Loader
Küfrün Karanlıklarından, Vahyin Aydınlığına...

Engellemeler Karşısında İslam Davetçisi

Özcan YILDIRIM 2020-11-05

 

اَرَاَيْتَ الَّذ۪ي يَنْهٰىۙ (9) عَبْدًا اِذَا صَلّٰىۜ (10)

 اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰىۙ (11) اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰىۜ (12)

اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۜ ((13

اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىۜ (14) كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِۙ ((15

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍۚ (16) فَلْيَدْعُ نَادِيَهُۙ ((17

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَۙ (18) كَلَّاۜ لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ ((19

Er-Rahmân ve Er-Rahîm olan Allah’ın adıyla (okumaya başlıyorum.)

“9. Engel olanı gördün mü?

10. Namaz kılan kulu (namazdan alıkoyanı).

11. Ne dersin? Ya o kul doğru yol üzere ise?

12. Ya da takvayı emrediyorsa?

13. Ne dersin? Ya (bu alıkoyan) yalanlayıp yüz çevirdiyse?

14. Allah’ın (onu) gördüğünü bilmez mi?

15. Asla! Şayet buna bir son vermezse, hiç şüphesiz onu perçeminden yakalarız.

16. (O) yalancı ve günahkâr perçeminden.

17. O da beraber oturup kalktığı yakın çevresini çağırsın.

18. Biz de zebanileri çağıracağız.

19. Asla! Ona itaat etme. Secde et ve yakınlaş.”[1]

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Allah (cc) Alak Suresi’nin bu son bölümünde zatını yücelten, tevhid eden ve hakkıyla ibadet etmeye çalışan kullarını engellemeye çalışanlardan bahsederek onları en ağır şekilde tehdit ediyor. Sonunda da Müslim kullarına yönelik emirleriyle sureyi tamamlıyor.

Allah (cc) şöyle buyuruyor:

“Engel olanı gördün mü? Namaz kılan kulu (namazdan alıkoyanı). Ne dersin? Ya o kul doğru yol üzere ise? Ya da takvayı emrediyorsa? Ne dersin? Ya (bu alıkoyan) yalanlayıp yüz çevirdiyse? Allah’ın (onu) gördüğünü bilmez mi?”[2]

Ayetteki abd/kul kelimesiyle kastedilen kişi, Resûlullah’tır (sav). Nitekim başka bir ayette de aynı kelimeyle Allah Resûlü kastedilmiştir:

“Ayetlerimizin bir kısmını kendisine göstermek için bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah) tüm eksikliklerden münezzehtir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semi’, (her şeyi gören) El-Basîr’dir.”[3]

Resûlullah’ın (sav) ibadetinin ve davetinin engellenmesi üzerine inse de bu ayet genel olarak müşriklerin İslam davetine karşı tutumlarını gözler önüne sermektedir. Müslim, ismi mucibince Allah’a teslim olup, onu tevhid edip ibadeti ona has kıldıkça şeytan; avanesi ve dostlarıyla beraber çok yönlü saldırılara geçer:

“Böylece her peygambere insanların ve cinlerin şeytan olanlarını düşmanlar kıldık. Bazısı diğer bir kısmını aldatmak için sözün yaldızlısını vahyeder/fısıldar. Şayet Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. (Öyleyse) onları uydurdukları iftiralarıyla baş başa bırak. (Bırak onları kendi hâllerine!) Ta ki ahirete inanmayanların gönülleri o (yaldızlı sözlere) meyletsin, ondan (iyice) hoşlansın ve yapmakta oldukları kötülükleri yapmaya devam etsinler.”[4]

Allah Resûlü (sav) şöyle buyurur:

“ ‘Ey Ebu Zerr! İnsi ve cinni şeytanlardan Allah’a sığın!’ Ebu Zerr, ‘İnsanların şeytan olanı da mı vardır?’ diye sorar. Allah Resûlü, ‘Evet.’ der.”[5]

İbni Abbas (ra), “…Şüphesiz ki şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına (böylesi şüpheleri) vahyeder/fısıldar…”[6] ayetine dayanarak şöyle der: “Cinni şeytanlar, dost edindikleri insi şeytanlara/kâfir dostlarına vesvese verir, vahyederler.”[7]

İnsi ve cinni şeytanlar, insanları saptırmak ve Allah yolundan alıkoymak için en sinsi taktikleri kullanırlar. Bu bazen yukarıda mealini verdiğimiz ayette de ifade edildiği gibi süslü kelimelerle batılı şirin göstermeye çalışmak şeklinde kendisini gösterebilir. Nitekim günümüzde insanları da türlü propaganda araçlarıyla kulağa hoş gelen, kalbe rahatça nüfuz eden kelimelerle saptırmaktalardır.

