilmesi yeter sana anlatmaya bunu. Çok su içtikleri ve sana kalmayacağından korktuğun için binlerce deveyi katletmen[9] tercümandır acziyetini.

İsyan ediyor, fakat isyan ettiğinin seni ilk yarattığı gibi yerin dibine getirmeyeceğini zannediyorsun.

"Yoksa o belde halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın onlara gelmeyeceğinden emin mi oldular? Yoksa onlar, Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Hüsrana uğramış olanlardan başkası Allah'ın tuzağından emin olmaz."[10]

Muhtaç olmayan/El-Ğanîyy olan Allah'tır. Fakir olan sensin. Fakrının farkına vardıkça zirvelere çıkarsın. Dünya ve içindekiler gözünde küçülür. O (dünya) küçüldükçe de Allah'a (cc) olan haşyetin, inabetin artar.

Yineleyerek bitirelim: Fakrının farkına var, ey insan! Köprüden önceki son çıkışın budur!

"Ey insanlar! Sizler, Allah'a muhtaçsınız. Allah ise (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) El-Ğaniy, (her daim övgüyü hak eden ve varlık tarafından övülen) El-Hamîd'in ta kendisidir. Dilerse sizi götürür, (yerinize) yeni bir halk getirir. Bu, Allah'a zor değildir."[11]

"Bak hilkatine, düşün acziyetini

Rabbinin sana kıymet verişini

Tih'e savur isyan zilletini

Fakrının farkına var, bu izzetini"

وَلَدَتُكَ اُمْكُ يَا اِبْنِ اِدْمَ بَاكِيًا

وَالنَّاسَ حَوْلَكَ يُضْحِكُونَ سُرُورًا

فَاِجْهَدْ لِنَفْسُكَ انَّ تَكُونُ اذا بَكَوْا

فِي يَوْمِ مَوْتِكَ ضَاحِكًا مَسْرُورًا

"Âdemoğlu! Annen seni doğurduğunda ağlıyordun,

İnsanlar da etrafındaydı mutlulukla gülerek,

Öldüğün günde ağladıklarında, mutlulukla gülesin"

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" duamız ile.[12]

 

 


[1]      . 96/Alak, 1-5

[2]       .   "Ey insanlar! Şayet (öldükten sonra) dirilmeden yana şüphe içindeyseniz, şüphesiz ki sizi topraktan yarattık. Sonra bir damla meniden, sonra donmuş kan pıhtısından (embriyo) sonra da yaratılışı tamamlanmış, tamamlanmamış bir parça etten... (bunları yapanın yeniden diriltmeye kâdir olduğunu) sizlere açıklamak için. Dilediğimizi belirli bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizleri birer bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da yetişkinlik çağına ulaşmanız için (size ömür veriyoruz). Sizden kimi ölüyor, kimi de ömrün en kötü çağına döndürülüyor ki, bildikten sonra hiçbir şey bilemesin. Sen yeryüzünü kurumuş/hareketsizleşmiş görürsün. Üzerine su indirdiğimizde (önce) titreşir, (sonra) kabarır ve her göz alıcı çiftten bitkiler bitirir." (22/Hac, 5) 

          "Sonra meniyi pıhtılaşmış kan (alak) olarak yarattık. Sonra o kanı çiğnenmiş bir et parçası (mudğa) olarak yarattık. Sonra o et parçasını kemik olarak yarattık, sonra da kemiğe et giydirdik. Sonra onu (sureti, aklı, duyguları olan) bambaşka bir varlık olarak inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir." (23/Mü'minun, 14)

            "O; sizleri topraktan, sonra bir damla sudan, sonra kan pıhtısından (embriyo) yaratandır. Sonra sizi (anne karnından) bebek olarak çıkarmakta, sonra yetişkinlik çağına erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için (size ömür bahşetmektedir). Sizden bazınızın canı daha önce alınır. Belirlenmiş bir zamana erişmeniz ve akletmeniz için (Allah, yaşamı böyle takdir etmiştir)." (40/Ğafir, 67)

            "Sonra kan pıhtısı (embriyo olmadı mı? Allah) onu yaratıp düzenledi." (75/Kıyâmet, 38)

[3]       .   Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur'ân Meali, İFAV yay.

[4]       .   86/Târık, 5

[5]       .   41/Fussilet, 53

[6]       .   80/Abese, 17-23

[7]       .   El-Esmau'l Husna, Tevhid Basım Yayın, Halis Bayancuk (Ebu Hanzala Hoca), 1/288

[8]       .   17/İsrâ, 70

[9]       .   Avustralya, develerin, su kaynaklarını tükettiğini gerekçe göstererek binlerce deveyi katletti.

[10]      .   7/A'râf, 98-99

[11]      .   35/Fâtır, 15-17

[12]      .   Halis Hoca'nın (Ebu Hanzala Hoca) "El-Hâlık" isimli dersinden istifade edilmiştir.

Bu Sayfayı Paylaş :