Bazen insi ve cinni şeytanların taraftarları hak ehlinin karşısına dikilir:

“ ‘Andolsun ki biz: ‘Allah’a ibadet edin.’ diye (davet etmesi için) Semud’a kardeşleri Salih’i yolladık. (Davet başladığı anda) birbirlerine hasım olan iki grup oluverdiler.’[8]

Ayet-i kerimede geçen bir anda/fec’eten ifadesi önemlidir. Hak ve batıl karşı karşıya geldikleri anda vakit geçmeksizin aralarında düşmanlık belirmiştir. Bu, hak ve batıl ehlinden bağımsız olarak baş gösteren bir adavettir. Zira hak ve batıl arasında telif edilmesi mümkün olmayan bir zıtlık vardır. İkisinin bir arada yaşaması mümkün değildir.

Hak, Rabbi, batılı istemediği için batıla düşmanlık eder. Batıl ise hak karşısında tutunamayacağını bilir. İnsanları özlerinde/fıtratlarında var olana davet eden, onları asıllarına döndürecek ve kalplere hitap eden bu çağrının, varlığını tehdit ettiğini düşünür. Var olabilmek için hakka karşı varlık mücadelesi verir.”[9]

İslam daveti, suyun toprağa hayat verdiği gibi yeryüzünde yayıldıkça gittiği yere canlılık verir. Kâfirler bu gelişimi/ilerlemeyi durdurmak isterler. Çünkü kendi ektikleri fesadın ıslah olmasından korkarlar. Bu yüzden de çağa ve konjonktüre uygun, gece gündüz yeni engelleme politikaları üretirler.

Bu bazen Müslimlerin aleyhinde kamuoyu oluşturup, toplumu kışkırtmak olabilir:

“Firavun dedi ki: ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. O da Rabbini çağırsın (yardıma). Ben, (Musa’nın) dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.’ ”[10]

Bazen tuzak, hapis ve ölüm olabilir:

“(Hatırlayın!) Hani kâfirler seni hapsetmek, öldürmek ya da (yurdundan) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar, Allah da (tuzaklarını boşa çıkaracak ve onlara zarar verecek şekilde karşı) tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”[11]

“Şehirde dokuz kişilik bir çete vardı. Yeryüzünde bozgunculuk yapar, ıslah etmezlerdi. Aralarında Allah adına yemin ederek demişlerdi ki: ‘Ona ve ailesine bir gece baskını vereceğiz, sonra da velisine: ‘Biz, ailesinin helak oluşunu görmedik. Biz, gerçekten doğru söyleyenleriz.’ diyeceğiz.’ Onlar tuzak kurdu, biz de bir tuzak kurduk, onlar farkında değillerdi. Bak (bakalım), tuzaklarının sonu nasıl bitmiş? Biz onların ve kavimlerinin tamamını yerle bir ettik.”[12]

Müslim basiret üzere olduktan sonra -Kur’ân’ın ifadesiyle- kötü tuzağın ancak sahibine dolanacağına emin olmalıdır.

“Ne dersin? Ya o kul doğru yol üzere ise? Ya da takvayı emrediyorsa? Ne dersin? Ya (bu alıkoyan) yalanlayıp yüz çevirdiyse? Allah’ın (onu) gördüğünü bilmez mi?”[13]

Burada azgınların ve onların müdavim şakşakçılarının, medyadaki palyaçoların, satılık soytarıların hâli pürmelali gözler önüne seriliyor. Süslü kelimelerle, lafazanlıklarla engellemeye ve susturmaya çalıştıkları davetçileri, onların neye çağırdıklarını araştırmaz, sorgulamaz ve hakikat ölçüsüne göre ölçmezler. Pardon! Yanlış oldu! Üstlerinden aldıkları raporlarla, beyaz yakalıların istekleri doğrultusunda kimsenin çapının yetmeyeceği (!) araştırmalar yaparlar. Medya programlarında masaya yatırırlar. Her tip uzman (!), haklarında konuşur. Hatta bir iki tane din bezirgânı da çıkardılar mı alın size evlere şenlik bir tahkikat! Nedense hakkında konuşulan davetin ne temsilcilerine ne de türlü karalamalarla, tağutların sunakları hâline gelen medyaya servis edilen kişilere mikrofon uzatırlar. Çünkü şirk toplumu, yeşiliyle kırmızısıyla yüz çeviren bir toplumdur:

“…Kâfirler, uyarıldıkları şeyden yüz çeviren kimselerdir.”[14]

“Onlara Rahmân’dan yeni bir zikir/hatırlatma gelmeye görsün, hemen ondan yüz çevirirler.”[15]

Şirk toplumu yüz çevirmekle kalmaz, kendi tahtlarının pak kelime (Kelime-i Tevhid) ile sarsıldığını hissettiğinde -yukarıda da bahsettiğimiz üzere- onu engellemeye çalışır. Ta ki davetin sesi bastırılsın ve kendi saçma düzenleri faş olmasın…

“Kâfirler dediler ki: ‘Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken (anlaşılmasın diye) sesler çıkarın. Umulur ki siz galip gelirsiniz.’ ” [16]

Geçtiğimiz eylül ayının başlarında bir TV’de, coğrafyamızda ilerleyen tevhid davetinden bahsediliyor. Buradan hareketle camiamızın ismi verilip, nerelerde faaliyet gösterdiğinden yola çıkarak ülke için ciddi bir tehlike (!) olduğu vurgulanıyor. Açık açık engellemenin keyfiyeti konuşulurken, her programda kendi evrensel hukuklarından, insan haklarından dem vuran; fakat kuyruğuna basıldığında, putlarıyla ilgili bir şey söylendiğinde içine cin kaçmış gibi nöbet geçiren, milyonlarca partikül saçarak konuşan zavallı bir profesör (!) “Devletin buna müdahale etmesi lazım!” diyerek saçmalardan seçmeler sunmaya başlıyor. Demokrasi denilen kendi sistemlerinde her türlü fikir söylenebiliyorken; Kisraları, Firavunları sarsan tek bir kelimenin; en hümanist, en cicili bicili liberal söylemlere bezenenlerin, içlerindeki kini açığa çıkarmasına şahit olduk, olmaya devam edeceğiz.

Ayetin hitabıyla devam edelim. Ne dersiniz? Ya kin duyduğunuz ve Firavunlara nazire yaparcasına engellemeye çalıştığınız bu davetçiler doğru yol üzere iseler? Siz de tam karşı safta iseniz? Acıkan, sıkışınca iki büklüm olan çakma ilahlara sırtını dayayan sizler mi, yoksa El-Hayy, El-Kayyûm ve Es-Samed olan Allah’a iman eden mi güven içindedir?

“Siz, (Allah’ın meşruluğuna dair) hiçbir delil indirmediği varlıkları Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben nasıl sizin şirk koştuğunuz (sahte ilahlardan) korkarım! Şayet biliyorsanız (söyleyin bakalım, hak olan İlah’a ortak koşanlar ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayanlar) bu iki gruptan hangisi (Allah’ın azabından) emin olarak (yaşamaya) daha fazla hak sahibidir?” [17]

“De ki: ‘Kim sapıklık içindeyse, Er-Rahmân ona verdiği mühleti alabildiğince uzatsın... Kendilerine vadedilen azap ya da kıyameti gördüklerinde, kimin konumu daha kötü ve kim askerî bakımdan/yardımcılar bakımından daha zayıfmış yakinen bileceklerdir.’ ” [18]

“Allah’ın (onu) gördüğünü bilmez mi?”[19]

Allah’ın bildiğini, El-Habîr olduğunu bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Fakat o ilahlarına olan tutkuları, hayatlarına/düzenlerine olan ihtirasları onlara bir set oluşturuyor.

Peki, bu gafil ve anîd olanların akıbeti ne olacak?

“Asla! Şayet buna bir son vermezse, hiç şüphesiz onu perçeminden yakalarız.

(O) yalancı ve günahkâr perçeminden.”[20]

Son derece şiddetli bir ifade! Şiddetle tutup çekmek anlamında bir kelime kullanılıyor. Hem de bir müstekbirin azgınca yükselttiği alnın en üst yeri: nasıye/perçem.

Allah (cc) aynı kelimeyi yine günahkârların Kıyamet Günü’ndeki durumundan bahsederken kullanır:

“(Sormaya gerek yoktur, çünkü) mücrimler yüzlerinden tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.” [21]

Mümin, perçemini Allah’ın huzurunda eğer. Kâfir ise bundan yüz çevirir. Müminin rükûsu ve sücûdu Allah’adır (cc). Kâfirin ise, Allah’tan gayrısınadır. Asıl şeref/izzet, perçemini/alnını âlemlerin Rabbine eğmededir. Günahkârlar ise hakka karşı boyun eğmediği, isyan ettiği ve böbürlendiği için perçeminden yakalanır.

“O da beraber oturup kalktığı yakın çevresini çağırsın.” [22]

Ayette geçen “nâdiye” kelimesi; birlikte oturup kalkılan yakın çevre, meclis, topluluk… gibi anlamlara gelir. Kelimenin kökü olan “nedvun”, gelmesi için bir şeye seslenmek, davet etmek, çağırmak ve toplantı yapmak anlamındadır. Nitekim Resûlullah (sav) zamanında Mekke müşriklerinin hem yasama hem yargı meclisine de “Daru'n Nedve” denilmiştir.

İbni Abbas’tan (ra) rivayet edilen şu hadis de bunu göstermektedir:

“Resûlullah (sav), Mescid-i Haram’da Makam-ı İbrahim’in yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil geldi ve ‘Ben sana bunu yasaklamadım mı? Ben sana bunu yasaklamadım mı?’ dedi. Resûlullah da (sav) oradan ayrılırken Ebu Cehil’e karşı biraz sert bir şeyler söyledi. Bunun üzerine o, ‘Beni neyle tehdit ediyorsun? Sen de çok iyi biliyorsun ki bu vadide en kalabalık meclisi olan benim!’ dedi. İşte bunun üzerine Allah (cc) bu ayetleri indirdi.”

“Bu vadide en kalabalık meclisi olan benim!” sözünün altını çizelim. Bugün düne ne kadar da benziyor! İlahları her tekfir edilişinde, tağutların ayaklarına her basıldığında zamanla yarışan ambulansın sireni gibi feryat figan ederler. Dün dünyanın en marjinal fikirlerine gelince beş-altı partinin altı yüz vekilinin altı yüz kirli fikri, bol rauntlu boksa tutuşurken; “Sadece Allah’a ibadet edin!” denilince yek bir ağızdan bando takımını oluştururlar. Ardından malum şakşakçılar da tempo tutarlar.

İşte âlemlerin Rabbi, her şeye mutlak egemen olan Allah da (cc) onlara sesleniyor:

“O da beraber oturup kalktığı yakın çevresini çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız.” [23]

Çağırın o gün meclisinizi bakalım! Çağırın ortaklarınızı! Yerli ve millî dostlarınızı…

“O gün (Allah) onlara seslenecek: ‘Hani, nerede benim ortaklarım olduğunu düşündükleriniz?’ Üzerlerine (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: ‘Rabbimiz! İşte azdırdıklarımız bunlar! Kendimiz azgınlaştığımız gibi onları da azdırdık, onlardan uzaklaşıp sana geldik. Bize ibadet ediyor değillerdi.’ Denilir ki: ‘Çağırın ortaklarınızı.’ Çağırırlar, fakat kendilerine cevap veremezler. Azabı da görürler. Hidayet bulmuş olsalardı (ne kaybederlerdi)?” [24]

Onların karşılarına dikilecek olanlar, zebanilerdir. Tabiatlarında sertlik olan azap melekleri… Çağa, mevcut şartlara, maaşa… göre hareket etmez, Allah’ın emrine boyun eğerler:

“Ey iman edenler! Nefislerinizi/Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taş olan ateşten koruyun. O (ateşin) üzerinde sert, güçlü melekler vardır. Onlar, emrettiklerinde Allah’a isyan etmez ve emrolundukları şeyi yaparlar.”[25]

“Asla! Ona itaat etme. Secde et ve yakınlaş.”[26]

Sakın engelleyen, haddi aşan/tağutlaşan kimseye/kimselere itaat etme. Onların tehditlerine boyun eğme. Ayartıcı tekliflerine meyletme. Sen sana emrolunanı yap ve dosdoğru ol. Allah (cc) burada bizlere bir yol gösteriyor:

Tevhid davetini engellemeye çalışan kim olursa olsun, nasıl engellerse engellesin kişiye düşen; davet misyonunu her koşulda ve her zeminde yerine getirmektir. Dün neşriyata verilen ağırlık, bugün internete verilmeli. Dün evlerin bir odasına sıkışmış olan bugün en geniş alanlarda yapılabilmeli. Engellendiğinde de durum değişmemeli. Kapanan, kilit vurulan, davetçileri hapsedilen bir davetin mensupları aynı kararlılık ve sebatla devam etmeli. Sokak sokak, kapı kapı, fert fert bu davet insanlığa ulaştırılmalıdır.

Tağutlardan ve yardımcılarından teberrî edildiği gibi Allah’a (cc), tevhid ettiğimiz Rabbimize yakın olmaya çalışmalıyız. İki zıddan birine yakın olan, diğerine uzak olur. İkisine de yakın olmak olanaksızdır. Rabbimize yakın olmanın yolu da buyruklarına uymak, O’na isyandan kaçınmak, ibadetlerle O'na yakınlaşmaktır. Ayette bu nedenle secdeden bahsedilmiştir. Allah Resûlü de (sav) bu anlamda secdenin önemini vurgulamıştır:

“Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde ettiği andır.”[27]

Kulun, alnını yere koyması, kulluğun ve Allah’ın huzurundaki zilletin en son hâlidir. Bunun bilincinde olduğunda ise kibrinden ve benliğinden uzaklaşmaya başlar.

Bu surenin tamamlanmasıyla beraber zindandaki uzun süren misafirliğim de Rabbimin lütfuyla sonlanmış oldu. Bu süreçte selamlarını alıp dualarını her daim hissettiğim başta Hocam olmak üzere tüm kardeşlerimden Rabbim razı olsun, onlara en güzel şekilde mukabelede bulunsun.

Allah (cc) evvela üzerimde emeği bulunan ve tağutların zulmü altında olan kıymetli Hocamın, kendilerinden zorla ayrılmak zorunda bırakıldığım iki ağabeyin ve diğer tüm esir Müslimlerin esaret bağlarını çözsün. Onları zindanın karanlıklarından kurtarsın. Ailelerine sabr-ı cemil ihsan etsin. Allahumme âmin.

“Rabbim beni zindandan çıkardığında bana iyilikte bulundu… Şüphesiz ki Rabbim dilediği şeyi incelikle sonuca ulaştırandır. Şüphesiz ki O (her şeyi bilen) El-Alîm, (hüküm ve hikmet sahibi) El-Hakîm olanın ta kendisidir.”[28]

“De ki: ‘Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmemi, çıkacağım yerden doğrulukla çıkmamı sağla. Kendi katından bana (İslam’ı zafere taşıyacak) yardımcı bir kuvvet ihsan eyle.’ ”[29]

“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” duamız ile…

 


[1] .96/Alak, 9-19

[2] .96/Alak, 9-14

[3] .17/İsrâ, 1

[4] .6/En’âm, 112-113

[5] .Ahmed, 22 288

[6] .6/En’âm, 121

[7] .Mevsuatu’t Tefsiri’l Me’sur, 25 946, İbni Abbas’tan (ra) naklen

[8] .27/Neml, 45

[9] .El-Esmau’l Husna, Halis Bayancuk, Tevhid Basım Yayın, 2/661-662

[10] .40/Mü’min(Ğafir), 26

[11] .8/Enfâl, 30

[12] .27/Neml, 48-51

[13] .96/Alak, 11-14

[14] .46/Ahkâf, 3

[15] .26/Şuarâ, 5

[16] .41/Fussilet, 26

“Kur’ân okunurken lağv etmek/sesler çıkarmak, müşriklerin ortak özelliklerindendir. Vahye karşı çıkarılan bu gürültüler, zamana ve mekâna göre farklılık gösterse de amaç değişmemektedir: İnsanların vahyi anlamasına ve onunla hayat bulmasına engel olmak.

Bu, bazen Kur’ân okuyan davetçiye saldırıp, onun sesini kısmaya çalışarak (41/Fussilet, 26; 72/Cin, 19), bazen Kur’ân’a iftira ederek (8/Enfâl, 31; 16/Nahl, 103), bazen efsane ve masallar okuyup toplumu Kur’ân’dan alıkoyarak (31/Lokmân, 6), bazen sihir gibi göz boyayan vesilelerle insanları oyalayarak yapılmaktadır (7/A’râf, 113-116).

Günümüzde müzik, göz boyayan dijital ekranlar, dinden kopuk sanat, Kur’ân’ın anlaşılmaz olduğunu söyleyen gelenek, onu modern çağın tasdikçisi kabul eden akımlar, vahye davet eden müminlerin sesini kısmaya çalışan rejimler, Kur’ân anlaşılmasın diye koparılan gürültü örnekleridir.” Tevhid Meali, Fussilet Suresi, 26. ayet dipnotu

[17] .6/En'âm, 81

[18] .19/Meryem, 75

[19] .96/Alak, 14

[20] .96/Alak, 15-16

[21] .55/Rahmân, 41

[22] .96/Alak, 17

[23] .96/Alak, 17-18

[24] .28/Kasas, 62-64

[25] .66/Tahrîm, 6

[26] .96/Alak, 19

[27] .Müslim

[28] .12/Yûsuf, 100

[29] .17/İsrâ, 80

Bu Sayfayı Paylaş :